Öyküler için ne dediler?

Yola çıkana dair
Bir meseleyi öykü ile anlatma geleneği insanoğlunun ortak bilinçaltının derinliklerini yansıtan tablolar sunar. Risale-i Nur’da yer alan öykülerden, hikâye, kıssa, mesel veya vakıa’lardan yola çıkarak yeni bir dille okura seslenen Sadık Yalsızuçanlar, aynı zamanda Bediüzzaman’a uzun yıllar öğrenci olmuş kişilerin anılarını da derlemiş ‘Yolcu’da. Risale-i Nur’daki meselleri bir arada bulmak isteyenlere kılavuz olabilecek eser sade bir anlatıma sahip.

TURKUAZ, 18 Haziran 2006

40 GÖZALTI ÖYKÜSÜ VE DİĞERLERİ
Sadık Yalsızuçanlar,
Sel Yayıncılık, öykü, 88 sayfa
Sel Yayıncılık’ın ‘Gece Yarısı Kitapları’ dizisinin yeni kitabı ’40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri’, Sadık Yalsızuçanlar’ın gözaltı hikâyelerini içeriyor. “Ertesi gün karakola telefon edip babama ne yaptıklarını sordum. ‘Babamı öldürdünüz mü?’ diye sorunca Recep adındaki görevli, ‘ara bul’ dedi, ‘ama çok zor.’ Bunları söylerken gülüyordu. Bu olaydan yirmi gün sonra Kadifekale’deki evimizde arama yapılmış. Çilingirle kapıyı açmışlar. Babamın kimliğini, Che’nin fotoğrafının bulunduğu takvimi, kardeşimin altın künyesini almışlar…” Yazar, kitabındaki öyküler hakkında “Bu metinler bir göndermeler derlemesi. Bir hikâye işte alt tarafı. Burada anlatılan olay, kişi, zaman ve mekânların hayali bir yerde, bir kâbus olarak yaşandığını belirteceğim. Siz onları gerçeğin ta kendisiymiş gibi okuyabilirsiniz. Ama yine de belirtmeden geçemiyorum, sizce burada geçen kişi ve olayların gerçekle bir ilgisi olabilir mi?” diyerek bir gerçeğin altını çiziyor.

Radikal Kitap, 15/10/2004

 

“Yalsızuçanlar’ın öyküleri, -hikâyeleri değil, öyküleri- sürekli bir biçimsel arayışın ürünü olarak çıkıyor karşımıza. Kimi zaman muhtevayı meçhul yollara sürükleyen, patikalarda patiska peşinde koşturan üslup denemeleriyle, ‘dönüşü olmayan sular’a sürüklüyor kendisini. Kimi zaman da, üslubunu arayan metinlere öykü ısrarıyla yüklenmenin arka planında gezinen gergeflere güvercin gerdanlığı taşıyor. Türkçe öykünün -hikâye değil- seyir defterine baktığınızda, bu tarz öykülerin farklı bir yerde durduğunu algılıyorsunuz hemen. Olaydan çok duruma, tasvirden çok tahlile, diyalogdan çok iç monologa eğilimli öyküler bunlar. Ki ustası Bilge Karasu’ydu ve aşılamadı bugüne kadar.”

Sefa Kaplan, Hürriyet, 13.07.2003

 

“Sadık Yalsızuçanlar, Şehirleri Süsleyen Yolcu (1986), Gerçeği İnciten Papağan (1992), Kuş Uykusu (1996), Güzeran (1998), Halvet Der Encümen (1999), Varlığın Evi (2002), Sırlı Tuğlalar (2003), 40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri (2004) adlı kitaplarındaki öykülerinde, Bediüzzaman’dan Feridüddin Attar’a, ondan İbn Arabi’ye doğru evrilen, kavramsal karşılıklarıyla söyleyecek olursak, Hakikat’ten simgeye, simgeden Hikmet’e açılan bir metafizik keşif ve tahkiye gayreti içinde olmuştur.
Yalsızuçanlar, bakışaçısı yer yer metafizikten tasavvufa doğru kaysa da, Borgesvari tecessüsleri, doğuya özgü rüya, mecaz ve simgeciliğe yeni nitelikler yüklemesi, öykü diline bir simyacı gibi yaklaşması nedeniyle, modern metafizik öykünün en ısrarlı uygulayıcıları ve taşıyıcıları arasında yer almıştır.”

Ömer lekesiz
Hece Öykü, Yıl: 2, Sayı: 11, Ekim-Kasım. 2005.

 

“Şehirleri Süsleyen Yolcu, genç bir hikâyecimizin ilk kitabı. Sadık Yalsızuçanlar’ın Şehirleri Süsleyen Yolcu’su, sürekli değer kaybına uğrayan bir toplumun bunalımlarını işliyor bireysel planda. İnsanın gerçek değerlerine yabancılaşan bir toplumun kaosu içinde kimliklerini arayan bireylerinin ayaklarının altından kayan bir dünyada ayakta kalma çabaları anlatılıyor. Bu yüzden Yalsızuçanlar, sözgelimi kahramanlarının çoğunu kötü yola düşmüş kadınlardan seçmiş… Hikâyeci, dönembaşı birçok Müslüman hikâyeci gibi kolay nüfuz edilemeyecek bir dünya kuruyor. Bu yüzden entrikalı, keyifli hikâye okuyucularının bir solukta okuyamayacakları bir kitap Şehirleri Süsleyen Yolcu. Çünkü hikâye kahramanları, insanları fizikötesi bir ürpertiyle günübirliğin içinden çekip çıkarmak için ayrı bir dil konuşuyorlar. Zaman zaman ölümün içinden hayata uzanan bu bakış açısı, çağdaş insan için dehşetengiz bir uyarı. Gerçeğin nerede bitip, gerçeküstü yoklamaların, sorgulamaların nerede başladığı her zaman aydınlık değil… Bu, bir bakıma hikâyelerin farklı oluşunu da sağlıyor. Yozlaşan bir dünyayı anlatan tekdüze üslupların yanında farklı alternatif bir üslup getiriyor hikâyeler. Zengin bilinç kaymaları okuyucuyu soluk soluğa bırakıyor da olsa bu yorgunluğa değecek hikâyeler çok Şehirleri Süsleyen Yolcu’da.”

Adnan Tekşen
Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, Ankara, nisan. 1987

 

” (…) Erdem Öyküleri’ni yayına, usta öykücü Sadık Yalsızuçanlar hazırlamış. Pek çoğu kutsal kaynaklardan seçilen öyküler, hafıza tazeleme ve birçok yerde dağınık biçimde bulunan metinleri bir araya getirmek amacıyla bilinsin bilinmesin anlatıcı veya yazıcısının ruhunu incitmeden yeniden yazılmış…(…) ”

Sevengül Sönmez, Zaman

 

” (…) Yalsızuçanlar’ın çoğu hikâyelerinde dünya ile ahiret, gerçek ile mecaz, yaşanan âlem ile kurulan dünyanın araları, ‘bir adım’ dahi değildir. Onun için birinden ötekine, inanılmayacak kadar çabuk geçilmektedir. Böylece, öbür dünya, Paris, Ankara, İstanbul; velhasıl inançla gezilen veya masalda hayal edilen her yer, hikâyelerine mekân olabilirmektedir. Hikâyede, bir anlatıcının yanı sıra, papağan… Yeşil Gözlü Adam gibi semboller vardır. Yalsızuçanlar’ın hikâyeleri, devamlı masal, şiir, timsaller içinde görülmekle beraber, arka planda, dünyanın haksızlıkları, yolsuzlukları, çekişmeleri, gündelik, hatta metafizik meseleler de sezilmektedir. Sanata dair görüşlere, duyuşlara da yer verilmektedir. Ahlaksızlıklar, kötülükler, zulümler de teşhir edilmektedir. Yeni hikâyede moda olan ‘sıkıntı’ teması da eksik değildir. Ancak, yıldızlar, çiçekler gibi hikâyecinin çok kullandığı aydınlık, mutluluk motifleri var ki, bunlar, gönülleri kararmaktan korumaktadır. (…) ”

Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı
Hikâye ve Roman, 5. cilt.
İstanbul, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları

 

“Sadık Yalsızuçanlar, Sırlı Tuğlalar (Yapı Kredi Yayınları) isimli kitabında, kelimelerden yeni bir dünya kuran ustaların izinden yürüdüğünü gösteriyor. Ustalarından aldığı mirası daha ilerilere götürmek için usta işi bir eserle okuyucularını selamlayan yazar, sözünü ettiğim kitabın birinci bölümünde, bir kelime evreni kuruyor Harfler Kitabı ile… Antlılar kataloğu başlıklı ikinci bölümde bir tür zihin alıştırmaları yaparken, Tekfener başlıklı üçüncü bölümde ise içten ve sıcak öykülerle oyunsuz, dolambaçsız bir anlatım deniyor. (…) Sadık Yalsızuçanlar, bize dair olanı yazıyor. Sırlı Tuğlalar’da, kaybettiğimiz hikmetin peşinden koştuğunu söylüyor.”

