
Sen denizsin, ben kıyınım. Sen olmayınca ben denizsiz kıyı gibiyim.
Kıyısız deniz olur belki ama denizsiz kıyı nasıl olabilir?
Sen olmayınca ben denizi olmayan bir kıyı nasıl olursa öyleyim.
Şimdi yoksun. Neredesin biliyorum ama seni göremiyorum. Seni görür gibi bilemiyorum. Seni bilmek seni görmektir diye inandığım için çekiyorum bu acıyı.
Bir gün akşam oluyor, güneş batıyordu, seninle her gün buluştuğumuz yerdeydik. O zamanlar yalnızlığın senden ayrı kalmak olduğunu henüz bilmiyordum. Senin değerini bilmiyordum o zamanlar.
Sen gittin, gün battı ve bir daha hiç doğmadı.
O günden sonra seni hiç görmedim.
Seni ancak düşlerimde görebiliyorum. Uyanınca seni yitirmiş gibi oluyorum. Seni yitirdiğimi duyunca da çıldıracak gibi oluyorum. Seni yitirmek aklımı yitirmek gibi. Aklımı yitirmek gerektiğini sen gidince anladım. Bunu anlamak da senin beni bırakıp gittiğin o akşamüstünü unutmak gibi kolay değil. Kolay olsaydı sen beni bırakıp gitmezdin diye düşünüp avunuyorum.
Seni düşlerimde gördüğüm gecenin sabahı, gün doğmadan uyanıyorum.
Uyanıp arınıyorum.
Arınıp sana doğru dönüyorum.
Dönüp sana doğru eğiliyorum.
Eğilip sana doğru doğruluyorum.
Sana en yakın olduğum an, sana en çok eğildiğim yer.
O yere alnımı koyuyorum.
Alnıma senden sesler geçiyor. Sesini duyunca senin de bana doğru indiğini hissediyorum. Bu duyguyla bir süre seni dinliyorum. Seni göremiyorum ama sesini duyabiliyorum. Sesin alnıma çarpar çarpmaz yanımdan bir yel esiyor gibi ürperiyorum. Bedenim titriyor. O an, içimdeki soluğunu görüyorum. Nefesinle daha çok karşılaşma umuduyla alnımı yere, halının üzerine bırakıyorum. Bırakınca alnıma senden ışık vuruyor. Vurunca aynadaki görüntüye bakar gibi sana bakabiliyorum. Sana bakıyor ama seni göremiyorum.
O gün senin gideceğin günün akşamı, beni bırakıp gittiğin o karşılaşmada bir gün kendini bana gösterebilmen için beni terkettiğini bilmiyordum. Bendeki nefesini de birlikte götürdüğünü sanmıştım. Oysa sen bana bir kıyı olduğumu bildirmek için denizini çekmiştin. Bunu senden sonra, varlığım boşluğa yuvarlandıktan sonra farketmeye başladım.
Ben gölgeyim, sen ışıksın. Beni ışığından yaptın. Sonra gölgeye bıraktın. Bana gölgeyle ışık arasında durmam gerektiğini söyledin. O zamanlar birlikteydik. Senden ayrılabileceğim hiç aklıma gelmezdi. Aklım var mıydı o zamanlar bilmiyorum? O zamanları düşününce sadece senin ağzını hatırlıyorum, gözlerini, yanağını, benini, saçlarını, bir de kirpiklerini. Onları hatırlayabilmek için akla ihtiyacım yok. Bunu şimdi anlayabiliyorum.
Beni bırakıp gittikten sonra kendimi farketmeye başladım. Kendimi daha çok seyreder oldum. Bir zaman kendimden başka bir şey görmüyordum. Sadece kendimi görüyordum. Kendim için bir engel olduğumu o zamana değin hiç düşünmemiştim. Bunu da beni kendinden ayırdıktan sonra görmeye başladım. Beni kıyına ittiğin zaman sanki bir ayna oldum ve orada sadece kendimi gördüm. Bu hal bir zaman sürdü. Sonra yavaş yavaş kendi resmim silindi aynada, hiçbir şey görünmez oldu. Boş bir ayna görüyordum. Hiçbir resmin olmadığı, saf, cilalı bir ayna. Ayna ben miydim? Ayna bensem sen neredeydin? Ben ayna isem kendimi nasıl görebilirim? Ben sadece seni görmek istiyordum. Seni düşümde gördüğüm zaman sabah çok acı çekiyordum. O denli çok mutlu oluyordum ki, seni çıldırasıya özlediğim düşten sonra bedenim yanıyormuş gibi acı çekiyordum.
