Nejat Turhan

Anlaşılmayan Edebiyatçılar ve Bir Örnek

Muhakemat’tan bazı iktibaslarla başlamak istiyorum: “Üslûbdan muradım kelâmın kalıbıdır ve suretidir. Ve belağatça faidesi, kıssatın tefarıkını ve perişan olan parçalarını iltiham ve bitiştirmektir. Tâ kaide-i ‘Birşey sabit olursa levazımıyle sabittir’ sırrıyla bir cüz’ü tahrik etmekle kıssatın küllünü ihtizaza getirmektir. Güya mütekellim, üslûbun bir köşesini muhataba gösterse, muhatab kendi kendine velev bir derece karanlık olsa da tamamını görebilir.”

“Üslûb merâtibi pek mütefâvittir. Bazan o kadar lâtif ve rakîkdir ki, nesîm-i seherden daha aheste eser. Bazan o kadar gizli oluyor ki, bu zamanın harbinin diplomatlarının desâis-i harbi işlerinden daha mesturdur. Bir diplomatın kuvve-i şâmmesi lâzımdır. Tâ istişman edebilsin.”

Muhakemat’ta günümüzün edebî meselelerine ışık tutan çok önemli açıklamalar bulunuyor. Yukarıdaki iktibaslar, bu eserden, fazlaca aramaksızın bulduğum birkaç cümledir sadece. Başka iktibaslar da yapmak mümkündü. Yukarıdaki cümleler de böyle bir yazıya başlangıç yapmak için yeterli kuşkusuz.

Edebiyat tarihinin kaydettiklerinin yanında belki de daha çok sayıda kaydetmediği “anlaşılmaz edebiyatçılar” gelip geçmiştir dünyadan. Bazan, yüzyıllar sonra ortaya çıkarılan bir elyazması, zamanında hiç de dikkati çekmemiş büyük bir edebiyatçının varlığını ortaya çıkarabiliyor. Bu yazının konusu bunlar değil elbet. Bu yazıda çağdaş bir yazardan söz etmek istiyorum. Gerçi Onu “anlaşılmaz” ve ya “anlaşılamaz” edebiyatçıların arasına koymak doğru değil. Çünkü, ondan söz eden bazı yazılarda, onun gayet iyi anlaşıldığını görmek mümkün. Ne var ki, “anlaşılmazlık” hatta “anlamsızlık” iddialarının onun metinleri hakkında da çokça dile getirildiğini bizzat duymuş olmam, bu yazıyı kaleme almanın en önemli saiklerinden biri oldu. Daha başında bir hususu ifade etmekte fayda var “Bizatihî anlaşılamaz olan” ile ‘anlaşılması güç olan anlamlının arasındaki önemli ayırımı hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekir. Çok değerli meyveleri toplamak, çoğu zaman zahmetli bir çalışmayı gerektirir. Hiç çaba göstermeden, yazının çilesine katlanmadan yazıdaki güzelliğin tadına varmak imkânsızdır.

Geçtiğimiz günlerde “Yakaza” romanı “Karakalem” tarafından yayımlanan Sadık Yalsızuçanlar, bu kez de “Gerçeği İnciten Papağan” isimli “öyküleriyle okuyucunun karşısına çıkıyor. Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1986 yılı hikâye ödülünü alan “Şehirleri Süsleyen Yolcu” kitabında yer alan öyküler de kitaba alınmış. Bu sayede, aradan geçen zaman zarfında yazarın kaydettiği gelişmeleri takip etmek de mümkün oluyor. Bu yazıda, hikâyecinin eski bir öyküsünün çözümlemesini yapmaya çalışacağım. Önce böyle bir çalışmaya neden gerek duyduğumu da kısaca açıklamak istiyorum. Aslında Yalsızuçanlar’ın hikâye dünyasına girmek kolay ve heyecanlı bir serüven olmuştu benim için. Onu ilk kez, Köprü’nün 1982 yılı hikâye ödülünü kazanan “Elif Gibi Yapayalnızım” isimli hikayesiyle tanımıştım. Hikâyede tadına doyum olmaz bir anlatım zenginliği vardı. Olayların kaba tasviri ile vakit kaybedilmiyor, eşya ve olaylar neredeyse silik bir fon gibi arka plânda kalıyor, buna karşılık, anlatımın içinden dışa doğru yayılan bir ritm, okuyucunun kolayca hikâyeye intikal etmesini sağlıyor, okuyucuyu sağır edici seslerden ve dışarda kalmanın kötü etkilerinden koruyarak başka dünyalarda gezdirebililiyordu. Kuşkusuz büyük bir muvaffakiyetti.

Zamanla yazarın diğer metinlerini de okuma imkânını buldum. O metinler, hâlâ, dar zamanlarımı genişleten aydınlık sayfalardır benim için. İşte tam da bu esnada, edebiyatla da ilgilenen bir hekim arkadaşım, Yalsızuçanlar’ın “Kafesten Kuş Uçmuş Gibi” hikâyesinin tamamen anlamsız olduğunu ileri sürdü. Bu üzücü olay, uzmanı olmadığım bir konuda yazmaya zorlamıştı beni. Aşağıdaki satırlar bu açıdan değerlendirilmeli; eksiklik ve kusurları hoşgörülmese de buna hamledilmelidir. Yine aynı sebeplerden, hikâye metninin bütünlüğünü bozan cümlelerimin ve açıklamalarımın sadece benim aczimi gösterdiğini de gözden uzak tutmamalıdır. Artık, “Kafesten Kuş Uçmuş Gibi”nin dünyasına girmeyi deneyebiliriz:

Hikâye, “Şeffaf elleriyle dünya gurbetine batmış sırılsıklam bir gözbebeğiydim” diye başlar. İnsan özyurdundan, tıpkı “kafesten kuş uçmuş gibi” dünya gurbetine salınır. İnsanın, Âdem’in (a.s.) serüvenine yazarın düştüğü bir dipnottur bu başlangıç. Olgunun içinden bir an için sıyrılarak, o anda temâşâ ettiklerini, bu kez olgunun içindeki bir perdede yeniden aksettiren yazarın bize de duyurabildiği sancısıdır. Yazarın bizzat yaşadığı bir tecrübeyi okuyucuya nasıl yansıttığını daha burada görmek mümkün. İsmet Ozel’in, “Şiir Okuma Kılavuzu”nda geçen bu sözler, bu hikâyenin tamamı bakımından aydınlatıcıdır: “Şairin yaptığı bir yandan kendi macerasının bütün sınırlarını yüklenip oradan bütün insanların öz macerasını tahrik edecek güçte işaretler çekip çıkarmak, bir yandan da kavrama gücünün sınırlarından insanlara bazı işaretler getirmektir.” Biz de bu işaretleri takip edelim:

Gerçekten, insan yaratıldığında bir “gözbebeği”ydi. Bunun ispatı için meleklerle yarıştırıldı. Tâlim-i Esma Mucizesi, insanın “gözbebeği” oluşunun Kur’anî ispatıdır. Burada söz konusu olan insan, nev’inin bütün fertlerine şâmil olması bakımından, istidatları ve yaratılışı itibarıyla diğer mahkûkata üstün kılınan insandır.

Öte yandan, gözünü dünyaya yeni açan bir insan da (çocuk) bir “gözbebeği”dir. Hikâyenin tamamı için açıklayıcı nitelikte bulunan “gözbebeği” ve “göz” imajlarına daha birçok kez göndermede bulunacağım. Gerçekten, hikâyede, âlemin birçok “göz” ile seyredildiğini görüyoruz. Öte yandan, bir anlamda “tevriye sanatı”nın yeni bir kullanımıyla, “göz,” uzak ve yakın anlamlarının zengin çağrışımlarıyla dolu çok temel bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Göz, insanın beş duyusundan biri olan “görme”yi sağlayan uzuvdur. İnsan bu organı sayesinde haricî âlemin maddî boyutlarını kavrar, ölçer, biçer ve anlamlandırır. Göze farklı cümlelerde yüklenen farklı anlamlara bakacak olursak, hikâyenin tamamından, gözün; bakma, bakış, görme, tanıma, seçme, belirleme, hatta bazan hüküm verme gibi çok çeşitli fiillerin sâdır olduğu bir kuvvenin sembolü olarak kullanıldığı sonucuna varabiliriz. Bu fiilleri çağrıştırması bakımından söz konusu sembolün hem canlılara, hem de cansızlara izafe edildiğini görmemiz mümkün. O kadar ki, hikâyede bütün bir tabiat gözleriyle tanıyor, tanınıyor, yaşıyor ve ölüyor. Bu akış içinde âlem-insan serüveninin büyüleyici şehrayinini gözlerin penceresinden seyretmek mümkün. Hattâ göz, âlem ve insanla öylesine özdeşleşiyor ki. hikâyenin bir yerinde, “kader sesinin, gözbebeğinde saklandığı”na şahit oluyoruz.

Yalsızuçanlar’ın hikayesinde göz, âlemin ve insanın çıplak ve istidat halinde olan “öz”ünün, “yaradılışı”nın tohumları çatlatan kuvvetli temayüllerin, çiçeğe durmuş tomurcukların sembolüdür.

