
Henüz gökmavisi koyulaşmamıştı. Konuk olduğum evin bahçesine çıkmıştım. Karadutun yanındaki tahta iskemleye oturmuştum. Sigara yakmıştım. Dumanını savururken birden seni gördüm. Ne zamandır seni göremiyordum. Şimdi yarımsın. Ne zaman tam olacaksın? Yoksa daha da incelecek, yitecek misin? Bir elçiydin sen, Güneşten haberler taşıyordun. Kutadgu Bilig'deki dört kişiden birine ad oldun : Aytoldı dediler ona. Sonra Manas destanındakilerin kimisine isim oldun : Altun-Ay, Ay-Çürek, Ay-Han, Ay-Koca dediler onlara. Sonra ad verdiklerin çoğaldı: Aybeg, Aydoğan, Ayça, Aydemir, Ayla, Aynur, Hale, Hilal, Mehpare, sonra Mehlika oldun sonra yedi genç sana aşık oldu, yolunda yitip gitti. Doğup aşmak isterdin. Şimdi doğar batardın. Aydede diyorduk çocukken sana. Ay-Ata diyen atalarımız gibi. Bir de duamız vardı, seni gördüğümüzde okurduk : Ay gördüm Allah, amentübillah, günahım çoktur, affet ya Allah. Sonra şöyle derdik seni görünce : Gökte açık bir pencere, kalaylı bir tencere, onbeşinde gencelir, otuzunda kocalır. Sonra kentlere ad oldun. Nahşeb'e verildi ismin. Maveraünnehr'de, Siyam dağı eteğindeki Keş adlı nahiyede bulunan bir kuyudan iki ay boyunca her gece doğarak dört saatlik mesafeyi aydınlatırdın. Şeyh Galib senin için bir kaside yazdı ve Sultan III.Selim'e sundu. Bir yıldızla biraraya geldin, Gelibolulu Mustafa Ali aşk öykünüzü kaleme aldı. Doğumdan ölüme değin, insanlara, hayvanlara, bitkilere, taşlara, topraklara, madenlere, ırmaklara, depremlere, sellere, gününe saatine az veya çok, uğurlu veya uğursuz dahlinden söz edildi. Evrenin merkezinde güneş vardı. Onun merkezinde dünya. Sen aydınlık düzeyine göre ilk kadirden sayılıyordun orta kutlu yıldızların göğünde, birinci gökteydin. Göğün yeşil zebercet rengindeydi. Pazartesi günü yaratılmıştın. Dostun güneş yengeç burcundandı. Soğuktu ve nemliydi. Pazartesi günü ve Cuma gecesi sana bağlanıyordu. Beyaz size nisbet ediliyordu. Başında taç, sağ elinde harbeyle nakşedildin minyatürlere. Bazen de dört öküzün boynuzuyla kaldırılıyordun. Güneş evrenin kalbiydi, sen ondan sonra, onun ışıklarını yansıtıyordun. Frengistan iklimine egemendin. Simyaya göre gümüş seninle oluşuyordu. Başındayken deliriyordu insanlar. Kadın hilalinin ilk günü gebe kalırsa çocuğunun çehresi sana benzerdi. Ana rahmindeki çocuğa yedinci ayda iyice yaklaşıyordun. Hilalken ağzın yukarda olursa, o yıl kış şiddetli geçiyordu, sırtüstü olursa depremi haber veriyordu. Ekimde haleli olursan dünya baştan sona şer ve fitneyle dolardı. Akrep burcundayken sen, insanlar sefere çıkmıyorlardı. Bu yüzden Divan şairleri yanağa sarkan saçı akrebe, sevgilinin çehresini de sana benzettiler. Kakül böyleyken sevgilisinden ayrılıp yola çıkmadılar. Cebrail kanatlarını üzerinden geçirince tutuluyordun.Bazen bir yılan yutuyordu seni. Çocuk soruyordu, 'ay neden böyle?', annesi cevap veriyordu, 'yılan yutmuş.' Çocuk tekrar soruyordu, 'ama hala görünüyor?', annesi cevaplıyordu, 'yılanlar gökte cam gibi içlerini gösterirler.' Seni ejderha yutunca onu kovmak için teneke çalardık, tasları tabakları birbirine vururduk. Bir zamanlar, aşıklar, sevgililerine tez kavuşmak için ateşe nal atarak büyü yaparlardı. Hilalken sen şafak kızıllığındayken ateşe atılan nal gibiydin. Bu yüzden seni o halde görmek için aşıklar şafağa dek oturur, seni gözlerlerdi. Işığın ketene düştüğünde onu çürütür, lime lime ederdi.Bu yüzden mehtapta genç kızlar keten elbise giyerek dolaşmazlardı. Sen görününce can çıkardı. Ne zaman düşlerine girsen insanların bahtı açılır, mutluluğa boğulurlardı. Yusuf'un rüyasına girdin sonra, annesi olarak göründün ona. Ramazan senin incelmenle başlardı. Hilali gözlemeye çıkanlar, bazen kirpiğinden bir teli görür sen sanırlardı. Ramazan senin tüm halindi. Ona ayların dolunayı derlerdi büyüklerimiz. Sonra bölündün, ortadan ikiye ayrıldın bir parmağınla, iki ayrı tanıktın artık. Recep ayının ilk harfine benziyordun, üçaylar seninle başlıyordu. Güneşe bakılamıyordu, senin çehrene bakılabiliyordu, onun aynasıydın sen, ışık senden geliyor sanılıyordu ama ondandı. Güneş gündüzün işaretiydi, sen gecenin belirtisiydin. Gün açılıyor ve renkler beliriyordu, nitelikler dünyası aralanıyordu. Karanlığı gideriyordun bu halinle. Miraca geceleyin çıkmıştın. Celal alemine aittin. Feleklerin yüzüsuyu hürmetine yaratılmıştın, kainatın tek dolunayıydın. Sana Taha dediler. Harflerinin sayı değeri ondörttü. Bin yıldı senin devrin. Senin göğünde yıldızlar vardı. Sevgililer siyah gözleriyle kıyametten haber veriyorlardı. Sen Adem göğündendin, göklerin ilk kapısı sana açılıyordu. İsa'nın üzerinde kalan iğneydin. Sonra Hızıra benzettiler seni. Bir pınara benzettiler. Nesi varsa yok eden, diyar diyar gezen dervişe. Geceleyin kandil gibi yanan, gün açılınca kendini yok eden yokluk ehline.
Sular seninle çekilir ve kabarırdı, dalgalar seninle yükselirdi. Dalga denizin bir haliydi, ondan bir parçaydı. Istırap sözcüğünün çalkalanma anlamına geldiği seninle bilindi. Birinden ondördüne değin girdiğin menziller, kemal yolculuğuydu. İlk menzilde sen duruyordun. Güneş gönüldü sen akıldın. Ondan alıyordun ışığını. Saçların geceydi, yüzün sendin. Celal ismineine benziyordun incelince, çatık kaş oluyordun. Gökyüzü sayfaydı, sen ondaki ışıklı bir satırdın, yıldızlar noktaydı. Bazen de sen nokta oluyordun. Bazen hattat oluyor sen yazıyordun yıldızları. Berraklığınla kağıda benziyordun. Güneşle mühreleniyordun bu yüzden parlıyordun. Yüzyıllardır ra harfini yazmaya uğraşsan da ra gibi hilal kaşlarının benzerini yazamazdın. Kayan yıldız elifti, sen he harfiydin onunla birleşince gökte ah nidası yazılıyordu, bu yüzden sevgililer ah çekiyordu.
Sen İsaydın, Hızırdın, Hasandın Hüseyindin, sen Ahmed ü Mahmud u Muhammettin, sevgiliydin, onun karanlığını yok eden bir ışıltıydın, Rumi'ydin sen, güzellikte onu bile kıskandırıyordun, seninle bahse tutuşurlardı, gün ile doğarlardı. Sana sen doğma ben doğayım derlerdi. Leylaydın sen. Yıldızların arasında güzeller güzeliydin, siyah ve mavi giysinle asumanın dönme dolabına biner, can göğünde seyreder, ışırdın, bir dilberdin sen, yıldızlar başına dökülürdü, gelinliğine tac olurdu, güzellikte kusursuzdun ama kimi zaman utanır, bulutların ardına gizlenirdin, eldeğmemişliği, ulaşılamazlığı anlatırdın, senin vuslat imkansızdı, sadece uzaktan seyredilirdin.
Sonra gece ülkesinin sultanı dediler sana, Hüsrev dediler, güneşe sultan diyenler onun sağduyulu veziri dediler sana, gece atına binmiş bir süvariydin, feleğin kulesinde gözcü, gecenin bekçisi, sultanın aşını yiyen bir hizmetkar, bir kul, bir köleydin, cariyeydin sen. Gökyüzü kürsüsüne çıkıp yıldızlara öğüt veren bir nidacıydın, güneş babaydı, sen geceleri uyumayan ve yıldızlara annelik edendin. Dokuz göğün dadısıydın. Hilal olurdun bazen dilenci veya eğilerek selam veren aşığa dönerdin. Dolunay olurdun, yıldız akçeleriyle gök pazarında dolanan bir müşteri, bir gece yolcusu, görünmemek için siyah giysiler giyen bir gece hırsızı, gittikçe şişmanlayan bir obur, hilal iğnenle gök atlasını diken bir terzi olurdun. Güneşle birlikte göğün iki gözüydünüz. Güzelin sinesiydin sen. Aşığın bağrındaki yaranın göğe yansımış biçimiydin. Yüzündeki lekeler, aşığın göğsündeki yara berelerdi. Çilekeş aşığın ah ateşinin göğe çıkmış kıvılcımlarıydın. Gümüş veya altın bir eyerdin, üzengiydin rüzgar kanatlı bir atın sırtında. Balıktın sen, gök denizinde gümüşbalığıydın. Gece kuşu kanatlarının altına alınca seni, şafakta altın kanatlı tavus kuşu doğururdu senden. Gök bahçesinin ak gülü, lalesi, fidanı, kuru dalı ve harmanıydın sen.
Dolunayken gök meydanının kösü olurdun, sen çalındıkça ömür saltanatı da geçerdi.
Kader ve kaza okları hilalken seninle atılırdı, okçuların yayı çekerken incinmemesi için parmaklarına taktığı zihgir, çoğu kez kesici aletlerden arşa asılmış bir hançer olurdun. Gök çarkı, bileycisi binlerce yıldır seni bileyleyip keskinleştirdi, parlattı. Yıldızlar bilenmenin kıvılcımlarıydı. Hilalken gök tarlasının orağı, gök atlasının makası olurdun kimi zaman. Dolunayken ok atılan nişan yeri, onlardan korunmak için kalkan, parlayan çelik, gürz ve miğferiydin. İbriktin, kulptun, çengeldin, mum nalçasıydın, kandil fitiliydin, sabundun, kum saatiydin, usturlaptın, meşaleydin, mumdun, buhurdandın. Güzelin yuvarlak yüzünü saran saçları ve büklüm büklüm kakülleri, seni kucaklayan haleydi. Yüzündeki ayva tüyleri, onu saran ay ağılıydı. Kadehtin sen, seni çevreleyen hale seni tutan eldi, o elin parmağına takılan yüzüktü.
Sen görününce yağmur yağardı. Aşıklar ağlardı. Seni artık göremiyoruz. Çocuklar tanımıyorlar seni. Yüksek binalar ve onların ışıkları örttü. Apartmanların berbat çatıları, oradaki antenler, çanaklar, direkler, teller, güneş enerjili su ısıtıcılarının kazanları, aynaları, telefon kabloları kapadı yüzünü. Artık seni göremiyor, sana aydede diyemiyoruz. Bu yüzden belki aşıklar ağlamıyor, bu yüzden yağmurlar yağmıyor. |