Seni sevmek senden olmaktı.
Senden olmak çok güçtü.
Beni daha büyük bir güçlüğün ortasına bırakmıştın.
Bedenim çok acıyordu, dayanamıyordum. Göğsüme sığmayan bir şey, bir sevinç, büyük bir sevinç oraya yerleşmemiş ama orada dolaşan, varla yok arası gibi bazen büyüyen bazen daha çok büyüyen bir coşku duyuyordum. Onu sadece hissetmek bana acı veriyordu. Onu denetleyemiyordum. Ona söz geçiremiyordum. O sadece içime yerleşir gibi yapıyor, içimde büyüyor, içimi büyütüyor, genişletiyordu.
Sonra ansızın yitiyordu.
Sonra yittiği için geride büyük bir hüzün bırakıyordu.
Sonra o hüzün büyüyor, içime sığmıyor, bedenimin çeperlerini çatlatıyor, cildimi yırtıyor gibi genişliyor, içime yayılıyordu.
Sonra o hal değişiyor, ne hüzün ne acı olan daha önce hiç tatmadığım bir rüzgar esiyordu. Sonra o hal de gidiyor, seni bir daha hiç görmeyeceğim geliyordu aklıma. Aklımı böylesi anlarda bir akrep, bir yılan gibi hissediyordum. Onu öyle görüyordum çünkü beni zehirliyordu. Zehirliyordu çünkü seni bundan böyle sadece düşlerimde görebileceğimi sanıyordum.
Seni düşte görmek, gerçekten görmek midir?
Bunu sormadığım kişi kalmadı.
Herkes farklı bir şey söylüyordu. İnsanlar sayısınca söz dolaşıyordu. Bu sözleri çok dinledim, onları çok okudum, çok gördüm. Böyle yaptıkça aynam parlaklığını yitirdi. Her söz bir leke düşürdü ona. Her harf biraz daha paslandırdı. Her sözcük aynamı biraz daha kararttı. Üzerine bir etiket, bir gazete parçası, bir paslı teneke kapağı, bir kurumuş çamur, bir çürümüş deri, bir iliği akmış kemik, bir ölü ağzından sızan sarı, pis kokulu sıvı düşüyor, aynam tuhaf bir çöp yığınına dönüşüyordu. Orada ne kendimi ne seni ne düşlerimi ne de boşluğu görebiliyordum. Seni düşte görmenin gerçek olup olmadığını sadece kendim anlayabilirim diye düşündüm. Böylece içimde sabahları beliren o tanımlayamadığım duyguya dayanmaya çalıştım. Dayandıkça büyüyordu.
