Mustafa Nezihi Pesen

Anka’da Niyazi Mısri’nin romanını okuyorsunuz. Okurken alacağınız tadı tarif etmesi kolay değil.

Sadık Yalsızuçanlar’ı takip etmenin güzelliği

On-onbeş yıldan fazla bir süredir Sadık Yalsızuçanlar’ı takip etmeye çalışanlardan biriyim. O’nun Papağan’ını, Yolcu’sunu, Güzeran’ını ve diğer bazı hikayelerini okumuştum. Sonra uzun yıllar boyunca devam ettirdiği Rüya Sineması’yla ilgili yazdıklarını da  heyecanla okuduğumu hatırlıyorum. Özellikle Bediüzzaman Said Nursi’den yola çıkarak bu konuda ve başka konularda yeni bir dille açıldığı tefekkür, sezgi, ufuklarından da haberdarım. O dönemlerde çok anlamasam da Tarkovsky’nin bazı filmlerini seyretmemde Sadık Yalsızuçanlar’ın etkisi büyüktür. Bilhassa Ayşe Şasa Hanımefendi’yle paralel/birlikte yaptıkları düş/hayal yorumları/okumaları da çok güzeldi(r). -işin içinde/özünde İsmet Özel de vardı.-

Harakani’den İbn Arabi’ye…

Yıllar geçtikçe Yalsızuçanlar’ın tabii akışı içinde tasavvufi-batini kaynaklara daha çok yöneldiği görülüyor. Harakani’yi, İbn Arabi’yi tahkiye etti. Fakat benim çok beğendiğim ve etkilendiğim kitabı Niyazi Mısri‘yi anlattığı Anka‘dır. Kendi açımdan Anka’ya Yalsızuçanlar hikayeciliğinin, yazarlığının şahikası diyebilirim. Sebeplerinden bazılarını açık etmeye çalışayım: Yazarın arayışa -acılar içinde kıvranan ruhun arayışına- sahiciliğe vurgu yaparak, yeniden ayağa kalkmak için hakikatin pekçok yönünü keşfetmiş büyük bir şahsiyete kendini teslim etmeye çalışarak yazdığı bir eser Anka. Sadece bu bile önemli olması için yeter sebep. Ama tıpkı diğer sanatlarda olduğu burda da nasıl dile getirildiğine bakıyoruz. ve görüyoruz ki geçmiş-şimdi ( ve gelecekteki toparlanma hasreti ) iç-içe geçmiş durumda. Hepsi bir ‘an’da birleşiyor. Sanki yazar zamanın dürülüşünü bize yansıtma gayretinde. Yazanın-okuyanın acizliğiyle, güzelliğiyle, hasretiyle, hayranlığıyla, canıyla, ızdırabıyla, yitiriş ve yeniden buluşuyla kendini kattığı bir eser.

Yola çıkmak/girmek isteyen günümüz bedbin ve yaralı insanına ışıklar yakabilir, işaretler sunabilir kitabın kahramanının serüveni. Okuyucu dilerse 20. yüzyılda yaşamış büyük ruh hekimlerinden can verici anekdotlor bulup kendine de ordan pay çıkarabilir. Ya da isterse Niyazi Mısri ile bir adaya sürülebilir. Ama yazar hepsinde olmamızı, yaşamamızı, kaçmamamızı ister gibi “Hadi gelin bu şenliğe, bu arayışa, bu yücelişe, bu sağaltan kutsal acıya katılın” der gibidir.

Kitabın özellikle zikirle ilgili bölümünde insan ruhunun adeta dünyadan (kafes) koparak uruc edişini, esriklikle kendinden geçişini içimize kelimelerle zerkedişi olağanüstü. Yazar kelimeleri serbest bırakarak, dili sıkmayarak, onları ritmin ve ahengin güzelliğiyle hem-dem kılarak müthiş bir manevi atmosfer oluşturuyor. İşte bu yüzden henüz bu kitaba roman diyemedim, diyemiyorum.

Kitap beni içine çekti!

Yazarın bu eserini nasıl değerlendirdiğini, yazarlık/yaşa(nır)lık macerasının neresine oturttuğunu belki bir gün öğrenebilirim. Şimdilik bir okuyucu olarak kitabın beni içine çektiğini, etkilediğini, genişlettiğini ve bana bir bahar sevinci yaşattığını ifade edebilirim. Bu yüzden kitaplardan buna benzer şeyler umanların okuması gerektiğine inanıyorum. Çünkü yazarın, şairin, düşünürün, sanatçının evreni bizim sahih, yaralı, şaşkın yönlerimize, arayış içindeki kalbimize, aklımıza, benliğimize ulaşıyor ve bizi kavrayıp kendisiyle birlikte bir yolculuğa çıkarmak gayretindeyse buna kayıtsız kalmak güzel olmasa gerek.

Dehrin karmaşasından sıyrıl!

Anka, Ehl-i Beyt’in, Hz. Hasan ve Hüseyin’in aşığı bir bilge-arifin kemalatına, zorluklar,sıkıntılar karşısında yılgınlığa düşmemesine dair bir hikaye ve aynı zamanda bunu anlayıp yaşamaya çalışan bir bu çağın insanının hikayesi. Kendisini, kahramanını, umutsuzluğa kapılıp yorulanı, dehrin karmaşasından- nefsin karmaşasından ızdırap çekeni, kendine zulmedeni, yoldan çıkanı, yol arayanı…yani kısaca hepimizi Niyazi Mısri’lerin okyanus kalbinde yıkanmaya çağırıyor gözyaşları içinde.