
Şeffaf elleriyle dünya gurbetine batmış sırılsıklam bir gözbebeğiydim. Her şey dünyaya açılan bir menfezdi ve morga getirildiğimden beşyüzyıl sonra adli otopsi için gelen doktora, saçlarımın müziğini duyurdum.
Kadavralar teknik dilleniyordu.
Matematiğe uzanan pürüzsüz bir kalp nefesi gibi gözümü, gezinen ve küçülen, alçalan ve büyüyen, yağmurdan küle külden yağmura nedensiz ve yemyeşil akımlar sürdüren bir mercan sevdasına dirilttim. Oysa konuşan cenazelerdi. Cenaze yıkayıcıları. Hastane imamı. Ambulans. Kefenlenmiş tabut. Kadın çalıştırıcıları. Hemşireler.
Oksijen. Ve alımlı ucuyla serap söyleyen yol. Bitmiyor ve bulunmuyordu. Bir bulut kaynıyordu, dağın eteğinden doruğuna, gurbeti, ağlayan saçları seriyordu.
'Sen dünya ol' dediler ve ağladım. Kundak bir mezardı. Simsiyah fraklı ceset, elinde ateş besleyen metal eriyiklerini bir göz damlası gibi kalbime, dünyanın zamansız ve mekansız arzularına damlatıyordu. Yol, içimde gerilen bir şiddet yayı gibi, kalp atışlarındaki karasevdayı dillendiriyordu.
'Sen yıldız ol' dediler ve öldüm.
Çocuktum.
dünyanın orta yerinde şuuru doğuran gök alevleriyle herşeyin gözüne simsiyah kabuk bağlatan doğum çiçeği isteklerine, volkanlı taş, toprak ve maden sularını karıştırarak fışkırtan bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, göğün gözü olan güneşin gizlendiğini gördüm.
Yol, O'nun gözleriydi.
Kalbi ve hüviyeti, saçlarının sesiydi.
Beşyüzyıl önceki cenazemle, beşyüzyıl sonraki kabrim karşılıklı dillenip, kısa ve dar olan hazır zaman çılgınlığının kanatlarını açtılar.
'Sen yangın ol' dediler ve yandım.
Yangın, akıl ve aşk arasında yeni açılan çocuk düşüne uzanmış elleriyle bir mecnun serüveniydi.
Yol uzadıkça gençliğe akıyordu. Şehri bir avuç cenaze külüne doyuran yangından, dünyanın yüklendiği teknolojiyi umutsuz bir nar çiçeği gibi ezdim. Gözbebeğimde sakladığım kader sesi, dünyanın bağlandığı karasevda olacaktı.
Kalp de bir arştı.
Bir insan hüznüydü.
Çocuk serüveni gözlerini içer miydi? Kadavralar bekler miydi? Gece, şehrin bir sokak vaktinde, kadınlar ışık neonlarına asılı sessiz bir yangın mıydı?
Dağdan süzülen kır çiçeğine şeffaf kanatlarını adayan böcek, şehre gerildikçe çoğalan yapayalnız bir ıstırap mıydı? Yani zaman mahluk muydu? Kapı aralandığında toprak gözünün yoğurduğu kabir rengi kimin içindi? Sorusuz bir kadın gözü için annelik, tahakkümü besleyen kapkaranlık bir yağmur muydu?
Bu küçücük şeytan sesi, insanın hangi haliydi?
Ve dünya, dalgaları sağılmış bir deniz gibi gözlerine mi susuyordu? Cenazelerin sürüklediği paramparça caddeler, caddelerin kalbinden süzülen kahırlı bir insan mıydı?
Sonra şehri yazan kimlerdi?
Bozan kimlerdi?
Zamanın toprak telime takılmış sımsıcak bir cesetle gençlikten ihtiyarlığa aktığım yeni çağda, simsiyah fraklı ceset, dağın şehre kaybolduğu bir çizgi tekniği yaşattı. Fabrikaların önünden ve üstünden ellerinde karanlığı mühürleyen randevular uçuştu. Skandallar yeniden yaşanıyordu.
Cenazemi, gözüyle kazdığı kabrime fırlatan simsiyah fraklı ceset, çocukların düşlerine karanlık geriyordu. Gerildikçe seçemiyordum. Büyüdükçe üşüyor, dayanıyordum. Dağın bittiği sesten bir başka ses doğuyordu. Doruğa savruldukça cenazeyi taşıyan ambulans çoğalıyor, ormandan yayılan toprak kokusu, insan büyütüyordu. Cenazeleri fırlatıyor, hızı boğuyorlardı. Bir mecnun masalına ağlayan savaş için sanayi toplumuyla şefkat toplumu fasılasızlaştırılabilir miydi?
Baharın doğurduğu çocuk ışığı düşü, bilgisayar gözüyle yoğrulur muydu? Matematiğin çevrelediği tabiat özü, cenaze yangınları için toprak iksiri miydi? Şiddet yağmurları, zulüm parmaklarıyla niçin insan sevsindi? Ve sanki korkmak istiyordu, sevmek ve ihtiyarlamak diliyordu.
Yol uzadıkça eridi. Cenaze, güneşi gören bir leylak sevinciyle ülkesine koştu. İnsanlar ıstırap doğurganı, ülkeler sessiz bir ateş vurgunuydu. Herkes, herşey gibi tabiata ölmüş, suskun bir ihtirasın saçlarında cenazeyi bekliyordu. Cenaze büyüdükçe, öldüğümün tadına kapılıyor, sarhoşluğumu yüceltiyordum. Cenazenin çocuğu, beşyüzyıl önce, deniz kıyısındaki sedefe saklanmıştı.
Ve sırça inci sarayı için aşk ne idiyse, dünya için de matematik oydu. İnsanın alındığı mevsim rengi, şehrin çizildiği, sonra bozulduğu yangın külüydü. İnci, külün kaybolduğu kudretli bir ihtirastan doğacak, sarsılarak büyütecekti. Cenazeyi bekleyenlerin bekledikleri buydu.
Dünya, ağlamaklı bir kadın dudağı gibi şehre eğildi, saçlarını avuçladı, teknoloji yoktu, sosyoloji boştu.
'Mecnun serüveninin sorgulu bakışlarındaki müjdeyi içeceğiz!' Çocuklar sesleriyle doğuyordu. İncinin çocuklar için sedef sürgünü başlamıştı. İnciye sığacak dünya, inciyi sığdıramadı içine. Haber için dış gözdü. Dış, dünya için inci gibi beyaz bir sözdü.
Cenaze geldi.
yıkandı
kefenlendi
tabutlandı
kabirlendi
ateşlendi
sereserpe bir kuş kanadı gibi dağılmaya, inci büyümeye, büyüdükçe kader çığlığı için dünyaya ve insana eğilmeye başladı. Sessiz bir kıyamet gibi, ışık damlıyordu mahşer çocuklarının kalbine. Aşk, sessiz bir şiddet gibi titriyordu. Zamanı bölmüyor, eşyayı bütünlüyor, şehirleri süslüyordu.
Yani çiçekler baharda mı gelsindi? İrade tasvirleri zaman altına nasıl girsindi? Fabrikaların doğduğu eşikten bir şehir kapısı açılsın ve külrenk bir güvercin kalbi gece ile gündüzün sınırında kapının eşiğinde çocuklara ağlasın mıydı? Ses, dağbozgunu bir çelik muahede olup kat kat katlansa, fötr şapkalı, simsiyah fraklı ceset binler ceset olup katlanan katran yüzlü kapılar
ardına gizlense
aşkı yiyip bitirse
çiçekleri çeliğe
şehri içip tüketse
çocukları çeliğe
kalbi alıp götürse
bir fabrika bir çelik daha bir fabrika bir çelik daha
şehri kasabaya kasabayı şehre ağlatan üniformalı bir gölgenin karanlığındaki kadın sesleri ve gözleri için çelik anıtlar yükselse
sonra çocuklar gülse
güller ağlasa mıydı?
Şehirler süslendikçe içimdeki sesi artıyor, gözleri artıyor, saçları artıyordu. Kapandıkça açılan bir tabiat diliydim artık ve cenazemi kanlı bir şafakta şehrin bütün parklarına sindirmiştim
Banklarda sarmaşdolaş gazete leşleri. Çocuk şenlikleri arasında evime gidemiyordum. Taşıtlar. Otogarda sabahlayan felçli çocuk. İhtiyar mescitte yaşlı babası. Kız yurduna yürürken, sokağın gece geç bir vaktinde, 'ama sevgilim' dilinden kan boşanan.
Sokak lambasının ışığında giderken yakalıyorum onu. Üniversite kampüsünde, üçüncü çocuğunu düşürüyor. Banka önlerine yapay kurulmuş yeşilliklere seriliyor. Saçlarını eziyorum. Gözleri dökülüyor, azgın bir nehir yapıyor kendini boğuyor boğuyor gözlerini yıkıyor, hüviyeti düşerken elime, yabancı tır şoförlerinin sakladığı kadın kullanımları oluyor fabrikaya getirilmiş yeni baskı makinesini monte eden yabancı teknisyenin metal avuçlarındaki beyaz başörtülü işçi kadınlar bakıyorlar gelene, yetmiş derece sıcaklıkta eriyorken, istemeye geliyorlar beni, 'şiir yazamıyorsunuz siz' diyorum kovuyorum onları, topluyor bütün müsteşarları şiir yazan bilgisayar öğrencileri için reform inşasında su kesildikçe doldurulan viski şişelerine kalkınma planları gazete küpürleri boğuyorum. 'Alınız ve gidiniz' diyor yaşlı kadınlar, 'o acaip adamları da beraber götürünüz'
Sonra sakız satan çocuk oluyorum ellerimdeki çılgın saçlarımla müzik oluyorum sinemada şiirleşiyor sosyolog olup şiir serüvenine doğuyorum.
Şehrin ve baharın yüzüne çiçek doğuyorum.
kendine ve insana bakan sessiz bir geceye ay doğuyorum. |