 |
SADIK YALSIZUÇANLAR'IN HİKAYELERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME...
"Çelişkilerini, zihnindeki uğultuları ve acılarını dindirmek, içindeki muğlaklıkları anlamlandırmak için yazan Yalsızuçanlar; yazdıkça çelişkilerinin, uğultularının ve acılarının arttığını görür. 'Yazmak umarsız bir aşka kapılmak gibidir. Aşk acısı paylaşıldıkça artıyor ne yazık ki...' derken hikayelerinin çıkış noktasına değinir. Yazmayı, yaşadığını hissetmek, başka yaşayışlarla kritik bir ilgi kurmak bakımından kendisi için vazgeçilmez görür. Hikayelerindeki şiirsellik için, 'şiirsiz insan yok' der. Yalsızuçanlar'ın yazdığı ilk hikaye, 'Ana'dır. 1980 kışında, Hacettepe'nin girişindeki bir delikanlının taşralı olduğu her halinden belli olan annesini aşağılayışını görerek bu hikayeyi yazdığını belirtir.
1986'da yazdığı, 'Şehirleri Süsleyen Yolcu' adlı ilk hikaye kitabı, Türkiye Yazarlar Birliği'nin hikaye ödülünü kazanmıştır.
Yalsızuçanlar, yerleşik hikaye kurallarını, ölçütlerini gözardı ederek, içinden gelen sese kapılarak yazar. Bazı hikayelerinde, karakter, zaman, mekan, olay ve dramatik kurgu yoktur.
tamamı... |
 |
SADIK YALSIZUÇANLAR HAKKINDA BİYOGRAFİK BİR ÇALIŞMA...
"Yakaza, ilk bakışta, günce biçiminde oluşturulmuş bir roman olarak görünse de aslında, epizotlarla oluşturulmuş ve başarılı bir filme kaynaklık edecek sarahat ve kurguda bir anlatı. Yazar, romanının bir yerinde, 'anılarla roman yazılamayacağını' söyler. Daha çok izlenim ve anılara dayalı bir romanla karşı karşıyayız. DP-CHP gerilimini anlatırken şematizme düşmemiş. Pireli Cevdet'in genç ve güzel eşiyle Doktor Hayta arasındaki soluk kesici ilişki, Doktorun esrarlı bir şekilde öldürülüşü, karakoldaki işkence sahneleri, Nihal'le Pireli arasındaki müphem ilişki ve daha nice entrik öge ifade yerindeyse soğukkanlı biçimde öyküleniyor. Yazar, 'aydın cehennemi taşra' kolaycılığına düşmeden, bir tür 'iç ses'le başarılı bir anlatım oluşturmuş. Roman bir yönüylele de otobiyografik."
tamamı... |