Özcan Ünlü, Türkiye, 19. Haziran. 2003

 

“Yalsızuçanlar’ın hikâyelerinden söz edildikte, üzerinde durulması gereken ilk husus onun çarpıcı dilidir. Tasavvufi kaynaklardan, kutsal metinlerden, geleneksel hikayelerden, diğerleriyle yan yana kullanıldığında çarpıcı bir kontrast oluşturan güncel, modern kelimelerden, masallardan… Süzülmüş, imgesel, çağrışımlı bir dil geliştirmiş olan yazar, özellikle ilk iki kitabı için söyleyecek olursak, bütün bunlarla müthiş bir coşkuyu, içine hüzün de bulandırılmış bir coşkuyu birleştirmiş, böylece kendine özgü olana ulaşmıştır. Bu özgün dille kendisine hikâyecilikte, daha ilk kitabından itibaren yer açmasını bilmiştir.”

Abdullah Harmancı, Kitap-lık, Sayı: 62, Haziran. 2003

 

” (…) Yazara göre, kitabını (Sırlı Tuğlalar) tanımlamaya en yakın ifade: anlatı. Kitap üç bölümden oluşuyor: ‘Harfler Kitabı’, ‘Anlatılar kataloğu’ ve ‘Tekfener’. Birinci bölümde, harflerden bir dünya kuruyor, ikinci bölümde kurduğu dünya üzerinde zihinsel bir yolculuk yapıyor, üçüncü bölümde ise tanıdık öyküler anlatıyor. Yalsızuçanlar’ın anlatıları, düşsel, dolayısıyla sınırları olmayan şiirsel bir uzamda akıyor. Biraz da bu yüzden çerçevesiz kalıyor metinler. Bir yandan Wittgenstein’dan, Heidegger’den bahsediyor, diğer yandan Kuran’dan, tasavvuftan dem vuruyor. Varoluş, her yönüyle cezp ediyor yazarı. Bu anlamda da geniş bir çerçeveden bakıyor hayata.”

Selen Akıner, Virgül, 14. Mayıs. 2003

 

” (…) Genyaka’yı bilen kaç yiğit var erbab-ı kalem arasında? Bazen Fihimafih’ten fısıltılar ulaştı kulağıma… Can aşığı Mevlana’nın nefesi de elbette… Kendi kaynaklarının ruh ipliklerinin dokusuna girmiş bir zihniniz var! (…) Sırlı Tuğlalar, beyni, varlığın sürekli oluş fikriyle irtibatını koparmayanlar için bir izlek!.”

Ömer Erdem

” (…) Selçuk yapılarında kullanılan, çeşitli ışık ve renk oyunlarına imkân veren bu camgözü mavisi tuğlaya gönderme yaptığı metin, Yakub’un, güzeller güzeli oğluna, Yusuf’a ilişkin Kutsal Kitap’taki bir sorudan yola çıkıyor. Kitaba adını veren bu birkaç satırlık (dizelik mi demeliydim yoksa? Yalsızuçanlar’ın öykü dili, hep şiirle masal arasında bir yerdedir ve bu onda bir tür gel-gitler biçiminde yürür. Bu yüzden ona, bazı metinlerine bakarak şair, bazılarına bakarak masalcı ve öykücü diyebiliriz) metinde, aslında kitabın temel izleklerine ilişkin bir gönderme bulabiliyoruz. Daha önce beş öykü kitabı yayınlanmış Yalsızuçanlar’ın. İkinci kitabından, Gerçeği İnciten Papağan’dan itibaren, geleneksel hikâye damarına, ‘kıssa’ya uzantılar veren veya kıssanın uzak halkalarıyla ilişkisi olan kısa metinler kendisini gösteriyor. Sırlı Tuğlalar’da bu eğilimin belirginleştiği görülüyor. Doğu ve Batının düşünce ve edebiyat dünyasında bir gezi olduğu kadar harfler dünyasında da bir yolculuk Sırlı Tuğlalar. (…) ”

Ender Yılmaz, Dergibi, 15. Nisan. 2003

 

“Kapı, Yılan, Gerçeği İnciten papağan çarptı beni. Bir Türk Kafka’sıyla karşılaştığımı duydum. Borges’i düşündüm. Benzersizliğinin sürmesini çok isterim. Kısa öykülerin çarpıcılığı ağırlık kazandırıyor.”

İlhan Berk

” (…) Türk öykücülüğünün son on yılında okuduğum, beni en çok etkileyen on öyküden biri Hiç. Yalsızuçanlar’ın öykü dünyası ve dilinin önümüze getirdiği olanaklar, İlhan Berk’in dediği gibi Kafka’yı ve Borges’i çağrıştırır ama Hiç başlıklı metinle yazar bizi şaşırtmış; öyküsel evreninin sonırlarının, soyutlama yeteneği bakımından Doğulu kadim anlatılara da uç verebildiğini göstermiştir.”

Ersin Yalçınkaya, Kitap-lık, Sayı: 80, Şubat. 2005

“Yalsızuçanlar’ın Sırlı Tuğlalar’ı üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde sözcükler evreni kuruluyor: Harfler Kitabı. İkinci bölüm, bir tür zihin alıştırmaları, ille de düşünmeye dair: Anlatılar Kataloğu. Üçüncü bölüm, içten ve sıcak öyküler; oyunsuz, dolambaçsız, gösterişsiz, içtenlikli: Tekfener. Sözcüklerden evren kuran büyük ustaların evrensel mirasının hissedildiği bu esere, dilediğiniz bölümden başlayabilirsiniz.”

kitap kitap, 63

” (…) Pınar Sineması, bölümün en dokunaklı öyküsü, Cennet Sinemasının yerli versiyonu. Tekfener’de, esrar bağımlısı bir sofi oğlunun trajik sonu. Değirmen’de, bu dünyanın bir değirmen olduğunu sayıklayıp duran değirmencinin bir günlük hikâyesi. Tekfener, Yalsızuçanlar’ın öykü dünyasında, geçmişte örneklerine rastladığımız bildik bir tutumun örnekleriyle dolu. Güzeran’daki Ateş Çemberi öyküsünün dil ve kurgusunun devamı. Halk hikâyelerinin açık seçik üslubunun uzantısı. Sırlı Tuğlalar, gerek dili, gerek dünyasıyla, Yalsızuçanlar’ın öykü serüveninin ana izleklerini birden içeren, kapsamlı, derli toplu, üzerine titizlikle eğinilmiş olan bir kitap. (…) “

Hece

“Yakaza ve Gerçeği İnciten Papağan isimleri, ilk elden onu çağrıştırıyor. Ayşe Şasa ile birlikte giriştiği ‘Rüya Sineması’ teorisi ve kameranın arkasındaki dervişane bakış açısı kavramları da öyle. Sadık Yalsızuçanlar’dan bahsediyoruz. Öykücü, sinema ve televizyon kuramcısı olan yazarın son kitabı Sırlı Tuğlalar, üç bölümden oluşuyor. (…) ‘Elif ve lam birleştiler/tıpkı iki sevgili gibi/ve yıllar bir düş oldu’…İbn Arabi’nin bu dizeleriyle başlayan kitapta, sözcüklerden evren kuran büyük ustaların evrensel mirasını hissetmek mümkün.”

Aksiyon, 19. Mart. 2003

“Bir yazı ayini… Sadık Yalsızuçanlar, Sırlı Tuğlalar’da yazıyla bir evren kuruyor…İnce ince, sabırla, neredeyse kusursuz bir evren…”

Cumhuriyet Kitap, Sayı: 682

“Sadık Yalsızuçanlar’ın yeni kitabı “Sırlı Tuğlalar”, okura Türkçeyi sevdirecek ve bir şiir tadı verecek ‘anlatı’lardan oluşuyor. Yazar, okuru kimi zaman şair ustalığıyla bir harfler evreninde, kimi zaman edebiyatımızın artık unuttuğu ‘hikmet’ denizlerinde gezdiriyor kimi de metinlerarası yolculuklarda düşünmeye çağırıyor.
Şiir ve öykü arasında, düzyazı şiirlerin yapaylığından ve kısa öykülerin muğlaklığından uzak, yeni ve henüz adlandırılmamış bir edebî türün olup olamayacağı sorusu zihnimizi meşgul ededursun; bambaşka bir tat ve söyleyişle kurulmuş, bu arakesitte yer alabilecek bir anlatı kitabı çıkageldi: Sadık Yalsızuçanlar’ın “Sırlı Tuğlalar” adlı kitabı (YKY, 2003). ‘Anlatı’ diyorum; fakat ikincil anlamıyla, yani eninde sonunda pek çok türü içine alan o kuşatıcı kavram olarak değil de yalnızca başlı başına ve sınırları çizilmiş bir edebî türü işaret eden anlamıyla. Doğrusu bu ya, “Sırlı Tuğlalar”, edebiyatımızda henüz yeni sayılabilecek bu türde yazılan en şaşırtıcı kitaplardan biri. Kitap üç bölümden oluşuyor: Harfler Kitabı, Anlatılar Kataloğu ve Tekfener. Yazarın bir şair ustalığıyla bir harfler evreni kurduğu, harflerin ve sözcüklerin özgün doğasında okurunu sürükleyici bir kıvraklıkla dolaştırdığı ilk bölüm; dolaysız biçimde düşünmeye çağıran, edebiyatımızda artık unutulmuş olan ‘hikmet’in sezildiği, metinlerarası ve zaman zaman da güncel, toplumsal olaylara göndermelerin yer aldığı ikinci bölüm ve ancak bu dilin usta öykücülerinde bulabildiğimiz sıcaklıkta öykülerin bulunduğu üçüncü bölüm herhangi bir sıralama içinde okunabilir. Biz bu sırayı tersine çevirerek kitaba göz atabiliriz:

İyice arınmış, yalın metinlerden kurulu iki bölümden sonra, Yalsızuçanlar’ın öykülerini son bölümde okumak yanıltıcı olabilir mi, diye düşünmüştüm, olmadı. “Tekfener” bölümündeki öykülerin, her biri kendine ait dünyalar kurabilen usta öykücülerin açtığı kanalda ilerleyen, Türkçenin kazanımlarının ve daha da önemlisi edebiyatın öncelikli niteliği olan ‘insanı dışarıda bırakmama’ ilkesinin farkında olan bir yazarın elinden çıktığı kolaylıkla anlaşılıyor. Bu öykülerin değeri, son dönemde edebiyatımızın en hızlı gelişen ve neredeyse en çok ürün verilen türü içindeki konumu belirginleştiğinde daha iyi görülebilir.
Doğal, sıcak ve duru bir dil…

“Anlatılar Kataloğu” bölümünde ise modern bir anlatıcı ve hikmetli sözler söyleyen bir Doğu bilgesi bizi birlikte karşılıyor. Üsluptan çok içeriğin öne çıktığı bu bölüm tıpkı diğer bölümler gibi kendi ritmik bütünlüğü içinde Şeyh Galip’ten Kant’a; Farabi’den Kierkegaard’a ve Tarkovski’ye kadar renkli bir yüzler geçidi; Kur’an-ı Kerim’den Pratik Aklın Eleştirisi’ne, Kral Lear’dan Risâle-i Nur’a kadar bir metinlerarası ilişkiler zinciri sunuyor. Özgün biçim denemelerinin de yer aldığı bölümde “ABD uçaklarının Afganistan’da vurduğu” köyleri ya da Filistin’de ölen çocukları bulmak da mümkün. Hatta denebilir ki, mizah öğesinin de bulunduğu, toplumsal yerginin düzeyini yitirmeden ve keyifle okunan bölümleriyle bu çizgi daha da ileri taşınıyor. Nedense bu bölümde aklıma en çok Molla Câmi’nin Baharistan’ı geldi. O kitabın hazırlayıcısı da Yalsızuçanlar olduğundandır belki. Bu bölümde yazarın en ustalıkla başardığı şey, gerek Doğu kültürünün mirasından, gerek İslam kaynaklarından gerekse modern çağın paradoks ve anlatılarından faydalanırken gösterdiği doğallık ve duruluk; yazar bunu okuru rahatsız etmeden, bir şarkı mırıldanır gibi yapıyor. Tüm iyi yapıtlar gibi “Anlatılar Kataloğu” da çok katmanlı okuma imkânları içeriyor. Nitelikli, yani kitapta gönderme yapılan metinlere âşina okurun, Sırlı Tuğlalar’dan alacağı zihinsel haz elbette bu düşünce haritasına yabancı okurun alacağından fazla olacaktır. Örneğin, A’râf Sûresi’ni, Kant’ın uzay ve zaman hakkında söylediklerini, Beşinci Şûa’yı ya da Goethe’nin son sözlerini bilmek, kitabı daha çekici ve tanıdık kılıyor; fakat bunlar elbette bu kitabı okumanın ön koşulu değil, yazarın ustalığı da burada zaten. Harflerin gizeminde heyecan verici bir gezinti Kitabın ilk bölümü “Harfler Kitabı”, hurûfi göndermeleri, özgün kurgusu ve harflerin doğasına yaklaşımıyla, kanımca, kitabın en heyecan verici bölümü. Yalsızuçanlar, daha önce pek çok şairin denediği şeyi ustalıkla yapıyor: Harflerin kişiliklerini keşfetmeye çabalıyor. Harflerin bu yönünü daha önce çok defa düşünmüş olmama rağmen, örneğin, Elif’in “harfler âleminde Allah’ın halifesi” olduğunu ilk kez fark ettim, t’nin b’ye vav’la bağlandığını anımsadım, hu’nun güvercin sesi olduğunu öğrendim; en sevdiğim f’nin dişil olduğu görüşüne katılamasam da “harfin yazılınca görünen âleme indiğini” artık biliyorum.

Geçenlerde ünlü yazar Paulo Coelho’nun “Işığın Savaşçısının El Kitabı” adlı anlatılar toplamı yayınlandı. Komik bir kitaptı bu; çünkü artık iyice yıpranmış bir söylemi temelsiz bir anlayışla günümüz insanına teselli diye sunuyordu. Modern çağın insanı, en ufak mistik çağrışımlarda bile ürperecek kadar madde ötesine susamışken bu tür kitaplara şaşmamalı; fakat bir Türk yazarı hem dilimizi bize yeniden sevdirecek kadar diri bir üslupla hem de -Coelho’nun aksine- sağlam temeller üzerine kurulmuş arka planıyla bu tarzdaki bir anlatının hasını yazmış. Sırlı Tuğlalar’ı o güzelim kâğıt kokusunu duya duya, bazen bir şiir lezzetinde, dönüp dönüp okuduğumuz başucu kitaplarını yeniden okur gibi okuyabiliriz. Belki ihtiyacımız olan da budur.”

M. İlhan Atılgan, ZAMAN, 11.03.2003

“Yalsızuçanlar, hikmetli üslubu ile tasavvufi bir söyleyiş yakalamaya çalışıyor ki, ben de uzun süredir düşünüp dururum bunu. Zor, ama imkânsız değil.”

Mustafa Kutlu, Zaman

“Yalsızuçanlar’ın hikayelerinin temelini oluşturan masal/tasavvuf/sürrealizm üçlüsü ve metafizik arayış gerilimi, O’nu Türk hikayeciliğinde yepyeni bir yerin sahibi kılıyor.”

Beşir Ayvazoğlu, Tercüman

“Sadık Yalsızuçanlar’da irrasyonel yaklaşımlar tartışmadan çıkıp toplumcu boyutlara ulaşınca kapsamlı bir görünüm kazanıyor. Gerçeği İnciten Papağan öyküsünün önemli bir yanı, irrasyonel düşüncenin belirginleşmesine yöneliktir. (…) Sanatçı sorguluyor, eleştiriyor, yaşadığı toplumun içinde bulunduğu huzursuzluğu bizzat kendisi de duyarak yaşıyor ve yargılıyor.”

İ. Güven kaya, Kitap Gazetesi

“İşlenen temalar, kullanılan imgeler, yazarın iç dünyası Türk edebiyatı için taze, yeni ve ilginç.”

Ayşe Şasa

“Yalsızuçanlar, İslami duyarlık ile soyutlama seviyesi yüksek modern hikayeler yazdı. Sinema ile ilgisi, hikâyelerinin görsel boyutunu zenginleştirdi. Kendi inanç, düşünce, medeniyet ve kültürümüzün ögeleri üstünde yükselebilecek, yeni bir sinemanın nasıl olabileceği konusunda emek sarfetti.”

Türk Dili Ve Edebiyatı Ansiklopedisi
Devirler/İsimler/Eserler/Terimler
Dergâh yayınları, cilt: 8
İstanbul. 1998

“Çöken sise inat Sadık Yalsızuçanlar bize yeni mektuplar yazmayı sürdürüyor. Çünkü o söyleyecek sözü olan nadir insanlardan biri. Menkıbesini yitirmediği için kalabalıklar içindeki yalnızlığında seyrettiği güzerân-ı hayatta hakikatle ve aşkla olan bağlarını hiç kopartmıyor. Sözlüklerin geçen, geçici diye tanımladığı “Güzerân” kelimesini yeni öykü kitabına isim olarak seçen Yalsızuçanlar, hızla çevrilince ateş çemberine benzeyen ucu yanık söğüt çubuğu gibi bir vehimden ibaret olan fani dünyayı anlatırken bir yandan da, okuruna kelimelerin arka planındaki asli kelimeyi ima ediyor. O ne kadar kırık olursa olsun düşlerine sadık kalmanın cehdini gösteriyor. Bir yazısında “edebiyat sevmeyi öğrenmektir” diyordu. Kırkambar Yayınlarından çıkan Güzerân, böyle bir bilgiye talip olmanın ürünü olduğundan, yoğunlaşan sise rağmen yazılmıştır.

Nejat Aday’a ithaf edilen Güzerân’ı, Yalsızuçanlar’ın ilk kitabından beri yazma uğraşısını verdiği o büyük cümleye eklenen yeni kelimeler olarak okumak mümkün.

Ali Günvar Şiir Atı’nda çıkan yazısında, edebiyat ve literatür kelimelerini etimolojik olarak karşılaştırdıktan sonra edebiyatın yanyana yazılan harflerden ibaret olmadığını, bu yüzden giriş, gelişme, sonuç gibi şekli özelliklerle yazarın kendisini sınırlamanın (veya okurun bu şablonlarla hareket etmesinin) modern bir sapma olduğundan bahseder. Yalsızuçanlar’ın kimi birkaç cümleden ibaret olan öyküleri de modern dogmalardan uzaklaşmış ve ibretle bakabilen gönüllerle aynı frekansı yakalayabiliyor.

Sadık Yalsızuçanlar’ın öykülerindeki mecazlar çözülmeyi bekleyen bir dizi postmodern bilmece değil. Hayatın ta kendisi.

Kırkambar Yayınlarının kazandırdığı bir diğer Yalsızuçanlar kitabı ise Düşkırığı. Kendisi Rüya Sineması’ndan beri üstünde çalıştığı temaları işlemeyi sürdürüyor. İğneyle kuyu kazarcasına, iliklerimize dek hissettiğimiz zamanın ruhsuzluğunu deşiyor ve hakikatin, zincire vurulduğumuz mağaranın duvarına yansıyan gölgeler olmadığını bize hatırlatıyor.

Ömer Çelik’in “hayatın bu topraklarda şiire dönüşmesi için her türlü imkân mevcut” müjdesine gönülden iştirak eden birkaç kişiden biri Yalsızuçanlar. Sayıları az olan o birkaç kişi çöken sisin içinde sesleriyle çevresine sevginin çözüm olduğunu anlatıyor. İnşallah sis dağıldığında onların kıymeti anlaşılacak.

“Dışında kalmalıyız bu manevi cehennemlerin. Kullandığımız araçların bizzat kendisinin belirleyici konum edinmemesi için buna muhtacız. Bunun için kelimelere tutunmaya ihtiyacımız var. Yarayı kanatan kelimelerden, iletişimin özüne esas teşkil edecek hayattar sözcüklere hicret edelim. O zaman Aragon’u şaşırtabilecek mutlu bir aşkın seyircisi olabileceğiz.”

Sadık Yalsızuçanlar’ın Kırkambar Yayınlarının şerbet kitapları dizisinden çıkan Düş Bahçesi isimli “Risale-i Nur’dan masallar” altbaşlıklı eseri ise onun yıllardır nefes alıp verircesine haşır neşir olduğu risalelerden damıttığı masallardan müteşekkil. İsmail Özen’in özenli çizgileriyle bir kat daha güzelleşiyor kitap. Yalsızuçanlar’ın bazısı öykü kitaplarında da yer alan bu masalları, alanındaki görmezden gelinen boşluğu doldurmakla kalmıyor, “iyi masal daima iyi edebiyattır” sözünü de doğruluyor.”

Suavi Kemal Yazgıç
VİRGÜL 10, Temmuz-Ağustos 1998, s. 71

“Türk hikâyesinde ortaya koyduğu özgün anlatımı ile kendisinden söz ettiren Sadık Yalsızuçanlar’da Bediüzzaman, Mevlana ve Şeyh Galip’ten kuvvet alan algılama var ki, hikâyelerinde ‘iç gerilim’ ve ‘ifadenin şiddeti’ işte bu kaynaklardan beslenir durur.”

Dr. Necmeddin Turinay, Yedi İklim

“Sadık Yalsızuçanlar, doğunun şairlerinin batının şairlerinden usta olduklarını, bir önceki gönderide yazdığım Goethe’nin şiirinden bir alıntıyla şöyle dile getirmiş:
Das Leben ist Ein Schlechter Spass
BİLİYORDU Johann Wolfgang von Goethe kendisinden bir çıktığında kalmayacağını. Her kimden bir ayrılırsa yok olur kendisi de. Bir, kimseye ulaşamaz, kendisine ulanan herşey hiçleşir.
Sadece hiçten bir çıkınca başkalaşmaz.
West-Östlicher Divan tanığıydı bunun.
İtiraf edin, diyordu, doğunun şairleri, batınınkilerden büyüktür.
Onlara benzediğimiz tek şey ise, bizim gibilere duydukları kindir.
Hafız kartaldı, Goethe şahin. Batı Doğu Divanı tanığıydı bunun.
Sadık Bey alıntıladığı ‘Das Leben ist ein Schlecter Spass’, cümlesini, “Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadır biçiminde okunabilir” diye belirtmiş yazısının sonunda.
Bense bir önceki gönderide Goethe’nin şiirini bloga yazarken aynı kelimeyi, ‘Hayat kötü bir şakadır’ diye çevirmiştim.
(Das Leben/Hayat, Schlecht/kötü/fena, Spass/Şaka )
Sadık Bey, sembolik bir duyumsamayla yaptığı bu anlamdaş’laştırmada, tasavvufta sık karşılaştığımız bir sözü seçiyor.
“Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır”
-(Enam-32, Ankebut-64, Muhammed-36)
Doğunun duyusal anlamda batıyı beslediği aşikar, ilk medeniyetlerin Mezopotamya’da başladığını dikkate alırsak , Yalsızuçanların yazdığı Goethe’nin Batı-Doğu Divanı’nın ‘doğunun şairleri batının şairlerinden büyüktür’ önermesine katılar bilir miyiz. Ya da boynuz kulağı geçer mi?”

www.nixstick.com
September 25th, 2005

“Yalsızuçanlar aynı zamanda bir şair. Öykü dili zaman zaman şiire dönüşüyor.”

Ali Mahmutoğlu, Kardelen

“Elif Gibi Yapayalnızım sürrealist ve sembolik bir eserse de, realitenin çok içinde ve Batı tarzı sembolizmden çok farklı ilkelere bağlı.”

Suad Alkan, Köprü Dergisi

“Halvet Der Encümen”, velut bir yazarın, hikâyeden çok şiire yakın metinlerinden oluşuyor. Bir tartışmayı önümüze getiriyor. Hikâye ile şiir kendi özgül gerçekliği bakımından, zaman zaman birbirine yaklaşan, uzaklaşan iki tür. Şiirde öykü, öyküde şiir tadı yerinde ve kararında olunca fevkalade başarılı sonuçlar alınabiliyor. Fakat bu kararı aşınca önümüze bir ara tür çıkıyor ki, onu ne hikâyeye ne de şiire yerleştirebiliyoruz. Yalsızuçanlar’ın hikâyelerinde şiirsellik zaman zaman kararını taşıyor. Bu, son kitabında bariz biçimde görülebiliyor. Hikâyenin kendine has kurallarını kısmen ihlal etmekten çıkıp, neredeyse onu yok ederek bir ara tür oluşturuyor. Halvet Der Encümen’de birkaç metin dışında ne olay, ne kişi ne de tasvir var. Yalsızuçanlar’ın ilk kitabından itibaren hem klasik tahkiye tarzına hem de modern yapılara ilgi duyduğunu görüyoruz. Halvet Der Encümen’de ise, hikâyenin iç gereklerini neredeyse hiç göz önüne almıyor. Sanki öykü değil şiir yazıyor. Yalsızuçanlar’dan hareketle öykünün özgül bir takım kurallar içerdiğini söylemek güç. Onun metinlerinden yola çıkınca durum ister istemez çatallaşıyor. Fakat kitabın önemli bir hususiyeti bulunuyor: Tema birliği. Her metinde kırık bir aşk hikâyesinin fonda flu biçimde varlığı hissediliyor. Yazar, kendi başından geçtiği izlenimi verecek kertede içten ve yürekten anlatıyor. Şiiriyetin bu düzeyde ortaya çıkması da bundan ileri geliyor sanırım. Acı/Yan adlı metinle Kırlangıç Fırtınası adlı metin sanki aynı öykünün iki bölümüymüş gibi. Burada bir mecaz boy gösteriyor ve ayrılığın anlatıldığı bütün hikâyelerde bu karşımıza çıkıyor: Tabiatı eski haline gelmez biçimde bölen tren. Tren gidiyor hep ve gidince anlıyoruz ki, katar katar anı taşıyor arkasından. Bu anılar Yalsızuçanlar’ın soluğunu kesen, yüreğini besleyen ve onu halk içinde Hak’la olma haline ulaştıran hatıralar. Kalabalık içinde yalnızlık teması, hem modern dönem öykülerimizde hem de romanlarımızda önemli oranda yer tutan bir tema. Halvet Der Encümen’de, mecazi sevgiliden hakiki mahbuba doğru yükseliyor yazar ve okuru da peşinden sürüklüyor. Bu metinlere anlatı demek belki daha uygun düşerdi, öykü demektense. Kitabın girişinde ‘öykü’ kelimesini okuyan okur için bu, şaşırtıcı olabiliyor. Yalsızuçanlar’ın Güzeran’daki bazı metinleri, klasik öykü tarzının başarılı örnekleriydi. Belki yazar o damara daha çok abansa, daha başarılı sonuçlara ulaşabilirdi. Fakat kendisinin ‘kıssa’ geleneğine atıfta bulunarak yazdığı bu tarz kısa öykülerde de insana çarpan, zaman zaman yüreğini yakalayan bir muhteva ve eda kendini gösterebiliyor. Mecazi aşkların geride bıraktığı acı tortudan giderek, Hüsn ü Aşk’taki gibi ilahi bir patikaya çıkmak mümkün olabiliyor.”

Kemal Aksungur
Dergâh dergisi, sayı: 108. Şubat. 1999

“Sadık Yalsızuçanlar’ın hikâye kitapları, hikayeciliğimizin bir kalkış halinde olduğunu müjdeliyor.”

D. Mehmed Doğan, Zaman

” (…) Kuş Uykusu ne form ne içerik olarak ne de üslup olarak klasik hikâye kalıplarına uymuyor. Zaman, mekân, karakter, olay ve dramatik kurgu kullanmıyor hikâyelerinde yazar. Bazen bir cümle, bazen bir paragraf ve bazen de otuz kırk sayfalık hikâyeler bunlar. Kuş Uykusu iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm müstakil hikâyelerden oluşuyor. İkinci bölüm ise Kuş Uykusu genel başlığı altında askerlik hikâyelerinden. Birinci bölümün dağınıklığı ve çeşitliliği karşısında ikinci bölüm daha bütünlüklü ve çekici geldi bana. Birinci bölümdeki Osman Yıldız’ın hikâyesi ise gerçekten okunmaya değer. Bu hikâyede Türkiye’nin gündelik siyasal, ekonomik, bürokratik gerçeğine ironik bir bakış içeriyor. Büyük kentte hayatına anlam arayışı içerisindeki trajik bir konumda bulunan Osman Yıldız’ın ebcedilik ve Hurufilikle mecalsiz bir anlam arayışı görülüyor. Hikâye çok uzun olmasına karşılık rahat okunuyor. Sadık Yalsızuçanlar, geleneksel alegorik hikâye türünü günümüzde yaşatmaya çalışıyor. Kullandığı metaforların açılımını yapmak için geleneksel kültür kodlarını ve özellikle Risale-i Nur’daki temsili hikâyelerdeki metaforları bilmek gerekiyor. Kendine göre oluşturduğu anlam dünyasında, geçmişle bağlantılı bu metaforlarla insanın varoluş sorunsalını irdeliyor. Sadık Yalsızuçanlar’ın hikâyeleri form, teknik, içerik ve dil olarak çok yeni tatlar içeriyor. Zengin anlamlara açılım yapmaya müsait birer puzzle gibi her bir hikâye. Renkli, heyecanlı, düşündürücü, zorlayıcı, okuyucundan da gayret isteyen hikâyeler bunlar.”

Taha Bülent, Zaman, 03.02.1997

“Sadık Yalsızuçanlar’ın ‘Riyad’ adlı öyküsü, dar bir öyküleme zamanından, geniş bir öykülenen zamana açılıyor. Yazar, bu zaman seçimiyle, kutsalın, bütünden parçaya intikal sürecini, bu süreçte meydana gelen kırılmaları, evrilmeleri izlememizi kolaylaştırıyor. Anlatıcının mekânı, Malatya. Malatya, Riyad’ın yaşadığı mekânların eklenmesiyle sembolik bir değer yüklenerek genişliyor. Genişledikçe köşelerini de kaybeden bu mekân, yuvarlak, belirsiz, ölçülemez hatta giderek tümüyle belirsiz bir mekâna dönüşüyor. (…) Yalsızuçanlar, ‘Riyad’ öyküsünü, gerçek ve simgesel olmak üzere iki planda, sinema tekniğinden de yararlanarak kurguluyor. Bu iki planın çakışma, ayrışma noktalarındaki tutarlılığa rağmen, ‘muhayyel’ unsurları besleyen, genişleten simgesel unsurlar yer yer romantik bir söylemin etkisiyle asıl güçlerini, etkilerini yitiriyorlar. Yalsızuçanlar, dil işçiliği konusunda çok titiz davranıyor. Kurgusal yönelimini dilsel hassasiyetlerle pekiştirerek orijinal bir öykülemeyi gerçekleştiriyor.”

Ömer Lekesiz
Yeni Türk Edebiyatında Öykü/5
Kaknüs Yayınları, İstanbul. Ekim. 2001

 

“Yalsızuçanlar’ın hikâyesinde ‘göz’, âlemin ve insanın çıplak ve istidat halinde olan özünün ve yaratılışının tohumlarını çatlatan kuvvetli temayüllerin, çiçeğe durmuş tomurcukların sembolüdür. Sadığın en önemli özelliği, öykülerinde hayatın hemen her türlü karmaşasına girebilmesi ve o keşmekeşin içinde aydınlık bir gelenekle sağlıklı bağlar kurabilmesidir. ”

Nejat Turhan, Köprü Dergisi

“Feylesof sığınağı’nda vehmettiği insan denizini öykülerine flu taşımakta neden ısrar ediyor, sanırım Gerçeği İnciten Papağan öyküsünden çıkarabiliriz Yalsızuçanlar’ın.”

Ahmet Çetin, Polemik

“Ceylanları avcılara ihbar eden, saman altından su yürütüp insanların başına işler açmağa uğraşan bir papağan ve ‘kekliği değil beni vur’ diyen, iyi kalpli, bilge bir Yeşil Gözlü Adam. Sadık Yalsızuçanlar’ın ‘Gerçeği İnciten Papağan’ hikâyesindeki başkişiler bunlar. Hikâye, zaman ve mekân içinde gelişmiyor. Zaman ve mekân hikâyenin emrine sokuluyor. Paris’te dolaşırken birdenbire Topkapı veya Babadağ’da bulabiliyorsunuz kendinizi. Olaylar da alışılagelmiş seyrinde değil. Zaten Papağan’ın birtakım diyaloglara girmesi, zaman ve mekândaki, daha hikâyenin başlarında göze çarpan seyyaliyet, farklı bir ortamda olduğumuzu görmemize yetiyor. (…) Masal türünün imkânları ve şiirin hemen başında yürüyen anlatımıyla sizi olan biteni mümkün göreceğiniz bir idrak düzeyine çekiyor hikâye.”

Yusuf Ziya Cömert, Kayıtlar

” (…) Sadık Yalsızuçanlar’ın eserleri, aynı zamanda gelenek meselesini de gündeme getirmesi bakımından dikkate değer. Yazarın ilk iki kitabı, (Şehirleri Süsleyen Yolcu, Gerçeği İnciten Papağan) muhtevaya, öze bağlı kalmak şartıyla, modern bir yapıya da cevap verir tarzda imgesel öykücülüğü gündeme getiriyordu. Mazmun, tek katlı bir mana dünyasını değil, çok çaktı bir anlam çerçevesini ifade ediyor. Hakiki olanın belirlenmesindeki işlevleri bakımından Sadık Yalsızuçanlar’ın öykülerine eğildiğimizde karşımıza mazmun meselesi çıkar. (…) Yalsızuçanlar, öykülerinde modern insanın zihnini boşaltırken mazmunla imge arasındaki nüansı da gün yüzüne çıkarır. Şehirleri Süsleyen Yolcu’nun ilk metninden (Tahakküm) yapacağımız bir iktibas, zannederim meseleyi açacaktır : ‘Rüyanın ölümüyle şehrin hayatı başlıyor. Beni karşılıyorlar, şehrin geniş bir yerinde, ellerinde birer kasaba hayatı ceninler. Hayatımızı hayatlandırdınız! Şehrimize hoş geldiniz! Büyüyen gözleriniz ve ellerinizle!’ Rüya, toplumun gördüğü kâbustur. Şehrin hayatı imandır. İman, hayatın hayatıdır. Karşılanan bu hayatı onlara taşıyan müjdecidir. Kasaba, şehrin kaosuna karışmamış, selim bir dünyayı simgeler. Fakat cenin olduklarına göre bu hayat büyüyecek ve gerçek şehir hayatı (medinetü’l-fazıla) ortaya çıkacaktır.”

Murat Dönmez, Zaman, 12.03.1997

“1986’dan bu yana beş öykü kitabı yayınlamış olan Sadık Yalsızuçanlar, kendine özgü bir öykü dili oluşturmuş gözüküyor. İlk kitabı “Şehirleri Süsleyen Yolcu”da bütün fluluğuna rağmen kendisini iyiden iyiye hissettiren sağlam bir öykü yapısına sahipken, yazarın giderek bu yapıyı ıskalamaya başladığını, son çalışmalarında bu ıskalama eğilimini iyice yoğunlaştırıp kendi hikâyesini “naiv”leştirdiğini görüyoruz. (Selçuk Orhan “Son dönemdeki hikâyelerinde yorgun denemeyecek ama kelimenin tam anlamıyla dingin, varacağı yere varmış bir zihinle yazıyor.” derken sanırım aynı duruma işaret ediyordu.) Güzeran’da da böylesi bir evrilme var. Fakat bu kitaptaki “Ateş Çemberi” hikâyesi (Hece’nin 5. Sayısında NECO adıyla yayınlanmıştı.) hem kitaptaki metinlerden hem de yazarın diğer metinlerinden, sarahatiyle, fluluğun ortadan kaldırılmasıyla ayrılıyor. Yazar bu metniyle kendi çizgisinden az da olsa uzaklaşıyor belki ama “hikâye”ye ve okuyucuya doğru açılmış oluyor.

“Ateş Çemberi”nde önce tekel bayii Bayram anlatılıyor. Azımsanamayacak bir mal varlığına sahip. İşleri yolunda. Derken ölüveriyor. Ardından hikâyenin asıl “kahraman”ı (oğul) Neco’ya geçiliyor ve ölümüne kadar geçecek sürede Neco anlatılıyor.

Pekâlâ, senelerden beri dilime doladığım “Ateş Çemberi” hikâyesi beni neden bu kadar etkilemiş olabilir, diye kendime sorduğum zaman kimi cevaplar bulabiliyorum: Marquez’in romanlarında gördüğümüz, zamanın akışının hızlandırılmasıyla oluşturulan ve bu yüzden yazarına çok büyük imkânlar kazandıran o “hız”lı, hareketli anlatımı andıran işlek bir anlatımın yirmi sayfalık öykü metni içerisine yedirilmiş olması ve bu durumun doğurduğu “kader” duygusu… Hayatın içinde ân ân yaşadığımız için ayırdına varamadığımız ancak kimi inkişaf ânlarında yoğunlukla hissettiğimiz duyuşlara, hayatın anlamsızmış gibi duran derin anlamının birdenbire parlayıvermesine sebep olan sahnelerin varlığı bu hikâyenin neden beni bu kadar etkilemiş olabileceğini sorgularken bulabildiğim sebepler olarak gösterilebilir.

Ayrıca hikâye türü için ayrıntıların ne kadar önemli olduğuna da çok iyi bir örnek “Ateş Çemberi”. Evet, ayrıntı zenginliği. Neco yani Necdet’in kısa cümlelerle verilen hayat hikâyesinde sayılamayacak kadar çok “bela” var. O tam anlamıyla bir “bitirim”, “baş belası”, “hovarda”… Ve ayrıntılar sayesinde Neco’nun kişiliği unutulmaz bir inandırıcılıkla, canlılıkla sunuluyor. Necdet askerden yeğenlerine gönderdiği fotoğrafın arkasına “Hayat bir gemi/Yoktur yelkeni/Resme baktıkça/Hatırla beni.” diye, başka bir fotoğrafının arkasına da “Bir dağ ne kadar yüce olursa olsun bir kenarı yol olur/Neco ne kadar yiğit olursa olsun/Yeğenlerine kul olur.” diye yazıyor. Bunda ne var? Bence bütün büyü bunda. Bir bakıma günümüz genç öykücülerinin “muhtaç olduğu kudret” de bu ve benzeri ayrıntılarda yatıyor. Bu ayrıntılar hem Neco’nun renkli kişiliğini başarıyla yansıtıyor hem de uzun uzun anlatarak verebileceklerimizi birkaç “klişe”yle canlandırıveriyor. Toplumun ve hayatın rengi, canlılığı bu ve benzeri “sürpriz”lerde gizli kanımca. Şu cümleler de ayrıntı zenginliğine bir başka örnek: “İçerde Çakal Hanifi’nin adamlarından biriyle kan kardeşi olmuştu. Çıkınca ona gitti. Duvarda, çapraz halde iki dev tavus kuşu tüyü arasında Çakal Hanifi’nin ustası Ağınlı Şevket’in büyütülmüş fotoğrafı, yanında kırmızı çintemanilerin lacivert ve sarı zemendi karşılıklı yaprak motifleriyle birarada bulunduğu bir halı, yanında ise Hanifi’nin babasından kalma bir av tüfeği asılıydı.”

Bu kabil ayrıntıları kullanabilmek için her şeyden önemlisi eskilerin “iptidai bilgi” dedikleri bilgiye, hayat bilgisine sahip olmak gerekiyor. “Çıkınca kebapçıya uğradı, iki acılı adana yaptırdı, impalaya bindi, topukladı.” deyivermek için; “Aşığı sevdadan vazgeçirmeye say deryayı kurutmaya say gibiymiş.” cümlesini kurabilmek için; “Kadının kırk çerağı varmış biri sönse biri yanarmış.” diyebilmek için “iptidai bilgi”ye ihtiyacı var yazarın. (Yeterince dillendirildi mi bilmiyorum ama genç öykücülerin metinlerine burun kıvırıp geçenlerin görmek istedikleri fakat göremedikleri, aradıkları ama bulamadıkları bu tür bir birikimin eseri olan bu kabil ayrıntılar biraz da. Ki ona “hayat” demek lazım. Ki o hayatı seslendirebilmek için de “ben”in duvarlarını aşıp sokağa çıkmak lazım.)

İşte bakın şu satırlar ne kadar da “bizden”, ne kadar da gerçekçi, ne kadar “hayat”a ve “sokağa” ait, ne kadar da Türkiye: “Bir yıl geçmeden oğlu oldu Neco’nun, adını Feyzi koydular./İlkokul üçüncü sınıfta büyük yeğeninin elinden düşürmediği Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nı elinde görünce alıp gözattı. ‘Bizim rahmetli dede de severdi böyle kitapları, sen de mi sofu olacaksın lan?’ diyerek ensesine bir tokat atmıştı./Nereden bilebilirdi oğlunun okumayı sökünce Minyeli Abdullah’ı kanlanmış gözlerle masa lambasının ışığında okuyacağını.”

Hikâyemizin kahramanı Neco tabiatı gereği ailesine bağlı bir koca olamaz ve bir metres edinir. Babasından kalacak bütün mirası metresi ile birlikte yiyecektir. Hayatının son anlarında kadını yanına çağırtacak ve ondan soyunmasını isteyecek, istediği yerine gelince de “Yitirdiğim hiçbir şeyi göremiyorum orada.” diyecektir. Hikâye şu cümlelerle sonlanır: “Feyzi, babasının cansız bedenine bir heyula gibi korkulu gözlerle bakarken, çocukken oynamayı çok sevdiği bir oyunu hatırlıyordu./Söğüt çubuğunun ucunu yakar, akşam karanlıkta hızla çevirir, ateşten çember yaparlardı.”

Öykünün bu son cümlesi tekel bayii Bayram’dan oğlu Neco’ya ondan da Feyzi’ye uzanan bir kader çizgisine işaret ediyor. Fakat Feyzi’nin bu ateşli çembere dâhil olacağına dair bir belirti yok elimizde. Hatta tam tersi işaretler var. Minyeli Abdullah’ı ve Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nı okuyor çünkü O.

Sonuç: Şarkılardan, şiirlerden, romanlardan, filmlerden, deyimlerden, “bitirim” sözlerden, aslında hepimizin aşinası olduğumuz hayat sahnelerinden örülmüş bir ayrıntılar cenneti… Beni mest eden şey de tam olarak bu işte. Sarahatiyle Sadık Yalsızuçanlar’ın diğer metinlerinden ayrılan “Ateş Çemberi” güzel bir hikâye değil, muhteşem bir hikâye!”

Cem Ergener, 40 İkindi, Yıl:3 Dönem:2 Sayı:6/18

“Modern Türk hikâyecilerinden biri. Dil olarak çok katlı bir anlatımı vardır. Mesela Mustafa Kutlu ile karşılaştırılırsa dil olark iki zıt kutuplarda yer aldıkları görülür.”

(23.01.2005 17:24:55) zamane sözlük’ten

“Sadık Yalsızuçanlar, yeni Türk Edebiyatının atak yazısı ve uzlaşmaya kolay yanaşmayan dünyası ile en ön sıraya çıkan temsilcilerinden biri. ‘Gözaltı hikâyelerinde, kalemini şimşek hızıyla gözümüzün dibine vuran bir ustura gibi kullanıyor. Her biri gırtlağa düğüm olarak dizilecek tragedya metinleri.”

40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri

 

“Son kitabı ’40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri’ Sel Yayıncılık tarafından yayınlanan Sadık Yalsızuçanlar, yaşanılan travma açısından işkence yapılanla yapan arasında büyük bir fark olmadığını, sonuçta iki tarafın da benzer yıkımlar yaşadığını kaydetti. Ankara’daki Vadi Kitabevi tarafından başlatılan ‘Vadi Kültür Etkinlikleri’ kapsamında okurlarıyla biraraya gelen Yalsızuçanlar, Türkiye’de işkencenin Güneydoğu Bölgesi başta olmak üzere hala sürdüğünü kaydederek ‘insan onuruna yakışmayan bu durumdan kurtulmak için, İHD ve Mazlum-Der gibi derneklerin çalışmalarına destek vermek gerekir’ dedi.”

Yeni Şafak, 12. Ekim. 2004

 

“Son dönem öykücülüğümüzün önemli adlarından Sadık Yalsızuçanlar’ın yeni kitabı, Halvet Der Encümen’i okurken Aragon’un, ölümün aşktan daha kolay olduğu yolundaki dizeleri dolaştı zihnimde. Yazarın akıcı üslubu, ayrılık ve aşk acılarını anlatırken iyice coşuyor. Bizi ilk aşkımızın anılarına götürüyor. ‘Bir Hayal Olmuş Sana’ adlı hikâyesini hiçbir okuz gözleri nemlenmeksizin okuyamaz. Hikâyeciliğimizin en özgün kalemlerinden olan Yalsızuçanlar, bu kitabıyla öykü dilini geliştiriyor. Zaten yazar sürekli arayışlarla sürdürüyor edebi çabalarını.”

Oğuz Özbek, Milli Gazete

 

“Halvet Der Encümen, Farsça bir söz grubu, halk içinde Hak’la olma halini ifade ediyor. Yalsızuçanlar, bu imasıyla modern dönemde kaybettiğimiz değerli bir hali yeniden keşfetmenin heyecanıyla yazıyor. Hayatın kabusa dönüşmesini öykülerken, bu kabustan nasıl çıkılacağına ilişkin aydınlık, ışık dolu bir alem de sunuyor bize. (…) Şule Yayınları, Yalsızuçanlar’ın öykü kitaplarını yayınlayarak, modern Türk öykücülüğünün önemli adlarından biri olan yazarı okurlarıyla yeniden buluşturuyor.”

Sağduyu, 4.1.1999

 

” (…) Düş Bahçesi’nde çocuklara sunulan masallar, şiir yüklü bulutlar gibi. Yağmurun ne zaman başlayacağını, ne kadar süreceğini tam kestiremiyorsunuz. Metinler, çocuklara olduğu kadar büyüklere de hitap ediyor.”

Aksiyon

 

” (…) Yazarın gelenekten faydalanarak yazdığı hikâyeler de, gündelik hayatı konu alan hikâyeleri de şiirli bir anlatım ve yer yer tasavvufi bir havayı taşıyorlar. Yalsızuçanlar, hikâye dünyamızda aydınlık bir çizgi olabilir.”

Türk Edebiyatı

 

” (…) Elif gibi yapayalnızlığını tabiatla uyum noktaları bularak ve ötekiyle bağlarını sahihleştirerek gideriyor Yalsızuçanlar’ın öykü kişileri. Yazar, yaşadığı cemaat ortamından da önemli oranda yararlanıyor. Kendi bireysel tarihini sorguluyor Kuş Uykusu’nda. Osman Yıldız’ın hikâyesi, bir bakıma hepimizin macerası. Hepimiz biraz Osman Yıldız’laşıyoruz yazara göre. Yazar, Osman Yıldız tipini işlerken, okuru da onun ruhsal labirentlerinde başarıyla gezdiriyor.”

Mehmet Özhan, Milli Gazete, 10.2.1997

“18.4.1984, İstanbul.

Aziz kardeşim,

‘Şehirleri Süsleyen Yolcu’ hakkında bugüne kadar düşünemediklerimi yazmadığım için üzgün değilim. Esasen günlük ve şahsi düşüncelerden sıyrılmadan, Tepebaşı’na giderken verdiğiniz eserle ilgili ipucunu izlemem de mümkün değildi. Bir ihmal sayılabilse bile, sabırlı davranmakta bazen kendimi haklı bulabiliyorum.
Şehirleri Süsleyen Yolcu’ya, son mütalaadan sonra, bulabildiğim bir yaklaşma vasıtası, onun bir rüya sineması olduğuna dair uyanan fikirdir.

Hayata, bir ölüm kaosunun uyandırdığı şiddetle girerek, ölünün bıraktığı miras (insan(ın hayatta neyle karşılaştığı, bunun ise gerçek bir hayat değil; tuzaklarla dolu, bozuk bir düzene döndürülmüş olduğu, gerçek hayatın ise, tabiatın vaazlarından çıkarılabileceği mesajı, çok yoğun bir tarzda ve daima teknik imkânların büyük bir gayretle arandığının belirtileri ortada.

Bana bu sefer olağanüstü görünen cihet, daha öncekilerden farklı mücerret tabloların inşaında birbirleri arasındaki ilmiklerin kopmadan götürülebilmiş olmasıdır. Mücerret keyfiyetler, dik atlamalarla doruğa ulaştığında birdenbire somutlaşma şartına maruz kalırlar. Onun için ibadetlerin çok ve devamsız olanı değil, az fakat sürekli olanı, hayatla daha alakadardır. İslam estetiğinde esere akseden, bir nevi, emirlerin ve yasakların melodiye tatbik edilmişidir. Yani kaderin sesle yazılışıdır. Hiçbir zaman mücerrede yaklaşamamış olan Marksist yazarcıkların eserlerine güvendikleri kadar güvensizlik ifade ettikleri gibi, düş âlemini hiçbir maddi zarurete boyun eğmeden yere indiren kişinin güvenilirlikten uzak sanıldığı nisbette güvenilirliği birbirinin mutlak alternatifidir. Çünkü akılları gözlerine inmiş bir âlem karşısındayız. Fakat hayatın galip yanı, teessürden ve tedirginlikten ziyade, tefekkür ve telezzüze bağımlı yanıdır. Size yollamadığım mektupta şunu yazmışım: Her şey yavaş yavaş yok olarak gerçek maksut meydana çıkar. Aslında yazılacak şey, antropologların büyü ile ifade ettikleri, her nesnenin iç sebebini meydana çıkarmaktır. Bir maraton esprisi ve kendi kaideleri içinde.

Şehirleri Süsleyen Yolcu ile hikâye etme sanatının üçüncü durağına gelmiş bulunuyorsunuz. Sabahat ikinci durağa yaklaşmaktadır. Sizinle Sabahat arasındaki bariz fark, onun kendi peşinde koşarken gördüklerini tasvir etmesi, sizin ise yalnız kendinizin değil, yanınıza bir grup elçiyi de alarak temas etmek istediğiniz konulara yaklaşmak istemenizdir. Herhalde bu onun kendine çok güvenir olmasından, sizin ise teslimiyetle ilgili önemli bir keyfiyeti yaşar olmanızdandır. Fakat her ikinizin de çok özel olan bu yönleriniz hakkında bir genelleme yapmak için henüz erkendir. Çünkü mesela siz Şehirleri Süsleyen Yolcu’daki estetik dengeyi ararken cemiyetle fazla haşir-neşir olmanızdan dolayı cemiyeti dış planda fazla eleştirmeğe yöneliyorsunuz. Elbette bu tedirginlik zevksiz değil, ama Goethe gibi, Andre Gide gibi inziva ve seyahat izlenimlerini de yoğurarak dışavurmak herhalde baştan sona içtimai geriliminize yumuşak bir tat getirebilir. Aynı şekilde o zaman Sabahat’ta da duygu patlamalarına şahit olmayacaktık. Bununla beraber inanıyorum ki, ‘Nisan Yağmuru’nun mesela ‘Riyad’a gebe bulunması gibi, Şehirleri Süsleyen Yolcu da bazı beklentilere hamiledir. Yoksa sizi cemiyetten tamamen tecrit etmek mümkün olmadığı, lüzumu da bulunmadığı gibi, Sabahat’ı da felsefi bir erginliğe erdirmek zamana bağlıdır. Zamana bağlıdır, çünkü zaman bir aydınlıktır.

Değişik bir cihette ifade etmek gerekirse, Şehirleri Süsleyen Yolcu, resimde modern figüratife çok benzeyen bir yorumu bize getiriyor. Bu, aynı zamanda klasik Türk Musikisi ile modern Batı müziğinin karması gibi bir hadiseyi de belirtmektedir. Aslında bu sizin hiçbir zaman bir teori olarak düşünmediğiniz halde Doğu ve Batı edebiyat kültürünü kritiksiz bir nazarla takip emenizden olsa gerektir. Tenkid, saf şiirin, saf teorinin tepesinde gedikli bir çavuş gibi sürekli teyakkuz verir.

Şunu da söylemek gerekir ki, düş ülkesinin yere indirilmesi, yalnız Kızılay, Çankaya ve Demetevler arasındaki mekân şartıyla bağımlı değildir.

Şehirleri Süsleyen Yolcu‘da yorucu büyük güzelliklere de rastlanıyor: Dağlar birbirine vurulur gibi, kalplerini yerden yere vuruyorlardı. Selmanın kapatıldığı korku odasını kucaklayıp mezarlığa fırlattı. Ve sonrası… Sanıyorum ki, siz bu büyük güzellikleri bazı yazdığınızda işaret taşları olarak kullandığınız felsefi temalar vasıtasıyla ortaya çıkarıyorsunuz. Onları zaman zaman kullanmak endişeniz olmasaydı, hikâyelerin dil özelliği adeta kusursuzlaşırdı. Fakat dediğim gibi sahip çıktığınız birtakım çerçevelerin dışına taşmanızın izahı, tasavvurlarımın dışında kalıyor.
Neyse…

Bir romanın bütün şartlarını bir hikâye çerçevesi içinde toplayabilmiş ve bir çırpıda bunun sonunu getirebilmiş çilekeş bir insan olduğunuz için sizi kutlamalıyım.
Doğrusu arkanıza bakmadan gittiğiniz bu yol, yorulmağa değiyor.
Parça parça olmuş bir kalbe karşı sekeratsız bir dirilikle yaklaşmak zor. Onun için kısa keseyim.
Size ve arkadaşlara ve dostlara çok çok selam.
Sağlık ve saadetler dilerim aziz kardeşim.

Suad Alkan

“Hani diyoruz ya, demeye başladık ya, ‘sanat kemaldir’. Sanatçı, insan-ı kâmildir, olmalıdır yahut kemal yolunda, insanlık eğitimini ciddiye alan bir ruhi tekâmülün içinde olmalıdır. ‘Sanat ayrı, sanatçı ayrı, hele sanat eseri apayrı’ düşüncelerinin çok ötesine geçen bir sanat anlayışının zarureti, artık sanat konularındaki çıkmazların, tartışmaların, atışmaların bizi ağır ağır getirdiği yerdir. (…) Bugün, bu yazıyı yazarken Sadık Yalsızuçanlar’ın, ‘İyiden Başka Nedir ki Güzel?’ başlıklı güzel yazısını okuyunca, artık Ziya Osman Saba’dan bahsetmenin zamanının geldiğini düşündüm. (…)”

Afet Ilgaz, Yeni Şafak, 27.06.1996

 

“Gerçeği İnciten Papağan’ın yazarı, tüm akl-ı selim sahiplerini, gerçeklerden incinmeleri pahasına fakat gerçeği incitmeden, konumlarını, yerlerini ve yönlerini yeniden gözden geçirmeye çalışır.”

Hüseyin Akın

 

“Varolmak, kadim dönemlerden beri insanlığın, üstünde en çok durduğu sancılı konulardan biri. Modernleşmeyle birlikte hayatının bir boyutunu da yeni çağın şartlanmalarına teslim ettiği için tek boyutlu kalan insanın trajedisi, edebiyatçıların da en çok ilgilendiği temalardan biri haline geldi. Sadık Yalsızuçanlar, “Varlığın Evi” adlı hikaye kitabında bir araya getirdiği öyküler toplamında bu trajediyi dillendiriyor. “Varlığın Evi”, yaşadığı travmalarla hayata ve kendisine ait bütün dengelerini yitiren insanın yaşadıklarını anlatırken bir yandan da neyi kaybettiğini hatırlatan tatlar taşıyor.”

Gerçek Hayat, 6-12. Eylül. 2002

 

” (…) Yalsızuçanlar’ın ‘Gerçeği İnciten papağan’da öyküleştirdiği hadise, bölünmüşlüğün içinde papağanlaşarak, ‘hevesinizi ilah ittihaz etmeyiniz’ hakikatine karşı gelerek gizli şirke düşen günümüz müslümanının hikâyesi veya yazarının deyimiyle ‘Yeşil Gözlü Adam’ın ağıdıdır. Bu çerçevede, cemaat-birey ilişkisinin nasıl yapılanacağı sorunu gündeme geliyor.”

Nejat Turhan, Yeni Asya, 24. Temmuz. 1993

 

“Daha önce Şehirleri Süsleyen Yolcu adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü alan Sadık Yalsızuçanlar, bu yıl, bu kitabı da içine alan Gerçeği İnciten Papağan adlı öykü kitabını yayınladı.
‘Evime döndüm. Gece, korkak yalvarışıyla karşıladı. Bir koridordan geçerek, darmadağınık odamın sınırına taştım. Şezlongum kanla lekelenmişti. Koltuğum devrilmişti. Kitaplarım küf kokuyordu. Duvar diplerim yosun tutmuştu. Etajerdeki darmadağınık eşya zihnimi bulandırıyordu. Aynam yerli yerindeydi. Bu dayanılmaz netlikte koltuğumu düzeltip yığıldım.’

Sadık Yalsızuçanlar, Gerçeği İnciten Papağan’da, kendini kolay ele vermeyen, okuyucudan çaba ve zihinsel fedakârlık bekleyen, simgelere, sembollere, çağrışımlara ve kültürel değerlere yaslanmış derinlikli, yer yer felsefi öyküler yazdı. Kitap, gerek gündeme getirdiği konuları, gerekse estetik yetkinliği ile ciddi bir emek ürünü olduğunu ortaya koydu.”

TYB Yıllığı, 1992

 

“Oniki hikâyeden oluşan Şehirleri Süsleyen Yolcu, değişime uğrayan küçük yerleşim birimlerindeki hayatı resmediyor.”

Suffe Kültür-Sanat Yıllığı, 1987

%d blogcu bunu beğendi: