
'Hayalini ele al benimle gel' dedi Yeşil Gözlü Adam. Papağan, 'önce yolu betimleyin' dedi.
Adam, 'kuşatmadan mı?' diye sordu. Papağan, 'önce kuşatın sonra betimleyin o halde' dedi.
'İşte' dedi Yeşil Gözlü Adam, onu dinlemiyormuş gibi; 'bir daire çiziyorum çevresine, artık hiçbir yere kaçamaz.' Papağan cilvelenmeğe başladı. Yeşil Gözlü Adam sergiden bir yaprak koparır gibi kızdı. Kurtulmak güçtü. Biri çıkıp perde üstünde onun kendisini hor görürken bile ne denli mağrur olduğunu söylese yine kızardı. Süt maskelerinden, yogadan, yeni araba modellerinden, semt pazarlarından, ucuz giyim fuarlarından söz ettiği Papağan. Nereden gelirdi aklına böylesine ayrıntılar. Yeşil Gözlü Adam bu kez acıdı o nazeninlere. Topkapı'dan bahsederken bir meydan açmak ister gibiydi. Yüzyıllarca ulu bir sultanın girdiği sulardan şimdi şehre bulanık bir iç sıkıntısı akıyordu. 'Zamandan soruyorum' dedi Papağan. 'Soru insanın meşruluğunun simgesidir' dedi Yeşil Gözlü Adam. 'Bunu da anlatıcıya bırakalım.' Halbuki tahkiye fikrinden çoktan vazgeçmişti. Eğer kaçınılmaz idiyse zaman, Jüpiter füzeleri henüz sökülmemiş, Küba krizi henüz yeryüzüne çıkmamıştı ya da usta anlatıcı Borges'in Kuşların Dili'ni keşfinden önceydi. 'Ne dersin onları tapınmaya çağırmamıştı değil mi?' diye sordu Adam. Papağan bunu duymadı. Sözcükleri anlamlı bir bütün oluşturmadıkları zaman sevmezdi. Yeşil Gözlü Adam, 'kendi kendini gıdıklayarak gülmeğe çalışıyorsun' dedi. Papağan, 'evet' dedi aptalca. Zekasıyla daima korkunç biri olan Yeşil Gözlü Adam'a baktı alık alık. Evden çıktılar. Cici Anne çocuk yuvasının solundan Bulvar'a sapan sokağa girdiler. Yeşil Gözlü Adam bengisuyu aramaya gidiyor gibiydi. Papağan oyundan bir sahneyi kendi replikleri bakımından eksiltmek niyetindeydi. Adam bunu sezmek için çaba harcamaktansa mutluluk anlamına gelen adını düşledi. Bu kocakarı hilelerinden, hokkabazlıklardan usanmıştı. Papağan, 'o kitaplar niçin?' diye sordu. Adam, 'saat yönünde üç kez dön' dedi. Papağan döndükça az ilerde bir ağacın simurgu aramakta olduğunu gördü. Yeraltına yayılmış, gizlilik örtüsüne saklanmıştı. Yeşil Gözlü Adam'ın gözleri sevinçle parladı. Kendisiyle bir gömüye yol bulabilirdi. Yüksek bir perde üstüne çıkıp ağacın insan parçaları gibi dallarını, meyvelerini, çiçeklerini aradı. Bir resim çizdi, sınır çekti, birbirinden sonsuz uzaklıktaki başlangıç ve sonunun arasında kuşkuya yer bırakmaz bir tasvir yaptı. Meyveden yaprağa çizdiği bu şekillerden kente giden yolu bulabiliyordu. Papağan'a döndü. O, aceleci davranmış; bu kez saat yönüne ters olarak üç kere dönmüş, Bulvar'a çıkmıştı. Kaldırımdaydı, yaya geçidine doğru sekiyordu. Yeşil Gözlü Adam mevhum bir zarara dağ gibi yük yüklemektense bulvara dönmeyi tercih etti. Bulvarın kalabalığa boğulan derinliğinde başkanlık seçimlerini ya da noel kutlamalarını çağrıştıran bir şenlik kaynıyordu. Papağan sevinçle kanatlarını çırptı, 'bu eğlenceyi kaçırmamalı' Yeşil Gözlü Adam aptallara yüz vermekle ne denli yanlış yaptığını düşündü ama iş işten geçmişti. 'Acıktım' dedi Papağan ve satıcılardan, Bulvar'a bakan vitrinlerden aşırdığı yiyecekleri, baştan savma kaygılarla yemeye başladı. Suyu donduran, geyik yavrularını kaçıran ve bir mağaraya giren fırtınalı, sürekli değişir, yazar-bozar tahtası kalabalığa karışıverdi. Yeşil Gözlü Adam, ne yoksulluğuyla artacak, ne zenginliğiyle eksilecek bu beraberliği sürdürmek istiyordu. Sıkıntılı, kimsesiz oracıkta kalakaldı. Cilvelerinden bıkmıştı, o zahmetleri hiçe indirir bir tokada razıydı. Seslere uyandı. Herşey birbirine yabancı, düşmandı. Kalabalıkta Papağan'ı seçti. Kimse ateşlemeyince yanmazdı. Alıp dehlizden geçirdi. Şehri simgeleyen anıtlar, yapılar, köprüler, süpermarchlar, oyun merkezleri, yürüyen merdivenler, kavşaklar, sokaklar geçtiler. Gele gele İstanbul gibi görkemli bir kente geldiler. Şehrin orta yerinde uzak bir köşede oldukça pis bir ev gördüler. Miskin insanların yaşadığı evin yanıbaşında bir fabrika yükselmişti. Meydana açılan kapılarından, şeffaf pencerelerinden oldukça tuhaf bir fabrika olduğu anlaşılıyordu. Çevresi ruhlarla hayatlarla doluydu. İnsanların kimisi otobur, kimisi yalnızca balıkoburdu. Yiyecekleri de fabrikanın alacakaranlığı gibi acaipti. İlk bakışta insanda dehşet, Papağan'da korku uyandıran bu evle fabrikanın balıktan başka bir şey yemiyen sakinleri haylaz bir pusudaydılar. Yeşil Gözlü Adam kendi ağacına danıştı. Gizlemek için derin bir uykuya dalarak dağlarına vurulanları düşündü. Papağan yüzünü söndürmekle gökleri örteceğini sanmıştı. Bunu, evi ve fabrikayı ilk gördüğündeki tepkisinden çıkarmak mümkündü. 