
Formun üstünde şöyle yazıyordu(n) : 'sen bana neden yabancı gibi soğuk ve uzaksın?
aramızdaki dil yıllarla birlikte çürüdü mü? su gibi duruydu hani. su çürür mü?
ben sana bir çığlık gönderiyorum. bağırdığımı sanıyorum. ama sesim çıkmıyor sanki.
duymuyor musun? neler olduğunu anlamıyorum. nolur bana gerçek bir kelime.
nasılsın, başağrıların azalmıştı umarım daha iyisindir şimdi? neler yapıyorsun? çalışabiliyor musun? romanına başlayabildin mi? notlar aldın mı? ilk kime okutacaksın?'
Formun altında şöyle yazıyordu(n) : 'yine yollar...yine yalnızlık...eve dönüş...yine bahnhof...içki ve sidik kokuları, kusmuklar, yalnız, kimsesiz, ıssız adımlar, mutsuz çehreler...sıradan bir hayat...intihar günah
olmamalıydı...'
Bu formların altını üstünü okudum, inip kitaplıkta fotoğraflarının bulunduğu eprimiş zarfı bulup içindekileri çıkardım. Radyo açıktı, 'hep sonradan gelir aklım başıma' diye bir şarkı çalıyordu. Bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor. Onları bazen çok gereksiz buluyorum, bazen bana çok dokunuyorlar. Şimdi, aklımın başıma sonradan gelişi bana bir şey ifade etmiyor, bu ezgi yüreğime dokunmuyor. Bazen ise, gece olduğu gibi, muazzam bir boşluk doluyor içime. Beni yutuyor. Dünyaya sığmayan bir acı içime birikmiş de orada ne varsa yok etmiş, her şey buharlaşmış, silinip gitmiş, bütün sesler kesilmiş, resimler yok olmuş, benim benden o denli uzaklaşmış, benim belki kalmamış, o da yok olmuş, içim uçsuz bucaksız bir boşluğa dönüşmüş. Beni yutmuş. Her şeyimi yok etmiş. Hiçbir şey kalmamış. Issızlık bile yok. Sessizlik yok, ses yok, hiçbir şey yok. Yokluk yok. Yok olanların bir izi, bir gölgesi kalmamış, kimseden bir haber yok, senden tek bir iz, bir işaret yok, seni delicesine merak ediyorum. Bazen, şimdi olduğu gibi bir kabusun zehirleyici etkisiyle uyanmış oluyorum, bunun gibi şarkılar, buradaki bu koca koca kitaplar, dergiler, gazete koleksiyonları, fotoğraflar, yağlıboya, suluboya, kuruboya, karakalem resimler, minyatürler, hatlar, onları çevreleyen tezhipler, bu tütsüler, koyun çıngırağı, gaz lambası, bu hiç hattı, bu şey hattı,, bu pilaklar, cohen'in ilk longplay'i, kokulu mumlar, bu bambu koltuklar, üzerindeki kilim desenli minderler, yerdeki dinar halısı, şu Türkmen kilimi, evinin balkonunda çektiğim fotoğrafın, ondaki yüzün, yüzündeki karanlık sular, gerisindeki acı hatıralar, onlardaki yalanlar, belirsizlikler, sızılar, koyu, karanlık gölgeler, sonra şu köyde çektirdiğin, ırmağın ortasında yükselen siyah kayanın üzerindeki mahcup, kırılgan, hüzünlü fotoğrafın, ellerine yansımış kimsesizlik, tütünü sarışın, hareketliymiş gibi görünen bütün bu fotoğraflar, kızımız sonra, gözlerini senden almış olan kızımız, yeşil gözlü kızımız, saçları kıvır kıvır, ağzı da sana benzeyen, burnu, gamzesi...sonra bana bir gece gönderdiğin tren beklerken bahnhofta, raylara yakın, yeşil çizgi ile rayların arasıdaki fotoğrafın, ondaki ürkü, gözlerinden yayılan o yakıcı şey, sanki birlikte binip birkaç durak sonra indiğimiz istasyonun alt katından geçerek girdiğimiz koruluktaki o gece yürüyüşümüz, sessizliğimiz, tek kelime konuşmadan, içimizde fırtınalar koptuğunu bilerek ve hissederek, konuşmayacağımızı bilerek, yine de bir ses, bir sözcük bekleyerek yürüdüğümüz o orman, sabahın ilk ışıklarıyla beni uğurladığın o istasyon, dönünce mail kutusunda okuduğum sözlerin, 'ya var ya yemek hazırlamıştım kendime. iki lokma birşey yiyecektim boğazıma dizildi. nedir bu ?. ne gerek var bütün bunlara? anlamıyorum. neler oluyor, anlamıyorum. Allahım sen bize merhamet et...' ona eklediğin şiir : 'doğru! dünyada oturmak tuhaf/bir isim taşımak anı defteri taşır gibi/garip kökler bıraktın içimde/bir denizaltı kadar garip/dünyada oturmak kadar tuhaf bir/şey seni düşünmek ve bak
marakeş ekspres uzaklaşıyor sensiz ve bensiz/bahar...çok uzun...'
marakeş...sonra kımıldadı teknen/karanlık suların üzerinde/ah bütün bu zavallı insanlar
bu korkunç toprakların üzerinde/topraktan bağımsızsın sen/yavaş kımıldıyorsun sen de
ve platin bir su akıyor bedeninin çevresini
bedenlerimiz yaban seslerle dolu
bedenlerimiz yaban seslerle dolu
bedenlerimiz yaban seslerle dolu
bedenlerimiz
ürkü! saat 12.30 ... en ufak
bir işaret yok...' ...bütün bunlar hiçbir şey ifade etmiyor, hiçbir yerime dokunmuyor, kendimi gereksiz, ağırlıktan ibaret bir şey gibi, bir taş gibi hissediyorum. Ama biliyorum ki taş da değilim. Taş olmadığımı biliyorum çünkü taş kendisini tümüyle ellerine bırakmış olma halidir. Benliğinden vazgeçenler taşa benzer. Bir zamanlar böyle olduğumu hatırlıyorum. Bak işte bir şey hatırladım. Şimdi belleğimde bir canlanma olacak ve saniyenin bilmemkaçta birinde binlerce şey hatırlayacağım. Beni o sokakta geceyarısı, sabaha yakın, o yakıcı soğukta bırakıp gittiğin geceyi mesela, bisikletinle gelmiştin hatırlıyor musun, sesleri duyunca umutlandım ama benimkisi sonsuz bir umutsuzluğun umarsızlığı idi. Sonra başka şeyleri hatırlayacağım, yüzlerce kare geçecek gözlerimden, şimdi bu kitaplıkta sessiz, çıt çıkmıyor, masaya koyuyorum laroksil kutusunu, içinde yirmibeş miligram tabletlerden onlarca var. Onları içmek, kabusların mekanı olan başka bir derin uykuya dalmak üzere almıştım üst kattaki dolaptan. Alıp inerken de beni bu halde bulduğunda odaya düşüreceğin çığlığı duymuştum. Ben artık bu canı taşıyamıyorum demiştim. Lütfen böyle konuşma demiştin. Ben uyuyamıyorum, uyanamıyorum. Uyuyunca aynı kabus sürüyor. Kabuslar görüyorum. Aynı acıyı önüme getiren rüyalar görüyorum. Rüya bitsin diye kıvranırken uyanıyorum. Uyanınca tekrar bıraktığım yerden devam ediyorum acı çekmeye. Sen bana bunu neden yaptın? Beni bu hale niçin getirdin? Ne yaptım ben sana? Sana ne yaptım söyler misin? Bunu hak etmemiştim. Uyuyamıyorum işte görüyorsun. Uyanmak istemiyorum. Uyumak için yatağa giremiyorum. Hiçbir şey yapamıyorum. Akşam çökünce gece olsun, uykudan kıvranayım istiyorum. Zaman geçmiyor bir türlü. İçimdeki acı öyle büyük ki, ne uyutuyor ne uyandırıyor ne yediriyor ne içiriyor ne düşündürüyor ne sevindiriyor ne lezzet aldırıyor. Hiçbirşeyden haz duymuyor, keyif almıyorum. Yüzüme ne zamandır bakmadım, aynaya, sahi ne zamandır hiç bakmadım. Kendimi hissetmiyorum. Ellerimi, ayaklarımı, yüzümü, dilimi, gözlerimi unutmuşum, bedenim o kadar tuhaf bir yabancı geliyor ki, onu hissetmiyorum. Üşüdüğümü hissediyorum ama bazen saatlerce evet evet saatlerce kımıltısız, donmuş gibi duruyor, üşüyorum. Ayaklarım, ellerim o kadar üşüyor ki, içimdeki boşluk o kadar büyüyor ki...Böyleyim işte. Seni düşünmeme gerek kalmıyor, senden başka bir şey düşünmüyorum. Beynimin bütün hücrelerinde senin bir acın bir anın var. Her şeyi şimdi çok fazla hissediyorum. Bu bana çok ağır geliyor. Seni, benin sevdiğin kadar sevmediğimi söylüyorsun. Bunu düşünecek halde değilim. Kelimeler, sesler o kadar gereksiz, fazla ki, konuşmak istemiyorum. Sessizlik de öldürüyor, kaldıramıyorum, bunu taşıyamıyorum. Susmak istemiyorum, konuşmak istemiyorum. Oturduğum yerde kalakalıyorum, kalkmak istemiyorum. Sahi buraya niçin geldim, kitaplığa neden indim unutuyorum. Hatırlamak istemiyorum artık düşünmek istemiyorum. Sana verdiğim acıları, bana yaşattığın acıları düşünmek istemiyorum. Onların altından kalkamıyorum. Bazen çok acıktığımda bir parça yemek hazırlıyorum ilk lokma düğümleniyor, sigaraya uzanıyorum, yaptığım iki şeyden biri bu...sigara ve sert kahve...hepsi bu. Sessizlik, boğuntu, boşluk, koyu karanlık gölgeler, zift, katran kokusu, sonsuzmuş gibi bir sessizlik, derin bir kuyu, içim acıdan eriyor, yanıyor, kavruluyorum, içimdeki ateşe dayanamıyorum, bu ateşe dayanamıyorum, beni çok yakıyorsun, yeter artık biraz merhamet, nolur acı bana, insaf et, sen ne yaptın bana, ne zalimmişsin sen, bana bunu niçin yapıyorsun, bana neden yaptın bunu, yeter artık yeter yeter yeter...dayanamıyorum nolur yeter artık, bitsin bu işkence, bu yalnızlık dinsin, çok yalnızım, çok yalnızım çok...yapayalnızım kimse yok burada kimse yok hiçbirşey kalmadı herkes çekip gitti her şey bitti kimse yok kimsesizim hiçbir şey yok burada içimde bir şey yok yokluğa dayanamıyorum bu sessizliğe dayanamıyorum artık...yok olacağımı düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Çıldıramam biliyorum. Çıldırmak nedir bilmiyorum. Ölmek istiyorum sadece. Yok olmak. Onlar gibi yok olmak istiyorum, herkes gibi çekip gitmek. Bir daha olmamak. Yok olmak. İmi simi kalmamak. Bitmek. Hiç olmamış gibi. Geriye dönmek de istemiyorum. Orada yine bir şeyler başlayacak diye korkuyorum. Bir şey başlamasın nolur artık bir şey bitmesin. Bu pencereden ne zamandır bahçeye, ladinlere, şu ceviz ağacının dallarına, taşıdığı ağırlıklara, ağırlıkların güzelliklerine, yeşil, damarlı, ezince mis gibi kokan yapraklarına nicedir bakmamışım, bir şeyi göremiyorum, bir şeye bakamıyorum, fark ettiğim yerde kaçıyorum, bir şeyi anlamak istemiyorum, şu salkım taşır gibi eğilen ladin dallarını görmüyorum...hatırlar mısın bazen seni bir ağaca kendimi onun budaklarına benzetirdim. Bazen tersi olurdu. Bazen seni ağaca kendimi yapraklarına, bazen kendimi ağaca seni meyvelerine benzetirdim. Seni hep bir şeye benzettiğimi düşünüyorum şimdi. Sen ağacın sırrı meyvedir, derdin, şimdi onu hatırladım. Nicedir bir şey hatırlayamıyorum. Sadece beni bırakıp gittiğin, kendine ve bana kıydığın o anı hatırladım uzunca bir süre. Şimdi olduğu gibi, az önce, gece, ondan önceki akşam, onun gündüzü, sabah...sadece o anı...trene binerkenki halini, el sallayışını, şairin o dizesini, senden duymuştum, 'tıpkı el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler/ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının' evet evet böyleydi, sonra, 'gırtlağıma dalan bir bıçak gibi'yi hatırlıyorum. Orada beni bir külçe gibi bırakıp giderken, pencereden belirsiz bir resim olarak, acının oturduğu yüzüne bakarken duyduğum acıdan başka bir şey hatırlamıyorum. Kızımızı bile. Baba olduğumu neredeyse hiç hatırlamıyorum, kızımı sevemiyorum, ona babalık edemiyorum. Buradan çıkmak, işe gitmek, eve dönmek istemiyorum. Eve dönsem evden çıkmak istemiyorum. Beni öylesi bir yere ittin ki, sürüklendiğim bu yerde bir sırra mı yetiştim, insanın anlamadığı bir esrara mı düştüm, yoksa bu belirsizlik, bu sonsuz hatırlayış, bu ucu bucağı olmayan karanlık, bu çaresizlik, bu hatıralar, sinemdeki ateş, bu her canın anlamadığı şey...pervane evet evet pervaneyi hatırlıyorum. Yazdı. Terastaydık. Pencerenin yağmurluğuna kırmızı kokulu bir mum koymuştun. Yaktın. Gözlerimi uzun süre alevden alamadım. Kırmızı. Kızıl bir şey. İçin için yanıyordu. Eriyor, akıyordu. Tütüyor, is çıkarıyor, eridikçe dibine akıyordu. Gözyaşı gibi. Hatırlıyor musun ben muma bakıyordum, sen bana. Ben mumda kendimi sen bende kendini mi görüyorduk? Konuşmamıştık. Bir şey de hissetmemiştim. Emin değildim öyle diyeyim, hiçbir şeyden emin olamadım başından beri. Nasıl emin olabilirdim. Cahildim, bir şey bilmiyordum. Cahilliğim, her zaman cahil kalmaya mahkum olduğumu anladığım ana kadar sürdü. Bunu anladığımı sandım ama artık bir şey bilmenin imkansızlığına çatmıştım. Asıl cahillik şimdi başlıyordu. Aradan yıllar geçti, köprünün altından çok sular aktı, sürekli