Yine bir sabah seni düşte gördüğüm gecenin sabahı, erkenden uyandım. Sana doğru inmek üzere hazırlandım. Evde herkes uyuyordu. Kentin gürültüsü henüz başlamamıştı. Belli belirsiz sesler geliyordu ama, onlar seninle aramda bir perde oluşturmuyordu. Bu oluşun ne olduğunu da bildiğimi söyleyemem. Hala anlayabilmiş değilim. Salonda kimse yoktu. Perdeyi usulca araladım. Şeyler loşluktaydı. Henüz üzerlerine ışığın düşmemişti. Seninle aramdaki perdelerin ışıktan mı yoksa gölgeden mi olduğunu da bilmiyordum. Sana doğru inmeye başladım. İndikçe bu yolun ne kadar uzun olsa da adımlarımın büyüyebildiğini gördüm. Böylece herhangi bir uzaklık birimiyle ölçülemeyen yolun kendimle aramda sonsuzca uzayıp kısalabildiğini farkettim. Ben sana doğru indikçe sen de bana iniyordum. Seninle bir yarıyol karşılaşmasında buluşacağım umuduyla sürekli yürüdüm. Yanımda yöremde dolaşan bir engelleyicinin olduğunu o anda farkettim. Onu biliyordum ama hiç görmemiştim. Seninle aramdaki engelleri onun dokuduğunu da biliyordum. Ama onu çıplak gözle hiç görmemiştim. Tam o sıra belirdi ve beni sana doğru inmekten alıkoydu. Bunu içimdeki bir yer de çok istiyordu. Onunla birleştiler ve beni senden alıkoydular. Bir mutluluk duydum ama bu uzun sürmedi. Yerini büyük bir pişmanlığa bıraktı. Pişmanlık duyduğum için hem seviniyor hem üzülüyordum. Bana aynı anda birbiriyle çelişen duygular yaşattığına göre bunun bir anlamı olmalıydı. Onu o an düşünememiştim. O an diyorum ama onun hangi an olduğunu tam olarak bilmiyorum. Sana doğru beni inmekten alıkoyan şey kayboldu. Bunu hep yapıyor olmalıydı. Çünkü ne zaman seni düşümde görsem, uyanıp sana uygun bir açıklıkla gelsem o beliriyordu. Onu hiç görmedim.
Seni de hiç görmedim.
Seni sadece düşlerimde görebiliyorum.
Sen yoksun demiştim ama bunun doğru olmadığını pişmanlık duyduğumda anlamıştım.
Sen vardın. Belki seninle birlikte bir şey yoktu. Belki bugün de böyleydi, yarın da böyle olacaktı. Bu hep böyle olacaktı. Böyle olacağını sana doğru yeniden yöneldiğim bir sabah gözlerimle gördüm.
Onu çıplak gördüm.
Çırılçıplaktı. Hiçbir şey kendisini örtmüyordu. Örtüler aradan kalkmıştı. Onu saf haliyle görüyordum. O saftı. Işıktandı. Gölgesiz ışıktı. Ben gölgeye ışıktan daha çok yakınlaşmıştım. Bendeki giysiler artmıştı. Çok örtüm vardı. Kendimi her gün yeni bir perdeyle örtmüştüm. Gölge değildim ama gölgedeydim. Seni giysisiz, örtüsüz, perdesiz gördüm. Seni gördüğümü kimseye söylemedim. Seni gördükten sonra aynam yeniden temizlendi. Ona bakınca kendimi görüyordum. Kendime bakınca seni görüyordum. Sana bakınca seninle birlikte olmayan şeyleri görüyordum. Sen kendini gizliyordun. Kendini, gözlerime örtüler sererek saklıyordun. Gözümdeki perdelerin kalkmasıyla seni gördüm. Seni görünce bu kez ben sana perde oldum. Bu kez kendini benimle örtmüştün. Ben, benimden uzaklaşarak, aynada kendimi görmeyerek seni tekrar görmeye çalıştıkça, boşuna bir çaba içerisinde olduğumun ayrımında değildim. Sana doğru gelmek, senin, kendini benimle perdelemendi bilmiyordum.
Bana o sabah "yaklaş" diye seslendin.
Eğildim. "daha çok yaklaş" dedin.
Daha çok eğildim. "Bana, bende olmayan bir şeyle yaklaş" dedin.
Sende olmayan bir şey var mıydı?
"Benimle aranda bir şey bırakma" dedin.
Kalbimi okuyordun.
"Seninle kalbinin arasına benden başka kim girebilir?" dedin.
Düşüncemi aradan kaldırdım.
Seninle aramda büyük bir engel vardı.
Ben vardım.
Ben oldukça sana nasıl yaklaşabilirim? Ben olmadan sana yaklaşabilir miyim? O halde yaklaşan ben değildim. Beni ancak sen kendine yakınlaştırabiliyordun. "Madem bunu gördün, o halde çekil aradan!" Aramızda hiçbir şey kalmamalı. Sadece sözcükler...Onları yalnızca onları kullanabilirim. Peki ama sana ait olmayan şey nedir?