'Saat yönünde üç kez dön' dedi Yeşil Gözlü Adam. Papağan belli belirsiz bir ötüşle, 'peki' dedi. Dönünce bir başka dünyanın ışıkları belirdi. Uzakta, daha çok korkmuş olarak şehirlerden, barok süslemeli görünen gerçekte arabesk işlemelerle çatılmış bir sakf gördüler. Divriği Ulu camisinin kapısındaki taş işlemeler yanında sönük kalırdı. Saydam duvarlarıyla küçük büyük saraylar yükseliyordu. Walt Disney'in şatosundan çok, eski zaman elbiselerinden soyunmuş, binbir gecenin gizemli kasırlarını andırıyordu. Göğün gözbebeğine yerleşmiş, göğe bir göz çizmiş, dönüp kendi hayatını yazan bir kalem olmuş gibiydi. Kapılar, geniş meydanlara açılıyordu. Göz kamaştırıcı bir görkemdi. Akılalmaz bir ihtişam. Işıl ışıldı her taraf. Çiçeği olan her bir bahar anlardı ki o yüce tezgahlarda kıskançlık fışkırmıyor. Nesnel gerçekliği hırpalayan bir satranç da oynanmıyor. Yeşil Gözlü Adam önseziyle hissetti ki, tek ü tenha görünen ışıkevlerinde boy atan çiçekler var. 'Işık libaslarıyla yalınayak' dedi coşku dolu bir sesle. Papağan kendisini olgunlayan bir tavırla, 'nefrete sığınan engereklerin ülkesiymiş burası' dedi. 'Venedikli tüccarların önemli bir uğrak yeri, kralın ikinci karısı soluğu ışık saçan seyisiyle aldatınca ilkin kaledeki zindana kapatmış onu sonra arslanlara parçalatmak üzere...' Yeşil Gözlü Adam canını dişine takarak Papağan'ın sayıklamalarını dinledi. 'Bu gereksiz bilgi yığınından zihni sıyırmalı' diye düşündü. Kaldı ki bir sedef çok inciyi saklayabilirdi. Küçük, latif bir çark vardı onun dimağında, sürekli işliyordu. Papağan ayrımında değildi. Mecazla teşbih en uzun ömrünü Yeşil Gözlü Adam'ın zihninde sürmüştü. Her çiçekten düş hazinelere giden bir menfez açardı. O evrensel uykudan uyandırırcasına aklını 'çığlığımı iye dinle' dedi. Papağan, artık bu oyuna bir son vermeli dedi. Yeşil Gözlü Adam, 'öyleyse toprağa benzeyen vehimlerinden soyun' dedi. Papağan kuru bir sesle, 'bu bomboş saraylardan da senden de bıktım' dedi. Yeşil Gözlü Adam uzakta, yere inmiş bir düş ülkesi gibi yükselen saraylara baktı uzun uzun. İnatçı bir müddeiumumi gibi fehme karşı nazlanan Papağan'a, 'bu yazgısal beraberliğimize ağlıyorum' dedi, 'basiretin kör olmasaydı saraylardaki ceylanları görürdün.' 'Ceylan mı?' diye kikirdedi Papağan, 'daha neler! Sayıklıyorsun sen, düşle gerçeği karıştırıyorsun' dedi. 'İşte, bu perceremin önüne dek sorulan sevimli, küçük çekingenleri de mi görmüyorsun?' diye sordu Yeşil Gözlü Adam, 'onlar annelerinden daha ürkek, küçük çılgınlardır.' Papağan saf saf baktı yüzüne.
Yeşil Gözlü Adam, 'ceylanı görmedin mi hala?' diye sordu acı dolu bir sesle. 'Şu sapsarı ot kurusundan mı söz ediyorsun?' dedi Papağan. Adam, 'gözlerini ve kalbinden çözdüğün bir bağı ona tak' dedi, 'işte tedbirsiz ve lirik bir dansla yine karşımıza çıktı.' Papağan, 'buna halüsinasyon diyorlar dostum' dedi alay ederek. Yeşil Gözlü Adam yavru ceylanın peşine takıldı, ormana girdiler. Bu sürek avı saraylarda kayboldu. Papağan'ın yanına döndüğünde soluk soluğaydı. Kibirli aklıyla adım adım küçük düşürmeye çalışacaktı onu. 'O rumuzlar düşte korku ışığı yazanlar içindir' dedi Yeşil Gözlü Adam. Papağan sözünü kesti. Hayatı boyunca duymadığı acı sözler söyledi ona. Adam gülümseyen yeşil gözleriyle baktı, 'belki de ışıkla besleniyorlardır' dedi. 'Işık, darı tanesinden farklı mı yani?' Yeşil Gözlü Adam kendi ışığının vurduğu patikadan evine dönüyordu. Sürgündü. Dimağında bereket hissettiği anlardı. Bilinci dünyaya uyanırken kaçtığı köyü gibi bu sarayların ardısıra uzayan dağlar da rengini boyuyordu. Mutluluk adını aldığı Isparta'daki günleri anımsadı. Baskıdan bunalarak kaçmış, yatılı sınavları da kazanamamıştı. Okul müdürünün odasına heyecanla dalmış, 'ya beni okula kaydedersiniz ya da intihar ederim' demişti, 'okumak için evimden kaçtım, geri dönemem.' Babasının ölümü, ağabeyisinin kasaplığı, annesinin şafağa dek süren gece okumaları, aşkı tanıyan her çocuk gibi onu da yaralayacaktı. Zemheri günleriydi. Seherden önce okula gidiyorlardı. Üç arkadaşıyla küçük ahşap bir ev kiraladılar. Yatılı olmayan bölüme devama başladılar. Bir gece ısınmak için gittikleri arkadaşının evinde, bahar sabahı sokakların tenha olduğu bir saatte, bej renkli elli altı model bir chevrolet arabada kendisini selamlayan Yolcu'nun kitaplarını gördüler. Toparlanmağa çalışmış, selamına nasıl karşılık vereceğini şaşırmıştı. Merdivenleri çıkışını, kapının açılışını, kendisini tüy gibi hafif hissedişini, kapının hemen arkasındaki sedirde yorgana sarılmış olan Yolcu'nun yüzünü, ansızın kalkışlarını, 'mutluluk' adını, hep ince bir sis tabakasının arkasından hatırlayacaktı. Isparta Tugay camisinin inşaatı da bir törendi. Papağan bunu nereden bilsindi. Yeşil Gözlü Adam sadece antik bir masalla başlayan yalnızlığını düşünüyordu. Çocuktu, yedi sekiz yaşlarındaydı. Şafağı bekler, kitabını ışığa çevirirdi. Babası rüşdiye mezunuydu, arkadaşlarıyla birlikte akşamları kasabanın meyhanesinde saz çalıp şarap içerlerdi. İlerde gazeteci olacağını, kırk dört yaşında Paris'e gideceğini hissediyordu. Terzi çıraklığı yapıyordu tatilde. Bir gün dükkanda yalnızken insanlar arasında nasıl temiz bir kimlikle yaşanabileceğini anlatan bir masal yazdı. Yıllar sonra Paris'e paramparça giderken, 'antik bir masalın akışına ölüyorum' diyecekti. Masal saf duyguydu. Kasabadan yaşlı bir adama okuttu. 'Bu yazarların işi' dedi adam. Yıllar sonra yitirdi masalı. Paris'te haftasonu Orleans'ta resim müzesini gezerken 'Afrika'nın uzak bir köşesinde olduğunu söyleseler yürüyerek gitme zorunluğu olsa bile gidip alırdım o masalı.' diye düşünecekti. Kasabada bir adet vardı o sıralar. Köyün delikanlıları tıraş olur, yeni pabuçlarını giyer, gösterişli giysilerini üzerine geçirir, kasabanın ana caddesinde üçer-beşer kişilik gruplar halinde gezerlerdi. En güzel giysilerini giyinmiş, süslerini takınmış genç kızlar da karşı yönden yürürlerdi, aynı çizgide buluştuklarında kızlar ikiye bölünür delikanlıların yanından geçer, tekrar birleşirlerdi. Bir gün Cennet adında güzel bir kız kendisine gülümsemiş ve küçük bir çocukla pembe mendil gönrdermek istemişti. Çocuk ona getireyim derken başka bir delikanlıya götürünce babası kızcağızı bir güzel dövmüştü. Yüzündeki morluklar geçene dek görünmemişti sokakta Cennet. Ortaokuldaki Nafize öğretmen de Cennet'i ona gülümsediği için sevmezdi. Türkçe öğretmeni olan bu sinirli, aksi kadın bir gün 'herkes Yahya Kemal'in bir şiirini ezbere okuyacak' diye ödev vermişti. Yeşil Gözlü Adam, 'Ufuklar'ı okudu. Sırayla herkes okuduktan sonra Nafize öğretmen 'sen bir daha oku bakayım' deyince 'okumam' dedi. Çılgına dönmüştü kadın, sınıfta çıt çıkmıyordu. Nafize öğretmen, 'niçin okuyamıyormuşsun bakalım?' diyerek çıkıştı, kızgınlıktan sesi ve elleri titriyor, gözleri öfkeyle parlıyordu. 'İlkin ödevim olduğu için okumuştum, şimdi keyfiniz için okumamı istiyorsunuz' demişti. Bu olaydan sonra Nafize öğretmen azarlamak için fırsat kollardı. Diğer sınıflardaki arkaşlarından kendisi için, 'bu okulda bir tek edebiyatçı var' dediğini işitecekti. Duvar gazetesi çıkarıyordu Nafize öğretmen, öğrencilere, 'ne türlü sorunlarınız olursa olsun bana gelin, benimle çekinmeden herşeyi konuşabilirsiniz' yollu telkinlerde bulunuyor, çoğu zaman kafalarını karıştıran şeyler söylüyordu. Bir gün birinci sınıftaki kimi öğrencilere, 'Nafize öğretmeni mi çok seviyorsunuz yoksa Allahı mı?' diye sordu. Öğretmenin kulağına gitti bu. Teneffüste herkes bahçedeyken onu çağırdı, kapının eşiğinde merdivenin başında hışımlı hışımlı söyleniyordu, gitti, yanağında şiddetli bir tokat şakladı. İstifini bozmadan öylece durdu. Öğretmenine baktı. Kadın ağlayarak içeri kaçtı. Disiplin kurulu toplanmıştı, Nafize öğretmen hala ağlıyordu müdür yardımcısının odasında. Başını masaya dayamış, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Disiplin kararını öğrenmek için kapıda tek ayak üstünde beklettiler. Az sonra kapı açıldı, öğretmeni çıktı, uzun topuklu bir iskarpin giymişti, koridora serilmiş örgülü yolluğa takılınca ayağı, yuvarlandı. 'Ya o gider bu okuldan ya da ben' diye bağırdı, sesi koridorda yankılandı. Tekrar kurul odasına girdi. Sonraları Nafize öğretmenin tutumu değişmişti. Bir gün kente giderken otobüste yan yana oturmuşlardı. Kulağına eğilip 'biliyor musun bize ne nazarla bakıyorlar?' demişti, tuhaf tuhaf yeşil gözlerinden ayırmadan bakışlarını, eklemişti; 'beni bir fahişe olarak görüyorlar, seni de birlikte olmak için evime götürdüğüm biri.' Bunu, 'kaba bir demir yığınından farkı yok' dediği Eyfel'e gittiğinde de anımsayacaktı. Louviers'de vitrindeki resimlere bakarken de. Birkaç delikanlı gelecek yanına, 'neye bakıyorsunuz?' diyeceklerdi 'ne kadar güzel değil mi?' diye soracaktı. Onlar, 'biz resimden anlamayız' diye cevap vereceklerdi. 'Peki siz şiirden anlar mısınız?' diye soracaktı. 'Hayır' diyeceklerdi. 'Öyküden, masaldan...' 'Hayır' 'Bence siz laftan da anlamazsınız.' Tekrar şehre döndüler. Yeşil Gözlü Adam ceylanlara kimi zaman görünen, kimi zaman ayağının ucunu dahi göremeyen şimşek gibi mektuplar yazmağa başladı. Papağan gizlice ele geçirdiği mektup kopyalarını jurnalistlere verdi. İçinde Yeşil Gözlü Adam'ı tutukevine kapatacak denli suçlar olduğunu sanıyordu. Versailles, banliyöler, sergiler, ulusal kitaplıklar, danseder gibi yürüyen siyah adamlar, arz-ı mev'uda kapılan o pis insan kokusu, dilenciler, sokak konserleri, seks-shoplar, Sefiller'in uzayan bir gölge gibi kaybolduğu ara sokaklar, görkemli malikaneler, eşi tıpkı bir arşiv gibi çalışan özgürlük düşkünü sovyet yazarı, barok yapılar arasına sıkışmış bir pansiyonun küçük odasında sadece kendesiyle haşir kapısına bir anahtar olmayı başarmış teoloji bilgini gibi, daha pek çok Nil'i geçenleri gördüler. Prof. Dumant 'Gün Gibi'yi okduğunda Verlaine'i önermişti. Yeni yeni alışıyordu Paris'e Yeşil Gözlü Adam. Henüz kendisini alan bir ses yoktu. Montfermeil betimlemeleri yaptı, Sorbon IV'te dil kursuna kaydoldu, bir pansiyona yerleşti. Okulda, sokakta, radyoda, televizyonda konuşulanları anlamaya çalıştı. Paraya ihtiyacı vardı. Ne zaman yoktu ki. Yeşil Gözlü Adam'ın, bu büyük mecaz avcısının bir işi yoktu zaten.
'Bereketle yaşıyorum' derdi. Üsküdar'daki balıkçıyı hatırladı, 'taze mi?' diye sormuştu satıcı yüzüne dahi bakmadan 'burada bayat olmaz ağbi' demişti. 'Yani taze diyorsunuz' Balıkçı bu kez yüzüne bakmıştı ortağının tarttığı balığı uzatırken, biraz da sinirlenmişti, 'güzel ağbicim götür, bayatsa geri getir paranı geri al.' 'Peki' demişti. Akşam, elini yakıp dudaklarının arasında şaplatarak emerken parmağını, kızaran balıkları fırından çıkarmış ve bayat olduklarını anlamıştı.