ateşlerde yandım, acı çektim, üzüldüm, yandım, kavruldum, yoruldum, çok yoruldum, bir an geldi, anlamamayı anlamanın anlamak olduğunu fark ettim. Hızla giderken metal bir duvara çarpmış gibiydi. Tuz buz oldum. İlk günkü gibi. O an beni yerle bir ettin. Beni dipsiz, karanlık bir kuyuya ittin. Oradan çıkamıyorum. Beni yuvarladığın bu uçurumdan hiç çıkamadım. Buradayım hala, sesimi duyuyor musun? Beni duyuyor musun sevgilim? Bak bu kuyudan, sana Yusuf'un yuvasından sesleniyorum. Sen yoksun artık biliyorum. Seni görebiliyorum yoksun artık. Beni duyabiliyor musun? Duyuyorsan eğer hala bu kuyudayım. Buradayım ben. Beni ittiğin yerde. Düştüğüm boşluktayım hala. Buradan nereye nasıl çıkacağım bilmiyorum. Bekliyorum sadece. Durgunum, sessiz, sakinim, hepsi bu. Kırgın değilim, üzgünüm sadece, sessiz duruyorum buradayım, beni içimdeki boşluğa ittiğin yerde. Bana hep yalan söyledin ve benliğimi o mum gibi erittin, içimi yaktın...sonra hatırlıyor musun kelebeğin ilk çarpışını, yokluktan beliriverdi sanki, siyah benekli, loşlukta tam seçemediğim bir rengi vardı, aleve çarptı, bir daha bir daha...yanmak istiyordu. Ateş onu nasıl anlasın ki! Onun halini nasıl bilsin ki! O sadece yakardı, kelebek neye kavuşacak kestirebilir miydi! Gözü açan bir şeydi alev, sadece bunu düşünmüştüm. Kelebek bir daha çarptı ve bir cızırtı duyduk. Hepsi bu. Bitti. Susuyorduk. Alev titriyordu. Usul usul bir şey esiyordu. Aramızda bazen bir meltem bazen kasırga...Şimdi orada, içinin tenhalarında, benim ıssız yerlerimde bir rüzgar dolaşıp duruyor. Bazen dinliyorum onu, kelebeği uyarır gibi, 'aç gözünü' diyor, bir emanet aldın yer gök taşımaz, bu çaresizlik bir iş bitirmez, her güneşin devrine aldanıp durdun. Kederli bir akşam sana bir şarap içirdiler. Sarhoş oldun. Bu deniz dipsizdir, kıyısızdır. Aklını çıkar başından, belleğini sil, arın giysilerinden soyun, bırak kendini, kaldığın yerde terk et kendini, bir damlada geldin gizli soluğa, sağına soluna bak, senin gibi, senden daha çok acı çeken milyonlarca zerre karılmış toprağa, onların kalbine bak, ne kadar çok acı var, onların iliklerinde esen samyeline bak, seni kurutuyor bu gölgeler, bırak, çık git kurtul onlardan, kuyu sendedir, içindedir uçurum, çık oradan, onu çıkar içinden, çıkarırsan çıkarsın, Sana bu sözü söyleyen sensin, aç kulağını, iki görme bire bak, ona bakınca kendini göreceksin, sen yok olmadan o gelmez, ne sen Kays'sın ne o Leyla, burası çöl sevgilim, içimin çölü, bak kum tanelerine, sayısız acıların evlerine, onlar da bu büyük belirsizlikte paramparça olmuş vefasız bir sevgiliyi kalbine alan birinin cesedine dönüşmüş...Evet o yakar ama bunu bilmiyor. Kelebek yanacağını biliyor, bu yüzden yanmıyor. Bedeni bir çırpıda küle dönüşse de ruhu kurtuluyor. O kuyudan yanarak çıkıyor.