Yine gözlerim karardı, çekip gittin yine.
Yine beni kendimle bıraktın. Şimdi bir kendim vardım bir de sözcükler. Onlar bendendi ama benim değildi. Ben de kendimin değilim. Ben sendenim, sen değilim ama seninim. Kendimi nasıl sensiz düşünebilirim? Kendimi koruyamıyorum, nasıl sensiz olabilirim? Ben sadece kıyınım, deniz değilim ben sözcükler gibiyim. Sen konuştuğum dile benziyorsun, senden alıyorum kelimelerimi. Bana sözcükler veriyorsun, onlarla sana olan uzaklığımı şikayet ediyorum. Onlarla sana yaklaşabilir miyim? Seni onlarla anabilir miyim? Sana ait olmayan bir şey ancak sözcüklerle mi bilinir? O sabah sadece bunu söyledin ve duyularımı örttün. Artık senden bir söz duymuyordum. Seni duyuyordum ama sesini işitemiyordum. O andan itibaren tüm varlığımla sana ait olmayan şeyi aradım. Ben? Sana aidim. Benim sandığım ne varsa sana ait.
Sana ait olmayan şey...Bununla yatıp kalktığım günlerin birinde ormana gittim. Burası kentin kıyısında yağmur sularıyla oluşmuş bir göleti çevreleyen dağların yamacında bir koruluk. Çam ağaçları var. Yaban armudu, elma, muşmula, erik, yabani badem ve kayısı ağaçları var. Ormanda yolumu yitirene kadar yürüdüm. Yorulmuştum. Toprağa uzandım. Uyumuşum. Düşümde bir ses dağa git diyordu, ormanı izleyerek yürü, patikaya ulaşacaksın, o seni dağa götürür. Uyandım. Yürümeye başladım. Ayaklarım beni güçlükle taşıyordu. Patikaya ulaştım. Onu izleyerek yürüdüm. Dağın doruğuna yaklaştığımı görüyordum. Büyük bir çam ağacının dibinde tekrar uyudum. Bu kez, ağacın üzerinde, kendimi yüksek bir menzilde buldum. Burada sadece doğanın sesleri vardı. Yükseldikçe, göğe değil, toprağa yakınlaştığımı farkettim. Toprak sana daha yakındı. Burası dünyanın merkezi olmalıydı. Orada sadece toprak görünüyordu. Bakışlarımı bir an olsun ayırmaksızın toprağa baktım. Baktıkça, toprağın zerrelerinin kapıları açılıyordu. Oradan girince beni altı harf karşıladı. Z t l l e i. Onları avcuma aldım. Yanyana getirdim. Okudum: Ztllei. Hiçbir anlam veremedim. Tzllie. Yine anlamsızdı. Tekrar dizdim: Zlleit. Belki bir anlamı vardı ama bilmiyordum. Defalarca harflerin yerini değiştirdikten sonra z i l l e t biçimine getirdim. Ona sürekli baktım. Baktıkça toprağa dönüştü. Ben bakıyordum, sözcük biraz daha topraklaşıyordu. Sözcüğün yapısında toprak mı vardı? Topraktan mıydı? Toprağın içinden mi geliyordu? Toprakla bir yakınlığı olduğu kesindi. Ama neydi? Bu sözcüğün zihnimdeki çağrışımlarını çıkarıp koydum avcuma. Onlara baktım. Altta bir şey. Aşağıda. Aşağılara doğru. Bir iniş. İnilince varılan bir şey. Alçalan...Alçalma haline doğru. Aşağılanarak...Aşağılanma durumuna ilişkin...Sözcüğün anlam dünyasına doğru girdikçe onun tümüyle topraklaştığını gördüm. Tuhaf bir şey oluyordu gördükçe, ben de toprağa dönüşüyordum. Ben kıyı değildim topraktım. Topraktandım ben, deniz değildim. Denizin dalgalarla uzadığı bir yerdim ben. Ben artık aradan tümüyle çıkmalıydım. Toprağa