Ertesi gün balıkçıya giderek, 'paramı geri istiyorum' demişti. Balıkçı sert bir sesle karşısına dikilen bu adamı belki tanımamıştı, ama balığın tutarını iade etmişti, tek söz dahi etmeden Oturum sorunu vardı şimdi Paris'te. Konsoloslukla uzun süren cedelleşmeler sonunda olay, bir Fransız mahkemesinde noktalanmıştı. Yoksa turist pasaportuyla gidip orada bir dil akseptansı alması mı neden olmuştu buna. Kuşkusuz bütün bu olup bitenlerde Papağan'ın gizli bir el gibi çalıştığını gözardı etmemek gerekecekti. Derken dağ merakı ortaya çıktı. Hoş bu merak yeni değildi. Çamlıca'dayken de sık sık koruluğa gider, geceyi dolunayın yıkadığı patikalarda heybetli ağaçların yükseldiği tepelerde geçirirdi. Birkaç arkadaşıyla birlikte dağa çıktılar. Gri orman tavşanlarını, okulu, kiliseyi, fabrikayı, kasabayı kucaklayan bir tepeden seyrettiler. Ve tabiatın insana nasıl yeni şeyler söylettiğini gördüler. Buradan Lübnan'ı daha rahat seyretme imkanını buluyordu. Kurban bayramı olmalıydı. Bayramları kaç zamandır memleketinden uzak geçiriyordu. Babadağ'ı hatırladı. Yine kurban bayramıydı, yine yayla camiindeydi. Çocukluğunda kaçıp kaçıp atla kaybolduğu yaylada. Vadi yemyeşildi, karşı tepeye bağıra bağıra Sözler'i okurdu, sesi yankılanır, akşam olur havanın kararmasına aldırış etmezdi, Hz. Ali'nin atının ayakizinin olduğu kayaya çıkar bağırırdı, at sevgisi böylesi küçük çılgınlıklar yapmasına yardımcı oluyordu. Bu kez yıllık izninin birkaç gününü geçirmek üzere gelmişti Babadağ'a, yayla evine kapanmıştı, kurbanı, yayla evinde, rüzgarın dallarda, yapraklarda, kuşburnu, meşe, karadut, katran, karakavaklarda ıslık öttürdüğü dağda keseceklerdi. Oysa Paris'teydi. Ramazandı. Birazdan Çorumlu Seydi Efendi gelecek, sahura uyandıracaktı. Her iftar topluca, değişik bir evde açılıyordu. Afyonlu, Erzurumlu, Hataylı, arap kırması, türkmen, kürt, laz, arnavut, bu karyenin sakinleri ona çok aktüel konuları düşünme imkanını verecekti. Papağan'ı düşündü, yitip gitmişti sanki. Günlerdir sesi sedası çıkmıyordu. Akşam oluyor, Yeşil Gözlü Adam, aynı patikadan yurduna dönüyordu. Muhammed İsa adında biriyle tanıştı. Adam İtalyan karısından ayrılmış, İranlı bir botanikçiyle evlenmişti. Üç dil biliyordu. Kendisinden osmanlıca öğretmesini istemişti. Güvenmişti ona. Vilayet konağında çalıştığını öğrendi sonra, babası da emekli bir askerdi, subaylarla sık görüşüyordu, casus olduğunu neden sonra farketti, bir gün ona Simetri şiirini okudu, çarpıldı gitti, bir daha da gelmedi. Yeşil Gözlü Adam sol göğsünün derinliklerinde dayanılmaz bir acı hissetti. Bir dörtlük uyandı içinde. Gelin odası kutlu karakol/Sartre'nin sol gözü akıyor/Eter kokularından baygın/M.M. sartre'ı Etopya ayıltıyor. Montfermeil'den memleketi Babadağ'a baktı. Şimdi Sarıkamış'ta Papağan'ın süreceği izlek avında, bıçak gibi kesen soğukta içtimaa çıkmış bir nefer de olabilirdi. Yüksek İslam Enstitüsü'nü on bir yılda bitirebilmişti. Askere yedek subay olarak gidişini engelleyen öğretim üyesinin mahkemedeki iddialarını hatırlayabilirdi. Onu karmaşık öyküler uyudurmakla suçlamıştı. Dersinden kırık not verince bir yıl daha kaybetmiş, yaş sınırını aşarak askere alınmak zorunda kalmıştı. Beyaz geceyi askerde tadacaktı. Bir gece o tuhaf cemselerle dönerken yeryüzünün ansızın aydınlandığını görmüştü. Dehşet içinde dönüp arkadaşına baktığında onun hiçbir şey farketmemiş olduğunu anlamış, susmuştu. Kimseye söz etmeyecekti bundan, delilikle suçluyorlardı kendisini. Yalnızlığın ne kadar değerli olduğunu söylediğinde deli diye eğleneceklerdi, askerde insanın yalnız kalmasının, böylece içini zenginleştirmesinin mümükün olduğunu sanıyordu. İçtimaa çıkarken yaralarından kan damlayan dermansız bir esir gibi hissetmişti kendini. Babıali'de gerçeğin yılmaz bir savunucusu olan dostunun ölümünü haber almıştı. Şimdi çavuşun kaynarken tatsız tatsız fokurdayan su gibi sesini duymuyordu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzülüyordu. Çağırdığında gözünü kırpmadan gitmişti. Yirmidört saatini gazetede geçiren, sabah herkese 'hoş geldin', akşam 'güle güle' diyen, gündemi belirlemesini bilen, mizanpajından haftanın röportajına, haberinden başyazısına gazetenin bütün ayrıntısını izleyen dostunun yüzü geçiyordu gözünden. Hayalinde beliren mizansenler sanki bu genç ama deneyimli insanın ölümle tanışmayacağını düşündürüyordu. Gazetede yayınlanan ilk yazısı bir mektuptu. 'Devirdim içimdeki altı putu' diye başlayan bir şiir yazmıştı. Kanarya'da imamlık yapıyordu. Yirmiiki yaşındaydı. 'Köyümün gençleri domuz avına çıkmış' şiirinide de burada yazmıştı. Kız çocuklarına Kuran dersleri veriyordu. Bir gün papatya gibi açılmış onlarca öğrencisiyle İstanbul gezisine çıktı. Çocukların arasında olduğu halde Şişli, Beyoğlu, Harbiye, Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Beyazıt, Aksaray ve Bakırköy'de gezdiler. Dükkan sahipleri kapı önlerine çıkmış alkışlıyor, taksi şoförleri başlarını uzatıp 'geleceğin anneleri! geleceğin anneleri!' diye bağrışıyorlardı. Haftadabir yazı istiyordu gazeteci arkadaşı.. Böylece ilk adımını atmıştı. Sonradan edebiyat profesörü dostu mektubunda, 'kendinizi gazeteye kaptırmayın, gazete günlüktür, şiir yıldızlar gibi ebedidir' diyecekti. Askerlik dönüşü, başında tiftik papak, ayağında İngiliz pantolonu Cağaloğlu'na gazete binasına gelip yazıişlerine çıkacaktı. İçerde sessiz bir savaş vardı, kimse kimseyle konuşmuyordu, selam verdi, ağızucuyla cevapladılar, günlerce sürdü bu tuhaflık. İlk günler camiin müezzinevinde kalıyordu. Bir gün babasından kalma köstekli saatini, paltosunu ve takım elbisesini çaldılar. Gece düşünde hırsızın trenle Ankara'ya giderek bitpazarında giysilerini sattığını gördü, akşam aynı trenle Ankara'ya geldi, hırsızı yakalattı. Öğleyin camiin önünden geçerken iki delikanlıyla bir çocuğun yanan mescit için para topladıklarını farketti, onları seyre koyuldu. Cemaatin dağılmasına yakın para toplayan çocuklardan birisi, diğerleri camie girince gizlice kutudan para alıp cebine tıkıştırdı. Sağa-sola bakarken Yeşil Gözlü Adam'ın kendisini izlediğini ayrımsadı, delikanlılar döndüler, çocuk telaş içinde karşıdaki bakkal dükkanına girdi, birkaç dakika sonra parayı doldurduğu cebini dışarı sarkıtmış olduğu halde çıktı, camie geldi. Parayı içerde sayıp çıktıklarında hala izlendiğini farkedince diğer cebini de tersyüz etmişti. Gözden yitene dek izledi onları. Artık insanlardan kendisini kaybetmekten başka çaresi olmadığını anlamıştı Yeşil Gözlü Adam. Karanlık, korkak hayatlı gösterişlerden tiksiniyordu. Kimsesiz, hiç kimsenin beklemediği yollara çıktı. Herşeyden uzaklaştırdı kendisini. Bir gece düşünde bir dörtlük daha söyledi. Uyandığında yoktu. Paris'te geçirdiği ilk ameliyatında da ism-i azam okuyordu içi, bu uyanışlar nasıl mutlu ediyordu onu. Günlerce hatırlamadığı dörtlüğün üzüntüsünü yaşadı. Şehre gittiğinde insanların birbirini yediklerini görünce irkiliyordu. Buna körlerin ihtirası diyordu. Eve kapandı. Papağan'dan da en azından bir süre uzak kaldığı için, zayıf aklına içinden geldiği gibi, inanmakla anlamak arasındaki farkı anlatan risaleler yazdı. Dehr, Lüb, Aya senfoni, İnsan Geri Dönmez, Simetri, Gün Gibi hep bu günlerde içinde uyanan mısralardı. Bir gün garip bir düşünceyle vasiyetini yazma ihtiyacı hissetti. 'Kitaplarım benim değil' diyordu, 'malım-mülküm yok. Öldükten sonra bedenimle ilişiğim kesildiği için gömülmek istediğim özel bir yer de yok. Kuru bir kişiyim. Dua edecek birkaç kişi çıkabilir. Çıkmasa da gözüm arkada kalmayacak, çünkü dünyayla ciddi bir ilişkim olmadı.' Yoksa hastalık melankolisi içinde mi bunları söylemişti? Öyleyse yersiz bulmamak lazımdı. O patikadan yine yurduna döndüğü bir akşam günlerden beridir ilk defa Papağan'ı gördü. Ormanın sırları arasında ne işi vardı onun? Sahi onunla aynı topraktan geliyordu. Tuhaftı. Sanki tüy değiştirmişti. Karanlıkta hüzünlü bir baykuşa benziyordu. Çok geçmeden arkasından birkaç papağan daha göründü. 'Şaşırdın değil mi?' dedi Papağan öfke dolu bir sesle. 'Bunlar ölümün pençesinden kurtulanlar' dedi Yeşil Gözlü Adam. Papağan gelip tam önünde durdu, dik, kibirli bir sesle, 'artık hiçbir şeyi düşündeki renklere boyayamıyacaksın', dedi, 'umarım ayağını denk alırsın.' Yeşil Gözlü Adam akıncı tavrı takınan Papağan'a baktı, oldukça sakin bir sesle, 'bu, karanlıktaki görüntüne bir şey katmıyor' dedi, 'hep o bildiğim aptalsın sen.' Papağan'ın gittikçe kabaran öfkesine aldırış etmeyerek ekledi, 'insan sakin bir deniz gibi hiçbir fırtınaya düşmeden ömür süremez.' Yeşil Gözlü Adam Papağan'a önem vermeyerek, onu bir tehlike olarak görmeyerek sık sık kente inmeye başladı. Moskova film festivali için sol gözünün kaymasına aldırış etmeden elçilikteki kokteyle giderek sanatla ticareti takas eden yönetmen arkadaşını gördü bir gün. İğrendi. Rejisör, senarist eşinin nemrud karıncası gibi hissetmişti kendisini. Şimdi konsolostaki kokteylde ayağı kaymış, sol bacağı tibia ve fibula başından kırılmıştı. Küçükcamlıca'daki iki odalı küçük evine eşiyle gelirdi, konuk olurdu Yeşil Gözlü Adam'a. Hayat öyküsünü film yapmayı düşünmüştü. Sonradan dostlukları bozulmuştu. Yeşil Gözlü Adam, garazsız atmosferlerde nefes alabildiği için, bu saflığa dayanamayan birliktelikleri sürdüremezdi. Bir akşam sembolist felsefe tutkunu sosyal bilimci dostuna rastladı. Tarabya'daki malikanesinden Michigan'a oradan seküler eğitim modeli uygulamaları için Endonezya'ya gittiğini evle okul arasında taşınıp durduğunu söyledi. Kitapların kaldırımlarda sergilendiğini, kilim desenli heybe çantaların, sinemaların, barlarda, cafelerde, çiçek pasajında, ferah pastanesinde, basma entarili, deri sigaralıklı, zippo çakmaklı teşhir edildiği Beyoğlu'nda imge hırsızı şair arkadaşıyla karşılaştı. Artık pop müzik dünyası da bir piyasaydı ve gençlerin günübirlik isterlerine göre biçimleniyordu herşey. Şiirde de Divan'ın istenildiğinde talan, çoğu zaman tukaka edilen sahipsiz bahçe gibi görüldüğünü hatırlatıyordu şair. Vahdet-i vücud'u söylemi bakımından kendisine yakın hissettiğini anlattı. Yeşil Gözlü Adam bir konferansında imge hırsızı şairi kendi imgelerini çalmakla suçladı 'şaha kalkmış gümüş kanatlı atlar' dizesindeki atlar'ı çalmıştı. Utanmadığını, küstah bir düzenbazlıkla kendisini haklı çıkardığını görünce ondan da iğrendi. Gençlik duygularını ayaklandırdığından defalarca seyrettiği film için neden ülke aydınlarında bir suskunluk olduğunu anlamaktaysa hiç zorluk çekmedi.
Yeşil Gözlü Adam akşam Beyoğlu'nda kenid trajik yazgısına yakın bulduğu Tommy filmini seyretti. Salon bomboştu. Tarkovski haftasında Ayna'yı da- belleği yanıltmıyorsa- üç kişiyle izlemişti. Tommy'yi seyreden yeni Türk edebiyatı profesörü dostu, 'Mevlana çağımızda yaşasaydı bu filmin diliyle konuşurdu' demişti. Yağmurun inci inci yağdığı o ikindi üzeri, çalıştığı gazeteye uğradığında santral görevlisi bir arkadaşı Ankara'dan geldiğini, kendisini aradığını, akşam garda bekleyeceğini söylemişti. Gara gitmiş fakat bulamamıştı onu.