Ruhlar, yaratıldıklarında, insan olmanın gerektirdiği bütün manevî cihazlarla donatılmışlardır. Tıpkı bir tohumun içinde saklanan ağaç gibi potansiyel bir varoluşudur bu. Ne ağaç vardır ortada henüz, ne de meyve. Sonra ruh, maddî cesedi giydirilerek dünyaya salınır. Yeni doğmuş çocuğun ıslak olması ve ağlaması ile “sırılsıklam bir gözbebeğiydim” ibaresi arasında, hayata işaret etmesi bakımından böyle bir münasebet kurulabilir. Artık insan büyük imtihanına başlamaya hazırdır. Başarıya ulaşmasını sağlayacak her türlü donanımı ruh cevherinde saklıdır. O, zaman içinde bu cevheri işleyerek nemalandırmakla yükümlüdür.Ya fiilleriyle resmettiği o cevherin açılıp meyvesini verdiği parlak bir tablo olacak ya da ruh, görünür âlemin kesafeti, karanlığı ve aldatıcılığı (fenası) içinde kararacak, parlaklığını kaybedecektir. Kimse, bu kaderi yaşamaktan kurtulamaz. İnsan dünyaya salındığında “şeffaf”tır bir anlamda; İçi dışı görünür bir haldedir; berrak ve karanlıksızdır; yaradılışı süte benzer. Sütün çamura maruz kalması halinde kolayca beyazlığını kaybetmesi gibi, bu temiz fıtrat da dünyanın geçici ve yalancı tatlarına kapılarak kirlenme tehlikesine maruzdur her an. “Herşeyin dünyaya açılan bir menfez” olması da bunu işaretler. İnsan daha doğumundan itibaren maddî ve manevî cihazlarını kullanarak dünyayı tanımaya başlar. Ağlamasının arkasındaki acı ifadesi, dünya ile ilk temastan ardakalan bir izdir sadece. Artık her yeni teması, her karşılaması dünyaya açılan yeni bir menfezdir; o, bu menfezlerden içeri girerek -gözlerinin yardımıyla yapacaktır bunu- ya talim ve terbiye dairesindeki yerini koruyacak ya da isyan ve tuğyana düşerek esfel-i safilîn çukuruna yuvarlanacaktır.

Kişiliği henüz oluşmamış yeni doğmuş bebekler birbirlerinin öylesine benzeridirler ki, bütün çocukları tek bir çocuk olarak düşünebileceğimiz gibi, tek bir çocukta bütün çocukları, dolayısıyla çocukluğu tanıyıp teşhis etmek de mümkündür. Çocuklarda yaradılış olanca saflığıyla tebarüz ettiğinden, insan, onların alınlarında parıldayan İnsaniyet-i Kübrâ medeniyetini kolayca ayırdedebilir. Bu gerçeği çok güçlü bir şekilde duyduğu anlaşılan Yalsızuçanlar, daha hikâyenin ikinci cümlesinde kadının tabii özüne inmekle çocuklaşıyor, yani evrenselleşiyor. Bu aşamadan sonra hikâyenin kahramanı belirli bir ömrü olan, özel isimle anılan bir kadın ile küçük harflerle yazılan ve bütün bir nev’e göndermede bulunan “kadın” arasına gidip gelmeye başlar “Herşey dünyaya açılan bir menfezdi ve morga getirildiğimden beşyüz yıl sonra adlî otopsi için gelen doktora saçlarımın müziğini duyurdum.”
Bu “ikinci cümle”yi hemen terk etmek istemiyorum. Burada, hikâyenin diğer bölümlerini yorumlarken çokça faydalanacağımız başka tesbitlerde bulunabiliriz: Teşrih masasında soğumuş ete vurulan neşter, gayrı tabiî ölümlerin sebebini arayan bir sorudur aslında. Adlî tıp, şüpheli bir ölüm olayının nerden ileri geldiğini araştırır. Ancak adlî tıbbın ölüm karşısındaki tutumu oldukça soğuktur. Ölümün, yani mananın maddeden (ruhun cesetten) ayrılışının sebebini, fiziksel ve kimyasal yığının basit sıralanışının sınırları içinde kalan bir “nedensellik-koza-lite” varsayımında arar. Kahramanın, otopsi için gelen doktora” saçlarının müziğini duyurması” bu soğuk ve anlamsız tutuma karşı haykırılan bambaşka bir hayatın cevabıdır. Öte yandan, kadının otopsi masasında yatıyor olması, bir anlamda çağımızda kadının manen ölmüş bulunduğunu telmih etmektedir. Şimdi herkes kadına yeni bir hayat biçmekle meşguldür. Kapitalizm bir yandan modernizmi araç olarak kullanırken, öte yandan modernizm de kadının metalaşmasını kolaylaştırmaktadır. Hikâyenin akışı içinde önce kadına kurulan ve kurdurulan tuzaklardan birlikte geçerek, hikâyenin sonunda, tıpkı ölmüş ağaçların baharda tekrar dirildiğini görmemiz gibi, bu ölümden de hayatın çıktığını soluk soluğa anlıyoruz.

Hikâye, insanı bir süje olmaktan çıkartıp bir obje derekesine indiren teknolojinin, âlemde cereyan eden kanunların en çarpıcısı olan hayatla çelişkisini gözler önüne sererek devam ediyor. Teknolojinin iletişim kurduğu, hitap ettiği şey; içi boş, cesetten ibaret olan kadavradan başka bir şey değildir. Gerçek bir iletişim kurulmuş sayılmaz bu yüzden. Anlaşabilmek İçin hitap etmeye, hitap edebilmek için de bir süjeye gerek vardır çünkü. Oysa teknoloji, mânâların elbisesi mesabesinde bulunan maddî kalıplarla İletişim kurmaya çalışır. Bu yüzdendir ki, hakikat-ı halde mânâma diliyle “insan-ı kâmil” mertebesine yükselmesi murad olunan insan bedeni (kadavra) “teknik dillenmekte”dir. Ezelî ve ebedî varoluştan kopukluktur bu. Dünya ise bu kopukluğun yegane meşheri ve sahnesidir.
Çocukluğun saflık ve heyecanını taşıyan kahramanımız ilk anda kendisini bu topluluktan kurtarabiliyor. Gözünü, “sebepsiz ve yemyeşil akımlar sürrdüren bir mercan sevdasına” diriltiyor. Burada “sebepsiz” aklın hile ve desiselerinden uzak, cezbeli ve büyülü bir serüveni; “yemyeşil” ise bu serüvenin mecrasını İşaretliyor. “Yeşil” teknolojinin göremediğidir. Hayatın topraktan fışkıran keşif koludur, Şeriat-ı Kübrâdır: İlahî emirlerin halırlatıcısı, haberidir. Aklın hileleriyle, kurnazlıklarıyla yaralı bir zekânın bu “mercan sevdası”nın cazibesine kapılması imkânsızdır.

Kahramanımızın iç dünyası bu aşamadan sonra yeşil akımlar sürdüren mercan sevdası ile, bu sevdanın mesajını çarpıtan teknolojinin birbirleriyle çarpıştığı bir savaş alanına döner. Konuşan cenazelerdir, bunların ruhları bulunmadığından, kahramanımızın sevdasını ne anlayabilir, ne de anlatabilirler. Çünkü onlar, programları sevdayı, aşkı tanımayan robotlardır. Burada, dikkati çekecek şekilde çeşitli meslek mensuplarının birbiri ardına sıralandığını görüyoruz: Cenaze yıkayıcıları, hastane imamı, kadın çalıştırıcıları ve hemşireler. Bu insanlar meslekleriyle öylesine özdeşleşmişlerdir ki; yazar onları ambulans, kefenlenmiş tabut, oksijen gibi cansız cisimlerin arasında saymaktan çekinmez. “İmam’ın önüne “hastane” lafızının getirilmesi ile, imamlığın ifade etliği anlamın tabiatından ne kadar saptırılmış olduğu okuyucuya son derece çarpıcı bir ifadeyle anlatılmış oluyor. Diğer dikkat çekici bir tesbit de, bu insanlarla birlikle zikredilen cisimlerin nitelikleri bakımından yapılabilir. Dikkat edilirse, bu cisimlerin hiçbiri tabiattaki saf halleriyle zikredilmemiştlr. Tabir caizse teknoloji bulaşığı oldukları söylenebilir. Sözgelimi, “oksijen” artık havanın bir unsururu olmaktan çıkmış, içinde maklnalaşan insanların da bulunduğu bir mekanizmaya yapay olarak eklenmiş bir alet haline gelmiştir. “Alımlı bir ucuyla serap söyleyen yol” ise, bu karanlıkta insanın karşısına aniden çıkan şiirli bir söyleyiştir; insan bu cümleye birden geçiş yaptığında, kuvvetli bir şok yaşar. Bu sayede insanın tabiatla çelişkisini ortaya koyan hikayeci, bir anlamda, okuyucunun ihtiyarına aydınlık serpmektedir.

Akabinde, çağın kargaşası ve toz dumanı arasında bir tutam ışığa sarılan kahramanımızın varoluşunu yitirmeme, ezelî ve ebedî bir akımla irtibatını koparmama gayretleri içinde görüyoruz. Belirsizlik, içinde de olsa bir haber hiç kaybolmuyor. “Bir bulut kaynıyordu ve dağın eteklerinden doruğuna; gurbeti, ağlayan saçları, hep saçları seriyordu.” Hikâyede gözün yankılanması saçların seslenmesiyle mümkün oluyor. Gidilecek yol, dağın zirvesine-dir. Orada belirsizlikler kaybolacak, dünya net ve kesin bir bakışla aydınlanacak, sır çözülecektir. Ancak bu yoldan geçmek ıztıraplara gebedir, gurbettir, ağlayan saçlardır.

” ‘Sen dünya ol!’ dediler ve ağladım.”

İnsan kalu belâ’da ettiği yemini dünyadayken hatırlamaz. Oysa her şey kendi hal diliyle o yeminden haber vermektedir. Kahramanımızın duyduğu ses budur. Emaneti sırtlanmak gerektir. Bir anlamda, insanın, bütün insanlığın acılarını ve suçlarını yüklenmesi gibi bir şeydir bu his. Dağların bile yüklenmekten tevahhuş ettikleri o büyük sorumluluğu bir önsezi ile hissetmek insanı sessiz ve güzel ağlamalara salacaktır. Emanet, Âdem’in (a.s.) Tâlim-i Esma mucizesi ile bütün insanların liyakatini de ispat etmiş olduğu kulluk görevidir. Kahramanımızın “kalbi” ile “dünyanın zamansız ve mekansız arzusu” insanı bu göreve çağırmaktır. Oysa tıpkı kundağın çocuğun hareketini engelleyen bir mezar olması gibi, çağımız insanı için de teknoloji insan ruhunun yönelimlerini boğan bir mezardır. Buradan, hikayede sürekli söz edilen “simsiyah farklı ceset”in teknolojiyi temsil ettiğini çıkartabiliriz. Teknolojinin insanlara sunduğu rahat bir uyku olan hayat “bir göz damlası gibi” kahramanımızın önce aklına, sonra kalbine, “sonra dünyanın zamansız ve mekansız arzusuna (…) ateş besleyen metal eriyiklerini (…) damlatmakta”dır. Tabiatın yönelimleri ile insan ruhunun açılımları birlik arz etmektedir çünkü. İkisinin karşısına aynı engelin çıkması da bu yüzdendir.

Bütün bu olanlara rağmen kahramanımız yolu gözden kaybetmemekte; onun, “gerilen bir şiddet yayı gibi kalp alımlarındaki kara sevdayı dillendirmekte” olduğunu duyabilmektedir. Bu haliyle yalnız, yardımsız ve korkunç tehlikelerin eşiğindedir. Ona, “sen yıldız ol!” derler. Modernizm, “Merlin Monro” imgesiyle kadını yıldızlaştırmış; böylece kadının tabiatını çarpıtmış, sonra bütün insanları, uyuşturucu bir alet haline getirdiği bu “put”un önünde tapınmaya davet etmiştir. Kahramanımız, kadının yıldızlaşmasının ölüm anlamına geldiğini bilmektedir. Onlar adına yeniden doğmak için onlar adına ölür.

Burada, Lemalar’da Sedd-i Zülkarneyn’le İlgili bir sorunun cevabında çizilen tablonun hemen hemen aynısıyla karşılaşıyoruz: “Çocuktum. Dünyajnın orta yerinde şuuru doğuran gök alevleriyle herşeyin yüzüne simsiyah bir kabuk bağlatan doğum çiçeği isteklerine, volkanlı taş, toprak ve maden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında yeni açılmış ateşli gözünde göğün gözü olan güneşin gizlendiğini gördüm.” Bu tablo adeta hayatın başlangıcını tasvir etmektedir. Eflatun’un mağarasında zincirlerini kırdıktan sonra kamaşan gözlerini oğuşturarak dışarıyı gözlemeye çalışan bir kimsenin anlatısıdır sanki. Anlamlar maddî vücutlarına bürünerek şuhud âlemine (görünür âleme) çıkmaktadırlar. Şuur doğmakta, güneş (hakikat) gizlenmekledir. Kahramanımız sanki kafesten uçarcasına, kopup geldiği, şimdi tekrar uçarak dönmek istediği öz yurdunu görmüştür. İçindeki karasevdayı dinlendiren yol, onun gözleridir. Hem dünyanın, hem de kendisinin kalbini ve hüviyetini saçlarının sesinde tanıyacaktır. Saçların ve gözlerin karşılıklı etkileşiminden yeryüzü şenlenecek, ifade edilen anlamlar zaman tablosunu işlenerek ebedileştirilecektir. Artık tam bir rüya alemine giriyoruz. Aslında bu hikayenin kendisi de büyük bir çılgınlıktır. Olayın İçine bu kadar şiddetle dahil olan yazarın, dışardan bir seyirci İmişçesine çok temel hakikatleri göstere göstere ilerlemesi ancak çılgınlıkla tavsif olunabilir. Finalde de bu çılgınlığın doruğuna yükselmiş olacağız. Şimdi kaldığımız yere dönelim: Beşyüz yıl önceki cenaze İle beşyüz yıl sonraki kabrin karşılıklı dillenip konuşmaları, rüyanın, hayalin ve soyut düşüncenin yardımıyla bir tür “tayy-ı mekan” ve “bast-ı zaman” halidir. Bu geniş zaman dilimi içinde yayılabilmesi, kahramanımıza, kendi şahsında bütün kadınları ve onların şahsında insanlık serüvenini omuzlayabilme imkanını tanımaktadır. Bu haliyle, “Sen yangın ol!” hitabına hazırdır. Ateş, elmasla kömürü birbirinden ayırır. Bu yangın ise yaralanmış ve kirletilmiş olan kadını temizleyecek, ona kendi saf duyarlığını armağan edecektir. Doğrusu böyle bir serüvene atılmak, insanların çoğunun gözünde çılgınlıktır. Mecnun’un serüvenine benzeyen bir çılgınlıktır bu. Mecnun’un yangınını Leyla’nın vuslatı söndürememişti. Onun çöllerde aradığı, bam başka bir ışıktı. Artık kahramanımızı sürükleyen tek başına ne aşktır, ne de akıl; onun çölü, yangında açılan çocuk düşüne uzanan uzun bir yoldur. Bir mecnun serüveniyle oraya ulaşmayı deneyecektir. Ömrün akıp gideceği mecra, yolu olacaktır. Kahramanımız gençlik çağına geldiğinde; teknolojinin, insanı ve tabiatı yanlış değerlendirmeleri üzerine bina ettiği şehrin “bir aç cenaze külüne doyduğunu” görür. Yangın da bunun içindir zaten. İnşa olunan şeyler varlıklarını, kendilerine olan ihtiyacın gerçekliği ve sürekliliğine borçludurlar. Oysa şehir, insan ruhunun yönelimlerine kapalıdır. Bu kapalılıktır ki huzursuzlukları, intiharları, sosyal patlamaları, dünya savaşlarını, doğurmuştur. Yangına sebep olmuş, engel olamamıştır. Oysa teknoloji, ümit vaad eden bir “nar çiçeği” idi doğumunda. Kölelik devrini kapatmıştı çünkü. Ne var ki, ecirlik devri izledi bunu. Kahramanımızın teknolojiyi “umutsuz bir nar çiçeği gibi ezmesi,” ona duyduğu tepkinin de doruğudur. Tabiatın ve insanın kendi saf hallerine dönüşü ise gerçek insanlığın zaferidir.