Ben nasıl kurtulacağım bu sırlardan. Bu hatıralardan nasıl kurtulacağım. Sen benim sırrımdın ben senin. Beni bırakıp gittin. Trene bindin ve bir daha dönmedin. Sen benim iç yüzümdün ben senin örtün. Örtündün ve bir daha görünmedin. Şimdi orada bir yerdesin biliyorum. Yok oldun ama bir yerden beni dinliyorsun eminim. Yoksa sana nasıl dertlerimi anlatabilirdim. Gece ile gündüzü aradan kaldıralım demiştin bir defasında. Bunu nasıl yapabiliriz ki! Haklısın aramızdaki dil su gibiydi fakat acı ve tatlı iki ayrı su idi. Birbirine karışmadı. Birleşemedi. Sen orada bilmiyorum belki gecede ben burada gündüzde durdum. Sana dokunduğumda hep yandım. Şimdi burada, yapayalnız, bu ıssız kitaplıkta fotoğraflara bakarken senin tren penceresinden görünen yüzünü düşünüyorum. Bunlar donuk kareler, bir anın hatırası. Onlara bakınca elimden bir şey kayıyor sanki. Onlara baktıkça yanıyorum. Kolum düşüyor, elimde güç kalmıyor, fotoğraflar dağılıyor. Onlara bakamıyorum. Onları toplayamıyorum. Kanepeye pelte gibi yığılıyorum. Kalkamıyorum. Çıkamıyorum bu dehlizden. Saçlarına yakalanıyorum. Kemend oluyor beni bağlıyorlar. Nereye baksam gözlerin...Onların içindeki, bebeklerindeki acı. Bu kadar çok acıya nasıl dayanılır. Nefesim kesiliyor, gücüm tükeniyor, yeniyor beni. Alaşağı ediyor. Dağıtıyor. Kalakalıyorum. Bu acıyı kalbim taşıyamıyor. Bedenim kalbimi tutamıyor. Her şey çok dağınık. Parçalanıyor. Parçalarıma bakıyorum. Odaya, dinar halısının motiflerine saçılmış...Onlara baktıkça senin bir parçanı görüyorum. Beni bırakıp giderken bir nura girseydim ben. Suretler açılsaydı bir irfana erseydim...Eremedim. Dağıldım, parçalandım, çözüldüm. Ne ben sana ayna olabildim ne sen bana sır. Sırrımız döküldü. Bir şey görünmüyor artık. Zifiri karanlık burası. İlerde masanın üzerinde laroksil kutusu. Son gücümü topluyor, uzanıyorum. Ha gayret biraz daha...açıyorum kapağını...Çıt çıt diye birkaç ses...Kapağındaki alüminyum bağlar kopuyor. Artık bağlarımız koptu. Hiçbir bağ kalmadı. Bitiyor bak bir şey her şeyi nasıl da bitiriyor. Bana bu kadar acı vermeyecektin, beni yerle bir etmeyecektin, ben senin gerçek aşıkın değilim, olabilseydim senin kahrın beni böyle parçalamazdı. Canım sevgilim benim, ben senin büyük aşığın değilim, öyle olsaydım senden uzaklaşır, seni unutur, seni terk eder, seni beni ışıtan o fanusun içine girer, orada kaybolurdum. Ne sen kurak toprak oldun ne ben yağmur. Ben senin içini görebilseydim, dışın benden gizlenirdi. Senin gibi sevebilseydim beni bırakıp gitmene izin vermezdim. Seni yuvam bilirdim. Sözüme uyamadım, yeminimi bozdum, ateşten sudan toprak veya rüzgardan olmadığımı göremedim. Seni önüne katıp sürükleyen rüzgar olamadım. Gitsen de kalsan da benim olduğunu bilemedim. Bak bu fotoğrafta bahnhoftan dönerken içime bıraktığın tuhaf işaretler var. Burada ise ilaçlar. Onların bazen dayanılmaz ağrılarım olduğunda sadece birini içerdim. Şimdi onlarcasını atıyorum.
Haşiye
ben seni zorluyor muyum?
neden böyle konuşuyorsun?
ayrılma sözlerine bir bak: olmuyor, bitsin, son verelim ..
mecnun da leyla'dan ayrı düşmüş ama
ayrılık ateşiyle yanmış, kül olmuş
sen?
sen araya dağların girdiğini söylüyorsun ama
yaptıkların bunu yalanlıyor
araya sen girdin!
dağlar değil |