Son tren gittikten sonra eve döndü ve sabaha dek uyuyamadı. Gözlerini kırpmadan sabah ilk uçakla Ankara'ya gitti, dostunun evine hışımla koştu, kapıyı açtığında tokat gibi sözlerini çarptı, 'cevabınız ne?' Dostu şaşırmıştı. Saatlerce teskin etmek için uğraştı. Dönüş biletini almak için thy ofisine gittiklerinde kuyrukta bekleyen bir adama 'maymun' dedi. Adam tuhaf tuhaf baktı. Arkadaşı donup kalmıştı. Bilet alıp çıktılar, sormasını beklemeden, 'maymun olduğunu biliyor, bu yüzden tepkisiz kaldı' dedi. Havalimanına geldiler. Burada bir hafta önce Fransız feminist milletvekilini korkutmuştu. Annelik Karşısında Kadının Statüsünün Korunması Derneği'nin düzenlediği panele konuşmacı olarak gelen Gisele Halimi'ye bir soru sordu. Halimi, bu toplantıda sadece bir panelist değildi. Aynı zamanda ülkenin annelik düşmanı bir akımın öncülüğünü üstlenmişti. Yeşil Gözlü Adam sorusuyla bir ateş gibi düşmüştü ortalarına. Arbedede Halimi toplantıyı terkedip apar topar havaalanına koştu. Limandaki kadınlar arasında laşe diye nitelendirdikleri de vardı. Bir gün, Yenibosna'ya giderken otobüste, Küçükçekmece'ye giderken de trende 'zebil' diyecekti bazı kadınlara. Kadın Hamlet'i çekip büyük umutlarla Moskova Film Festivaline götüren yönetmen arkadaşı bir kitap kurduydu. Bir zamanlar Berlin Film Festivali'nde altın ayı ödülünü kazanmış ve dikkate değer yönetmen olarak adını duyurmuştu. Safi kalbini ona taht yaptığı filmler çekmişti. Ticari kaygılarla yaptıklarla da vardı. Ama aşk'a ilişkin filmiyle gerçek sanatın tadına varmıştı. Şimdilerde suskundu, bazı televizyon yapımlarına imza atmıştı. Babadağ öyküsünü filmleştirmekten çekinmişti. Tommy'nin yönetmeni için 'kendisini dahi zanneden bir deli' demişti. Yeşil Gözlü Adam telefonda, 'siz kendinizi tanımlıyorsunuz' diye cevap vermiş ve onunla ilişkisini kesmişti. Telefondaki yalvarmaları beş para etmeyecekti. Yeşil Gözlü Adam için en önemli şey, kalbini ve kafasını satmadan, bir başkasına da bırakmadan taşıyabilmekti hayatta. Yine ışıkevlerine ceylan izi sürmeğe gitti. Bir gün, 'küçük kibar bir çiçekti' şiirini yazdı. Şiirdeki 'sedef bir güldü ateşli' dizesi Yeşil Gözlü Adam'ın, yazı denemelerindeki ateşi anlatıyordu. Sonra 'uzakla yakının sınırını çizen bir mimar gibi' diye yazmıştı 'Çiçeğe Dönen Yaz Südü' başlıklı şiirinde. Yeşil Gözlü Adam, ateşlerde yanıyor, sık sık kente inip manevi cehennemlerin dışında kalıyor, akşam gazeteye, geç vakit de eve dönüyordu. Papağan, Yeşil Gözlü Adam'la alay etmeğe başlamıştı. Onu ciddiye almıyor muydu yoksa? Anlaşılan Yeşil Gözlü Adam'ın kaderiydi bu. Kentte çok ciddiye alınan, sevilen biriyken, gazetede zekadan yoksun bir Papağan'ın çirkin tutumuna uğramaktan kurtulamıyordu.
İnsan Hakları Bakanlığı'na yeni atanan Profesör Sayman'ın adı etrafında haftalık bir dergide skandal patlatılmıştı. Yeşil Gözlü Adam, olayı aydınlatmak üzere görevlendirilmişti. İlk iş olarak bakanı aradı, sonra gazeteye gitti, olayı görüntülediğini iddia eden foto muhabirini buldu, herşey bir esrar perdesine büründü. Yeşil Gözlü Adam bu cansıkıcı öyküyü kendisi üretmekle suçlandı, ama yılmadı araştırmayı sürdürdü, olayın bir komplo olduğu, adı ortalıkta dolaşan kadının sahte bir telefonla aldatılmış bulunduğu ortaya çıktı. Konuyla ilgili bir rapor hazırlayıp kabine başkanına ve gazeteye verdi, bir kopyasını da alıkoydu. Ülkedeki etnik çatışmaları konu alan bir dizi araştırma yaptı Yeşil Gözlü Adam. Çatışmaların odaklaştığı bölgeyi altı pilot bölgeye ayırdı ve her yerde bilim adamlarının, saha araştırmacılarının, aydınların, olaylara karışan insanların katıldığı toplantıların metinlerini yayınladı. Daha sonra kentin en büyük kapalı spor salonunda 'cinsellik ve toplumsal şizofreni' konulu bir panel düzenledi. Bir haftasonu Babadağ'da Eliot'la tanıştı, onun Avrupa birliğini savunurken gerçekte dünya birliğinin temellerini araştırdığını öğrendi. Eliot ve Claudel çevirilerini eleştirdi. Çevirmen bir dil doçentiydi ve Yeşil Gözlü Adam'ı çok aydınlık bulmuştu. Bir bahar sabahı Uludağ'a gitti, ormandaki gölette mikrocanlıların görkemli dünyasını seyretti. Arkadaşları da ona deli gözüyle bakmağa başladılar. Canlıların dönüştüğünü, her hayat derecesinin farklı canlıların olduğunu, ama hayatın bilinç ve akıl ve ruhla bağantılı bulunduğunu, organik herşeye canlı denilmekle birlikte hayattar denilemeyeceğini söyledi. Yine bir bahar ikindisiydi. Kadıköy'de iskelede gittikçe küçülen bir adam gördü. Kimsesizdi. Üstü başı yırtık, perişan görünümlü, sıska; dişleri takır takır birbirine vuran bu ürkünç kemik yığınını kucaklayıp hastaneye götürdü. Kimsesiz olduğunu, sahilde iskeleye yakın bir yerde yığılı kalmış bulduğunu, kimsenin bakmadığını, tedavi edilmezse ölebileceğinden kaygı duyduğunu söyledi. 'Hastanın neyi oluyorsunuz?' diye sordular. 'Hiçbirşeyi' dedi. 'Tedavi giderlerini siz mi karşılayacaksınız?' dediler. 'Benim param yok' diye çıkıştı 'tedavisini ücretsiz yapmalısınız.' 'Üzgünüz burası özel hastane, ücret ödemeniz şart' dediler. 'Öyleyse bir günlüğüne yatırın, yarın gelip alacağım' dedi. Bırakıp doğruca kaymakama gitti, bir dizi işlem sonunda Darülaceze'de tedavi edilebileceği söylendi, hastayı oraya taşıdı. Düşkünlere Yardım Fonundan binbir güçlükle sağladığı birkaç kuruşla masraflarını karşıladı. Hergün ziyaretine gidiyordu. Zorlukla konuşabiliyordu adam, gün geçtikçe zayıflıyordu, fakat dilinden şükür kelimeleri eksik olmuyordu, Yeşil Gözlü Adam'ı da etkileyen de buydu, ne zaman 'nasılsın?' diye sorsa, adam hırıltıyla 'iyiyim, çok şükür iyiyim' diyordu. Cep harçılığıyla ay sonunu getirmeye çalışanlardandı Yeşil Gözlü Adam. Kısa süren evliliğinin ilk aylarında yaptığı gibi haftasonları pazaryerlerinde meyve sebze artıkları toplayıp, eve götürdü, yıkadı, temizledi, hastaneye taşıdı. Bir Cuma sonrası gittiğinde yatağı boştu, hemşireye sordu, o umursamaz, bilgiç tutumuyla, 'morgda arkadaşınız' dedi, morga irdi, imam odası. Gasilhane. Soğuk bir ölüm kokusu sinmişti. Koridorlarda korkulu bir serinlik çarptı yüzüne, ürperdi, henüz onbeş onaltı yaşlarındayken Konya'ya, oradan Isparta'ya, sonra İzmir'e kaçtığında olsaydı belki daha çok korkacaktı, korku güvenin aksi olmayacaktı, 'işte' dedi morgdaki görevli 'arkadaşınız burada' Ölünün yatırıldığı hareketli rafı çekti, bir tutam kemikti, kirli, beyaz bir beze sarılmıştı, çıkını aldı, hiçbir işleme gerek görmeden çıktı bir taksi durdurdu, bindi, 'Yenibosna'ya' dedi. Şoför ilkin hantal bir yayaya küfretti, sonra gittikçe yumaklaşan trafiğinden söz etti İstanbul'un, Yeşil Gözlü Adam'a sorular sordu, o susuyordu, asfalttan çıkıp asfalta muvazi toprak yola girdiler, az ilerdeki yaşlı çınar ağacının yanına gelince, 'durun' dedi, cebini yokladı, 'eyvah' diye bağırdı, 'cüzdanımı unutmuşum.' Şoför, laf olsun diye, 'ayıp ettin be ağbi, sözü mü olur, canın sağolsun' diye birşeyler geveledi ağzında. 'Öyle mi?' diye sordu Yeşil Gözlü Adam, 'vermesem olur mu?' Şoför, 'elbette' diye kekeledi, 'peki' dedi Yeşil Gözlü Adam, soğukkanlı, 'çok teşekkür ederim.' Arkadaki kemik dolu torbayı alıp uzaklaştı, şoför, ardına bakmadan yürüyüp giden bu garip adamın gittikçe küçülen görüntüsüne baktı uzun uzun, içinden küfür savurdu, arabayı bağırtarak uzaklaştı. Kabristanda kimsecikler yoktu. Bir çukur kazdı. Sessizce gömdü arkadaşının kemiklerini. Kapadı üzerini, bir zaman okudu, sessizce ağladı. Tam bu sırada, belki dün veya önceki gün defnedilmiş taze bir mezarın başında birini gördü. Onu farkedince mi yoksa gerçekten duası bittiği için mi uzun uzun Yeşil Gözlü Adam'ı seyrederek mezarlık içinde yürüdü. O da onu seyretti. Ruhuyla ona yakınlaştığını, belki de onun hissettiği gibi hissetti. Bunun üzerine adam başını çevirerek bir başka mezara döndü ve yeniden dua etmeye başladı. Orta boylu, lacivert ceketli, kahverengi pantolonlu, kasketliydi. Yer yer çamurlu olmasına rağmen, bu kabristanı sevdiği için dönerken yine mezarlığa paralel yoldan yürüdü. Geçenlerde burada sapanla kuş avlayan ama vuramayan çocuklar vardı, içinden koşmak gelmişti, sağında solunda bina olmadığı için koşmuştu. Çocuklar da arkasına takılmış, vargüçleriyle elli metre geriden gazeteye yakın bir yere kadar koşmuşlardı, dönüp 'artık gelmeyin' demek zorunda kalmıştı. Gerçekte Paris'te, o yemyeşil banliyödeki küçük evinden sabah çıkışında başlamıştı herşey. Çamlıca'da rastladığı adama benzer biriyle karşılaşmıştı. Mutad metroya giden yoldan değil, karşı yöne doğru biraz yürümek istemişti. Evlerden kurtulup loş ve yeşil saha arasındaki patikaya sapmıştı. Onu izliyordu. O civardan olduğunu sanmadığı biri yolunu dikine kesti. Ne pejmürde ne beyefendi denecek, orta kıratta biriydi. Yolunu kesti, sonra birkaç adım uzaklaşarak döndü ve 'acılar dünyadan ne büsbütün kaldırılır, ne insan büsbütün acıya boğulur, bıktırmamak için acıların yüzüne biraz tebessüm sürülmüştür o kadar' dedi, ardına bakmadan uzaklaştı. Yeşil Gözlü Adam'ın keyfi o kadar yerindeydi ki, 'dur! Ne diyorsun, devam et' demedi. Trene bindiği zaman ona dikkatle bakan kişi, okumayı sevdiği kitaplardan bir sayfa gibiydi. Sonra tekrar Çamlıca. Üsküdar. Vapurda herkeste bir uyku sersemliği. Güneş doğarken sersemliğini teşhir eden sakallı ve hemhemecilerden rahatsızlık duyan tecessüsü büyük küçük çocuklar vardı. İşe gittikleri ve dünyaya gelmedikleri her hallerinden belliydi. Eminönü'nden yeni bir otobüs ve birinci otobüste karşılaştığı kişiye bedel fakat ondan haberi olmayan Anadolulu bir yolcu. Ucuz Giyim Fuarında açılan karavan mescidin kıblesinin kuzeye dönük olduğunu farketmişti. Yolcu bir süre sonra Yeşil Gözlü Adam'ın farkına vardı ve bildiği birşeyi sadece onunla konuşmak için sordu. Tıpkı selam verme ihtiyacını yerine getirir biçimde. O da selama nasıl karşılık verilirse öyle cevap verdi. Otobüsten inip gazeteye giden yola saptığında, ilk evlerin küçük yeşil bahçesinde iki çocukla bir delikanlının güvercinliklerinin kapısını açmış olduklarını gördü. Çocuklar güvercinlerin başlarının üstünde attığı taklalar aracılığıyla gökle temas kuruyorlardı. Beyaz, siyah, gri güvercinler. Yeşil Gözlü Adam'ın ilgilendiğini gören delikanlı, yaptığı işe biraz daha renk katarak gökle temasını sıklaştırdı. Soluğunu güçlendirdi. Yalvarırcasına güvercinlerinin daha çok takla atmasını istiyordu. Gözleri madem göğe dikilmişti, bunu fasılasızlaştırmalıydı. Yerde olduklarını unuttular. Onlar mı yerden bıkmıştı, yoksa göğün tadını herkese hissettirmek mi istiyorlardı, bilinmez ama Yeşil Gözlü Adam için önemli olan ne tamamen yerde ve ne tamaman gökte ve ne de hem yerde hem gökte olmaktı. Yerin ve göğün sahibi ortadayken hiçbir mekanı benimsemiyordu. Oysa Kızıltoprak'a ayarevine gitmesi gerekiyordu. Gitti de. Gramın yüzde birini tartan hassas terazilerde tartımlar yaptı. Akşam eve döndüğünde, 'bütün çiçekler ve çekirdekler bir sidret'ül-münteha çiziyorlar içimizde' diye başlayan şiirini yazdı. Yeşil Gözlü Adam dünyanın üstüne yattıkça uyanıyor, uyandıkça uyuşuyordu. Paris bir çiçekti şimdi, hep onu kokluyordu. Ceylanlara yazdığı mektubunda Papağan'ın irtidadı yanında Paris izlenimlerini de anlatıyordu. Üsküdar'da nasıl yalnızlığını bölmek, insanlarla zaman zaman sohbet etmek için pazarları geziyorsa, Paris'te de müzeleri, sergievlerini, çarşıları, kitapçıları gezmeğe başladı. Birgün Louvre müzesini gezerken vestiyerdeki askılıkta kırmızı bir fular gördü. Yorulmuştu, barok, neoklasik, fütürist, kübik eserlerde gezinmenin ağırlığıyla oracıkta koltuğa yığılıp kalmıştı. Birazdan yaşlı bir kadının gelip telaşlı telaşlı çevreye bakındığını farketti, kadın kaybettiği birşeyi aramaktan çok, çalacak birşeyleri arayan bir hırsıza benziyordu. Yeşil Gözlü Adam sütunun arkasına gizlendi, kadın sağa-sola bakındı, kimsenin olmadığından emindi, yaklaştı fuları kaptığı gibi çantasına tıkıştırıverdi. Tam bu sıra bağırarak koştu Yeşil Gözlü Adam. Kadın donup kalmış, Yeşil Gözlü Adam, fransızcasının ne denli ilerlemiş olduğuna şaşırmıştı. Fuları kadının elinden aldı. Zeminleri, duvarları cilalı, temiz görünen tarihi yapıların dar sokaklara bakan arka cepheleri mezbeleyi andırıyordu. Yeşil Gözlü Adam en çok danseder gibi yürüyen siyah adamları ilginç buluyordu, yahudi nüfus yoğundu. Pozitivizmin intiharı konulu röportajı için arkadaşından mektup aldığında, bir önceki gece Pendik macerasını yeniden yaşamıştı. Papağan'ın dünyasını karartmağa başladığı tatsız günlerdi. Küçükçamlıca'daki evinden ayrılmak zorunda kalmış, Pendik'te otodöşemecisi arkadaşının evine taşınmıştı. Kitaplarını sandıklara, kutulara istiflemiş, bir başka dostunun evinin çatısına bırakmıştı. Pendik'te şafaktan önce martı çığlıklarıyla uyanıyordu. Sahile yakın sessiz evde sokağa çıkmadan yalnız günler geçirdi. Sonra bir skandal patlak verdi ve Pendik'ten bu kez Üsküdar'daki çatı katına taşınmak zorunluğu doğdu. Bu dalgalı günlerde, Bakırköy'de sahilde, kendisine, 'gözlerinde diken var' diyen zeki kızı tanıyacaktı, bir gün soğuk bir sesle ona 'benimle evlen' dediğinde, sezgisine ve zekasının çekiciliğine güvenen genç kız ürküp kaçacaktı. Yeşil Gözlü Adam Paris'e kaçtığında anlayacaktı gazeteye girmekle nasıl bir dünyayı kaybetmiş olduğunu. Çamlıca'ya evine dönerken önünden geçtiği ve vitraylarına bayıldığı ahşap konağı hatırladı. Şimdi Paris'te küçük, ahşap bir evdeydi. Birazdan kursa gitmek üzere çıkacaktı. Kestanepazarı'nda yatılı kurstayken eve ayrılmış ve Ballıkuyu'da böyle bir ev kiralamıştı. Ortak bir avlusu vardı. Evin diğer sakini yaşlı, kimsesiz bir kadındı. Mahallede bir konsomatristen söz ediliyordu. Kursa giderken görmüştü pencerede. Kepenkleri sonuna dek açılmış pencereyi, bu bahtsız kadını çerçeveleyen eski bir fotoğraf gibi algılayacaktı. Tatilde köyüne onun hayaliyle gitmiş, 'ben seni bulmaya ümitli ve azimliyim' diye başlayan bir mektup yazmıştı. Döndüğünde evlerine gitti. Adı Nurmelek'ti kızın. Annesi, çay getirirken, 'sen ince dudaklı kızlardan hoşlanırsın' dedi. Akşam kurstan dönünce posta kutusunda bir mektup buldu. Ceylanlardan geliyordu. Yazmanın yaşamaktan daha değerli olduğunu düşündü. Belli belirsiz bir sesle 'yazı bir uçmaktır' dedi. Oysa yıllar önce, edebiyat daha çok sonsuzlukta bir cereyandır, yazı onun için bir mazbata mahallidir, derdi. Yazı denince Kelebek öyküsündeki, 'adam yanmayı denedi' aklına gelirdi. İçerde ölgün bir ışık vardı, şaşırdı, böyle bırakmamıştı çıkarken. Kapı aralıktı. Papağan içerdeydi. 'Öldürücü bir zehir gibi benden kaçıyorsun, boşuna tüketiyorsun kendini' dedi. Sustu Yeşil Gözlü Adam. Papağan, mesai saatlerine uymadığı, çalışma arkadaşlarını küçümsediği, hiçbir tekrara göz kırpmadığı, gecelerin aydınlık olduğunu söylediği, havf ve reca ortasında bir daireden geçer gibi Paris'e elektriklerle süsülü bir kuyudan gidip geldiği, trenden sonra ayışığının yıkadığı patikalardan yurdu'na döndüğü, sadece bir dize yazıp günlerce onunla teneffüs ettiği için ona tekrar acı sözler söyledi, 'yıldızınızı karartacağım, bize akıllı adam lazım değil' dedi. Ne olduysa Papağan'ın bunları söylediğinin akşamı oldu. Yeşil Gözlü Adam gazeteye döndü, üst kattaki salona çıktı. Toplantılar için kullanılan batıya bakan penceresinin önüne, koltuğa oturdu. Güneş, karanlıklı bir kışa yerini bırakır gibi kızara kızara indi dağlardan. Yüzünde oynaşan gölgeleri görmüyordu. Uzun uzun güneşin kayboluşunu seyretti, günlerden Perşembe olmalıydı, oruçluydu, çıktı gazeteden, durağa yakın bir yerde duvarın dibine tünemiş ayyaş adamı gördü, bir sigara istedi. Arkadaşı kendisini çileden çıkaran olayı bildirdiğinde kendi ağacına sarıldı, günlerce üzüntü içinde kıvrandı. Papağan, ceylanları avcılara ihbar etmişti. Bir türlü dinmek bilmeyen acılarına aldırış etmediği, kendisini değil ceylanı öldürtmeğe kalkıştığı için, ona, 'kansız avcı' dedi, 'kekliği değil beni vur.' |