Artık; teknolojinin sunduğu bu hazır ve yanlış program kahramanımızı yönlendiremeyecektir, bilakis, doğumuyla birlikte kendisine eşlik eden fıtrî program bir karasevda gibi dünyayı kendine bağlayacaktır. Kuşkusuz, bu yargılara ancak yüksek bir şuur seviyesinden ulaşılabilir; yazar çağını ve teknolojiyi sorgularken, böyle bir şuurdan aldığı güce dayanıyor: İnsanoğlu teknolojiden aldığı güçle, günün birinde arşa çıkmayı ummaktadır; oysa kalp de bir arştır, bir insan hüznüdür, o hüzün, insanı kalbin fethine davet etmektedir; teknolojinin buna bir çaresi var mıdır? Peki, çocuk serüveninin gözlerini içmek istemesine ne demek lâzım? Gerçekten, âlemden gelen mesajlar gözler aracılığıyla açılan menfezlerden içeri girmek istemekle, kendi ifadesini çocuk serüveninde bulan saf insan kalbinin yönelimleri bu mesajların kendisiyle akislenmesinden açılan maceraya heveslenmektedir. Dünyada yaşanacak tecrübe budur; insana verilen beden ve ömür bunun içindir. Yazar, “çocuk serüveni gözlerini içer miydi?” sorusunu yöneltirken, teknolojinin bu soruya cevap veremeyeceğini bilmektedir. Çünkü hemen, bu soruya olumlu bir cevap verilmesini engelleyen çarpıklıklar birbiri ardınca sıralanmakta, adeta çağın yüzüne çarpılmaktadır. İnsan duyarlığının yayılma arzusunu dört bir yandan bağlamışlardır çünkü. Yazarın sorularını biraz daha açalım:

Eğlence teknolojisinin ışık neonlarına hapsettiği kadınlar sessiz birer yangın mıdırlar?
İlâhî düzenle uyum içindeki hayatın pırıl pırıl bir sembolü olan “dağdan süzülen kır çiçeğine şeffaf kanatlarını adayan böcek,” tabiatından koparılıp şehre taşındığında aynı hayatı devam ettirebilir mi? Yoksa, şehre girildikçe çoğalan yapayalnız bir ızdırap mı olur?

Bütün bu değişme ve çeşitlenmeler zaman şeridine dizilen vehmî görüntüler midir? Yoksa, zaman muktedir bir sanatkâr gibi olayları mekâna mı yaymaktadır? Yani zaman mahlûk mudur?

İnsanoğlu ecelini bilmekle, tayin edebilmekte midir? “Kapı aralandığında, toprak gözünün yoğurduğu kabir rengi kimin içindi?” Bu soruya cevap verilebilir miydi? Verilemez idiyse bu cesaret nedendi?

Soru sormaksızın kabul ettiği herşey gibi anneliği de kendisine sunulan hazır bir elbise gibi sırtına geçiriveren bir kadın gözü için annelik, çocuğunu bu hazır reçeteye göre yetiştirmeye kalkıştığında, bu, çocuğu için teknolojinin hazırladığı tahakküm çemberini daraltan “kara bir yağmur” olmayacak mıdır?

Giderek kendisi olan, kendisi oldukça herkesleşen kahramanımızın bir sorusu, çok ince ve evrensel bir hakikati sezdirir: “Bu küçücük şeytan sesi insanın hangi haliydi?” İyiye ve kötüye yönelen duyguların insandaki birlikteliğidir bu. Mutlak iyinin ve mutlak güzelin tanınmasını sağlayacak olan bu çelişkidir.

Tabiat, dizilişindeki intizam, harekelindeki sükûnet ve âlemde cereyan eden kanunlara riayet etmekle, gerçekte kendisine yüklenen kulluk görevini yerine getirmektedir. İnsanın yüklendiği emanet ise, tabiatta öteden beri hal diliyle yapılan bu ibadetleri, onlar adına, hepsinin yaratıcısı olan Allah’a takdim etmektir. Insan bunun için yemin etmiştir. “Dünyanın, dalgaları sağılmış bir deniz gibi gözlerine susaması,” bu anlamda bir hesap sorma değil midir insandan?

Ruhunda böylesine coşkun yönelimlere “modern yaşam”da bir karşılık bulamayan insan aklı, kalpten süzülmüş incecik bir sabır teli gibi hep ızdırap mı büyüleyecektir?

Caddeleri sürükleyen, onIara sürekliliğini kazandıran, aslında caddelerde gezinen otomobiller gibi cansız robotlara benzeyen cenazelerdir. Oysa caddeler de caddelerin kalbinden süzülmüş kahırlı bir insan değil midir? İki canlı cenaze, insan ve cadde, birbirine dayanmakta, bunu rağmen birbirlerine verebilecekleri gerçek birer hayata sahip bulunmamaktadırlar.

Bu sorular, insanlar için inşa edilen şehirlerin, aslında insana düşman olduğunu gösteriyor. Modern şehirlerden hiç biri gerçek bir Medine olamamıştır. Çağımız edebiyatında bu tarz bir buhranın işaretlerini görmek mümkündür. Elliot’in “prufrock”unda, Thames Nehrinin çamur gibi aktığını, Londra’nın yapışkan, sarı havasını gördüğünüzde de benzer duygular yaşarsınız. Türkçede de örnekler bulunabilir. Yalsızuçanlar’ın kullandığı dilin yoğunluğu, onu yer yer şiire yaklaştırmış. Bu onu, diğer hikayecilerden ayırıyor. Üslûba ve biçime İlişkin değerlendirmeler bu yazının çerçevesini aşacağından, bu konuda fazla birşey söylemek istemiyorum. Devam edelim: Kahramanımız asıl suçluyu teşhis etmiştir. Bunlar, şehri yazan ve bozanlardır. Yazar, bunları bulup sorgulamaya kararlıdır.
Kahramanımızın gençlikten ihtiyarlığa aktığı çağda, soruların cevapları da görünmeye başlar. “Zamanın toprak teline takılmış sımsıcak bir cesetle gençlikten ihtiyarlığa aktığı”nı söylemekle, zamanın mahlûk olduğunu ifade etmekledir aslında. Aynı benzetmeyi kullanacak olursak; zamanın da çeşitli telleri bulunmakladır; varlıklar bu tellere takılarak, yani ömürleri boyunca yaptıklarını bu teller üzerine resmederek geçip gitmekledirler. İnsanın zaman içindeki yeri, yaratılışının malzemesi olan toprak ile ilgili olan şeride kaydolunur. İnsan, topraktan yaratılmış, özü toprak olan bedeniyle hayatını sürmüş, fiillerini bedeni aracılığıyla zamana, görünür âleme intikal ettirebilmiştir. Demek ki zaman, ifade edilen anlamların kaydolunduğu bir fondan, vehmî bir çizgiden başka bir şey değildir. O da mâsivâdandır, mahlûktur.

Şehri yazan ve bozan ise, daha önce teknolojinin sembolü olduğunu söylediğimiz simsiyah fraklı cesettir. Gerçekten, “dağın şehre kaybolduğu bir çizgi tekniği” yaşatmaktır. İnsan, teknolojinin sağladığı imkânlarla dağdan ve tabiattan bozdukları hesabına şehri inşa etmiştir. Böylece hem insan, hem tabiat bozulmuştur. Âdeta insanlık tarihinde Kabil İle başlayan skandallar artarak sürmektedir. Fabrikaların önünden ve üstünden karanlığı mühürleyen randevular uçuşur. Bu randevular, tabiatın suistimaliyle teknik inşanın mahkûm ettiği insan için yazılan sahte ve kara yazılardır, onlara biçilen kaderdir. Simsiyah fraklı ceset, kahramanımıza sunduğu hayatla ölümünü de hazırlamış, onu gözüyle kazdığı mezarına fırlatmaktadır. Sorgulamalarıyla çocuk düşlerine ışık serpen kahramanımızı öldürmekte, çocuk düşlerine karanlık germektedir.

Geriledikçe seçemez; büyüdükçe üşür, yanar. Şimdi herkesin acısını yüklenmiş, onların dâvasını sırtlanmış, savaş meydanına çıkmıştır. Onlar adına ölmekle onlara, kendi ölümlerini göstermiş olacaktır. Gerçek hayatı kurabilmek için bü ölüm gereklidir. Nitekim, dağın bittiği sesten bir başka ses doğmaktadır. Doruğa yükseldikçe, dağ ve ormanın kaynaşması, ölümler için yeni bir hayat yeşermektedir. Bunu engellemek isteyenler cenazeleri fırlatmakta arzı boğmaktadırlar. Oysa önceden düşman kamplarda yer alan teknoloji ve tabiat -ambulansların yardımıyla da belirginleştiği gibi- âdeta evlenmektedir. Gündeme, “sanayi toplumuyla şefkat toplumunun fasılasızlaştırılması” gelmiştir.

Şefkat toplumunun bir üyesi olan “baharın doğurduğu çocuk ışığı düşü” sanayi toplumunun bir üyesi olan “bilgisayar gözüyle yoğrulabilir miydi? Matematiğin çevrelediği tabiatözü cenaze yangınları için bir toprak iksiri miydi? Şiddet yağmurları zulüm parmaklarıyla niçin insan sevsindi?”

Rüya giderek yoğunlaşır. Mecnun serüveni, kahramanımızı yolun sonuna getirmiştir. Sahte ve yapmacık bir hayatı öldürmekle gerçek hayatın eşiğine gelmiştir. Cenazenin bedenin “güneşi gören bir leylak gibi ülkesine koşması”  ruhun,kendisinden istidatları ve yönelimleri itibarıyla beklediği fonksiyonların yerine getirilmesine bağlıydı. Gerçekleşen de budur. Cenazesini büyülterek, insanlık adına yaşadığı serüveni onların akıl ve kalp gözlerine göstermek ister. Madde ve şehvet avcılığının çöle gönderdiği dünyanın sakinleri, ıztırap içinde bunu beklemekledir. Nitekim, olayın farkına vardıklarında, “mecnun serüveninin sorgulu bakışlarındaki müjdeyi içeceğiz” diyerek, sevinçlerini ifade ediyorlar. Onun ölümünde kendi ölümlerini, onun dirilişinde kendi dirilişlerini bulacaklardır. Yazar böylece, toplumun bunalımını ve beklentilerini, ölüm teması içinde bütün canlılığıyla verebilmekledir.

Zaman içinde insanin fert fert, nesil nesil dünyayı şenlendirip ölüm sonrasına taşınırlar. Mânâ bazan olgunlaşır, bazan silikleşir; ama hiçbir zaman tamamıyla kaybolmaz; ileride kendisine uygun bir kalıp, bir elbise bulduğunda ona bürünerek kendini tekrar gösterir. Cenazenin çocuğu da (yani o cesedin doğurması beklenen, ona verilmiş oiani istidatların diliyle ondan sâ dır olması umulan) beşyüz yıl önce bir deniz kıyısında ki sedefe saklanmıştı. Artık; olgunlaşmış, kahramanımızın kişiliğinde kendisine biçilmiş olan elbiseyi giymeye hazırlanmakladır. O, aşkın ve matematiğin sırrına ererek, bu yeni insanın alındığı mevsimin rengini de söyler. Bu renk, şehrin yanmasından hasıl olacak külün rengidir. Külün yokedilmesi için insanlar kuşkusuz çok acı çekeceklerdir. İncinin sarsılarak büyümesi için bu acıların çekilmesi gereklidir ne var ki. Cenazeyi beklemeleri de bundandı. Teknoloji ve sosyoloji tarafından inşa edilen şehrin saçları, yoklandıklarında ses vermezler. Sosyolojinin ve teknolojinin boşluğu anlaşılınca, gözler “Mecnun serüveninin sorgulu bakışlarındaki müjde”ye yönelecektir. Onun serüveni ile insanlığın serüveni aynı noktada kesişir. Cenaze yakılıp kül dağımaya başladığında inci de büyümeye başlar. Artık zaman ve mekan üzerinde tesirini gösteren kuvvet -teknoloji ve sosyolojiye bedel- aşktır; zamanı bölümlemekte, eşyayı bütünlemekte, şehirleri süslemektedir.

Şehrin üzerinde sorularıyla son bir tur daha yapar. Artık çelişkiler bütün keskinlikleriyle gözler önüne serilmektedir. Bu sorgulamalar sayesinde çizilen tablolar o kadar gerçek, öylesine cevap verilmeyecek sorulardır ki, şehre inip, cenazesini şehrin her bir köşesine sindirmesinin zamanı gelmiştir.

Her gün işlenen sosyal, psikolojik ve adlî cinayetlerle kan rengine bürünen şehrin kanlı bir şafağında, cenazesini şehrin bütün parklarına sindirir. Şehir hayatı yaşayanların her gün içinde bulundukları, ama fark edemedikleri tonlarca pisliği teşhir ederek gezmesini sürdürür. Gazeteler, taşıtlar, otogarlar, hastaneler, kız yurtları, serbest birlikte yaşamalar, çocuk düşükleri, uyuşturucu, kadın çalıştırıcıları, yabancıların tahribatları, yabancı teknisyenler, beyaz başörtülü işçi kadınlar, müsteşarlar, kalkınma plânları, viski vs… Şehrin bütün bu çarpık ürünleri kahramanımıza yönelmekte, onu kendi aralarına almak islemektedirler. Onlara hayatlarındaki şiirsizliği haykırır. Sakız salan çocukluktan çiçek satan kızlığa, nihayet kendini satan kadınlığa geçmesi, şehrin bu çarpık ticarî ilişkiler ağının nasıl insafsız işlediğini çok çarpıcı biçimde anlatmaktadır. Son cümleler, hikâyenin bütün yoğunluğunu taşıyor, adeta bir doğum sancısını yansıtıyor. Bir bakıma, kendi çığlıklarının sinemada ve sosyolojide karşılık bulduğunu imn ediyor. Sondan bir önceki cümleyi alalım: “Sonra sakız satan çocuk oluyorum ellerimle, çiçek satan kız, kendini satan kadın oluyorum ellerimdeki çılgın saçlarımla, müzik soluyorum sinemada, şiirleşiyor; sosyolog olup şiir serüvenine doğuyorum.” Kanaatimce bu cümleler, Tommy filminin ve Şerif Mardin’in ilk çalışmalarının verdiği heyecanın bir ifadesi.

Yazar buraya kadar eserini doğurma gayreti içinde kahramanı ile birlikle ölmüştür âdeta. Bir ölüm hali içinde sürekli ölüm temasını işlemiştir. Bu acıların hepsi, tertemiz ve yeni bir hayat içindir. İkisi de birlikte yeniden doğarlar:

“Şehrin ve baharın yüzüne çiçek doğuyorum.
Kendine ve insana bakan sessiz ve geceye ay doğuyorum.”