dönüştüm ve zerrelerim dağıldı. Bir avuç toz haline gelmiştim. Bu toz ne kadar çokluktu. Ben bir sanıyordum kendimi oysa çoktum. Çok fazlaydım ben, azalmıştım işte. Azalmış azalmış hiç kalmamıştım, dağılmış toza dönmüştüm. Toz olunca yağmur yağdı. Yağınca balçıklaştım. Bir avuç çamurdum şimdi. Kendimi dışardan ve yukardan bir yerden, yersizlikten mi yoksa, bir şeyden bir avuç çamur olarak görüyordum şimdi. Ayna kaybolmuştu. Doğrudan kendimi bir avuç balçık olarak görebiliyordum işte. Ondaki soluk bu sözcükler miydi? Bir avuç çamurdaki harflerden mi geliyordu bu sözcükler? Bu kelimeleri bu çamur mu yoksa ben mi senden alıyordum? Senden aldığım sözcükleri nasıl bir araya getiriyordum? Onlar kendileri mi birbirini buluyor, yanyana geliyorlardı? Eğer böyle ise seni anlatmak için boşuna çırpınıyorlardı. Seni ancak sen anlatabilirdin. O sözcüğe girdim. O sözcük olarak kente döndüm.
Döndüğümde beni tanımadılar. Baktım kimse beni tanımıyordu. Kimse benim acılarımı ve anılarımı bilmiyordu. Onları anlattığım kimse beni azaltmıyordu. Yeniden bire dönüşmüştüm. Çok değildim artık. Bir sözcüktüm. Zillettim. O halde bir zaman kendimi bilmeksizin yaşadım. Geceleri yatağa bir sözcük olarak giriyordum. Sabahları bir sözcük olarak uyanıyor, işe gidiyor, sokaklarda dolaşıyor, alışveriş için markete giriyor, akşam eve dönüyordum. Beni kimse görmüyor gibiydi. Sadece bu sözcükle kendimi anlatabiliyordum. Kimse beni anlamıyordu. Bu sözcüğün anlamını bilenler vardı ama onlar da sadece kendileriyle meşguldü.
Bir sözcük olarak insanlar arasında dolaşmak tuhaftı. Herkes adımla çağırıyordu beni ama ben sadece o sözcüğü duyuyordum. Bana ne dense aklıma o sözcük geliyordu. Bir gece bana "zillet" diyen bir sese uyandım. Kimse yoktu. Kalktım. Elimi yüzümü yıkadım. Giyindim. Evden çıktım. Tekrar o sesi duydum. Bana "zillet" diye sesleniyordu. O sözcüğü duyunca, "benim" dedim. O benim. Tekrar "zillet" dedi bir ses. "O benim" dedim. Tekrar "zillet" dedi. Duraksadım. O ben miyim? O zillet mi? Ben o sözcüksem eğer, ben olmalı mıyım? Değilsem müzill kimdir? "Ne dedim ben?" "Müzill dedin" dedi bir ses. "Nedir o?" dedim. "Müzill" dedi tekrar. Harflerin yeri mi değişti yine? Hayır, bu sözcük, o sözcüğün ışığıdır. Bir daha duymadım o sesi. O halde zillet müzillin gölgesi midir?
Yolum bir parka uğramıştı bu kez. Girdim. Ağaçların arasında yittim. Çime alnımı koydum. Çiğ vardı. Bir daha asla kaldırmayacaktım. Sana sende ait olmayan şeyi bulmuştum. Onunla sana yaklaşacağım. Sen artık beni hiç bırakıp gitmeyeceksin. Bir daha asla gün batmayacak. Seni düşlerimde değil seni gerçekten göreceğim. Seni sen olarak göreceğim. İşte sözcüklerim açılıyor. İşte dilimdeki düğüm çözülüyor. İşte göğsüm ferahlıyor. İşte kalbime doğru bükülüyorum. İşte bir sözcük beni sana getiriyor. Bir sözcük olarak sana geliyorum. Sana ancak konuştuğum dille gelebiliyorum. Sen ona benziyorsun, sen konuştuğum dile benziyorsun. |