Çağdaş öykümüzün usta kalemi Sadık Yalsızuçanlar’ın 2018’in Kasımında elimize ulaşan Deli Tomarı adlı eseri aklın çok uçlarında gezinen deli dediğimiz kulların dünyasına öykünün imkânlarını kullanarak kapı aralıyor. Öykünün imkânlarını kullanarak dedimse, buradan kurmaca dediğimiz zekânın oyunlarından uzak durarak, olanca saflığı ve doğallığı içinde barındıran bir dille anlatılmaya çalışılıyor bu dünya. Bu dünya için kalbin akla egemen olduğu bir dünya da diyebiliriz. Zira akıl dediğimiz olgunun, şimdilerde insanın karşılaştığı problemlere pratik çözümler üreten ve faydacı bilgileri parlak jelatinlerde sunarak insanı maddenin karşısında olabildiğince küçülten bir yeteneğin adı olarak anlamı iyice daraltıldı günümüzde. Delilik ise bu akıl tarafından adeta patolojik bir olgu olarak kabul ettirildi bize.

Eser tam da buradan yola çıkarak aklın hesaplarını alt üst eden öykülerle deliliğin bizatihi öznesinin hikâyesini sunarak bir anlam arayışından ziyade yıktığımız değerlerin, körelttiğimiz vicdanların onlarda hala dipdiri durduğunu bize söylüyor. Eserin kapağını açtığımızda karşımıza bir motto olarak çıkan “Delilik az akılla olmaz” sözü tüm bildiklerimizi adeta yıkıyor. Burada yıkmak sözcüğünü olumsuz anlamda kullanmıyorum; aksine yeniden inşa etmek yıkmakla başlar. Esere yazar çocukluğundan bir anıyla başlıyor: “Babamla Belediye Hamamı’nın çay evindeyiz. Saçı sakalı karışmış, yırtık şalvarı kirden kayış gibi, ondan daha kirli hardal rengi yeleğiyle bir adam geldi. Babama ‘Abdo adamsın! Abdo Adamsın!’ diye seslendi. Babam cebinden bir deste para çıkarıp verdi. ‘Abdo adamsın! Abdo adamsın diyerek uzaklaştı. ‘Kim bu?’ der gibi baktım. Babam, ‘Deli Bekir, oğlum. Aklından başka her şeyini kaybetti. ’dedi.” Bize onların aklını kaybettiklerini düşündüren onların davranışları, yaşam biçimleri, bizim değer verdiklerimize onların asla değer vermemesi olsa da onların bizim hakkımızda ne düşündüğünü bilemeyiz hiç. Oysa Yalsızuçanlar Deli Tomarı’nda delilerin gözüyle bizim dünyamıza bakmaya çalışıyor. Eserde öyle hikâyelere yer veriyor ki yazar, bu hikâyeler insanın en yalın halinin delilik olduğunu düşündürüyor. Hasan Basri Hazretleri de diyor ya: “Siz sahabeleri görseydiniz deli derdiniz. Onlar sizi görseydi Müslüman demezdi.” İşte bu noktada deliliği irdelemek gerekiyor.

Dünya nimetlerini şöyle elinin tersiyle itip terk etmek kolay mı, ya da akıl kârı mı? Günümüzde bu sorunun cevabını bulmak zor gibi gözükse de insanın en yakınında duran delilere bakması ya da eserdeki delilerin gerçek hikâyelerini okuması o çetrefilli sorunun cevabını bulmayı kolaylaştıracaktır diye düşünüyorum.

Eserin ikinci bölümünde genelde gazetelerin üçüncü sayfalarında yer bulan insanların gözünden kaçan fakat gerçek olayların aktarıldığı haberlerin hikâyesini derlemiş Yalsızuçanlar. Toplam altı kısa öyküden oluşan bu bölüm müntehir hikâyelerini konu ediniyor. Acının insanı ne denli dönüştürdüğünü anlamaya çalışıyoruz bu bölümde. Zarifoğlu’nun “Ne çok acı var!” cümlesiyle, Seneca’nın “Küçük acılar konuşabilir ama büyük acılar dilsizdir.” cümlesi dünyadaki tüm acıların akraba olduğunu düşündürüyor. Yine deliliğe dönecek olursak acının terbiye ettiğidir; belki de acının açtığı yolda yürüyendir deli.

Eserin üçüncü bölümü bir uzun hikâyeden oluşuyor. Timur hikâye kişisi ile Ferdi hikâye kişisi arasında geçen olay akışına eşlik eden uzun bir musiki anlatısı da diyebiliriz. Yine bu bölümde de Yalsızuçanlar gerçek hayat hikâyelerini kurguya yedirerek anlatıyor. Âyine-i Devrân adlı bu bölüm tam da ismiyle müsemma bir erenler geçidi olmuş. Kimler yok ki Neyzen Baba, Ali Nutkî Dede, Şeyh Galip, Itrî, Fethi Baba, Çetin Öner, Hafız Kani Karaca… Liste uzayıp gidiyor.

Profil Kitap’tan elimize ulaşan eser, aşkın, acının ve deliliğin birbirine akraba olduğunu gösteriyor. Eserin okuruna ulaşması dileğiyle…

HECEÖYKÜ-91

%d blogcu bunu beğendi: