
Bindokuzyüzseksenbeş yılı eylülünün bir Pazar günü gitmiştim Ulaş'a.
Çiçeği burnunda bir edebiyat öğretmeniydim ve ne öğretmek ne de öğrenmenin mümkün olacağına inanmıyordum henüz.
Sanıyordum ki, insanla dağ iki ayrı gönüle sahiptir ve insanın kendi yüreğine doğru yürümesiyle bir dağa tırmanmasının farklı şeylerdir.
Dağ insana, insan dağa benzemez sanıyordum.
'Yalnızlık' denilen ve türkçenin en çok iğdiş edilen kelimelerinden birini de sadece kitaplarda okumuştum.
Gerçi birkaç yıl önce Elif Gibi Yapayalnızım başlıklı bir öykü yazmış ve sonradan Mesnevi'de de rastlayacağım bir imgenin kucağına farkında olmaksızın düşmüştüm.
Çok geçmedi, yalnızlığın, tıpkı Tecer dağının eteğindeki bu kış köyünün zemherir soğuğuna çarptığımı farkettim ve ilkin dağları ardından türküleri gördüm.
Yine bir hafta sonu, bir düğün vesilesiyle gelen Sabahat Akkiraz adındaki hanımın okuduğu Divriği-Çamşıhı ağzı türküler ve Arguvan'ın 'Ölem ölem kör kader'lerini dinleyince, dünyada varoluşun taşıdığı hicran'ı hisseden ve bu yüzden tatlı bir ıstırabın memesini emen, emdikçe büyüyen, büyüdükçe içindeki acıyı büyütenin sadece ben olmadığımı anladım.
Sabahat Akkiraz hanımın özensiz bir biçimde kaydedilmiş kasetlerini topladım Sivas'ta.
Yakaza adlı romanın ilk notlarını aldığım bu yalnızlık gecelerinde yoldaş oldu bana, içinde meşe odununun yandığı sobamın ısıttığı ahşap, tek gözlü evimde.
Sabahat hanımın sesindeki samimiliği, sadeliği ve sıcaklığı dinledikçe farkediyordum.
Gerçekten de, Türkiye'de, özellikle son yıllarda medyatik tedavüle giren pek çok türkü katili soytarı arasında, bir inci tanesi gibi kıymeti ehlince bilinen, türkülerin yörük kilimlerindeki renklere benzeyen renkleri en doğru taşıyan, dağların kekik ve çiğdemi gibi kokan, kuzusu gibi meleyen, bülbülü gibi şakıyan sesiyle Akkiraz bir taneydi.
Semah, deyiş, devriye ve nefesleri sanki yüzyıllar önce nasıl okunuyorsa öyle seslendiriyordu.
Sözdeki derinlik ve coşkuyu, bir pınar gibi billur sesiyle nasıl da güzel yansıtıyordu.
Güzeller güzeli, yiğitler yiğidi Ali'ye (ra) ve mazlum yavruları Hasan'la Hüseyin'e (ra)
yapılan zulme yakılmış en hüzünlü ağıtları onun sıcak sesinden dinledim
Geleneksel tavrı hiçbir tasannua düşmeden sürdüren Akkiraz'ı dinlemekten hep keyif aldım, onu dinlerken, türkü denilen ve yüreğimizin en tenha köşelerini ihtizaza getiren ezgilerin değerini bir kez daha anladım. Mütevazi ve mazbut bir yaşamı olan Sabahat hanımın dağarındaki tüm ezgilerin, Kalan müzik gibi bir firma tarafından özenle kaydedilmesini dilerdim. Ondan en çok dağlar'ın hüznünü dinlemeyi sevdim. Dağların yüceliği, dağların erişilmezliğini, dağların yarasını. Dağ'la yara'nın aynı şey olduğunu, dağın, insanın kalbi olduğunu. Dağın insana, insanın dağa benzediğini.
Dağa tırmanırken, kendi yüreğine, yani kendi arşına yükseldiğini insanın.
|