
Beni ancak sen temizleyebilirsin. Su gibisin. Temiz, arı, durusun, beni kirlerimden ancak sen arındırabilirsin. Bu yükler belimi büküyor. Bunları taşıyamıyorum, beni ancak sen kurtarabilirsin. Karanlık beni korkutuyor, bu ıssızlığa dayanamıyorum, bu acı boğazıma düğümleniyor, ben ancak seninle soluk alabilirim. Unutmak, unutulmak istiyorum. Olmayayım, bilinmeyeyim, tanınmayayım istiyorum. Keşke olmasaydım diyorum. Keşke keşke...keşke olmasaydım, taş olsaydım, toprak olsaydım, sana gelirken tren penceresine başımı dayadığımda bakıp da hiçbirşeyi göremediğim o koyu dalgınlıkta gözüme çarpan ilerdeki tepede kavurucu yalnızlığın içinde tenha bir şey olarak beliren yapraklarını dökmüş kurumuş ağaç olsaydım, varlıkla ilişkisi, yuvasına buğday tanesi taşımaktan ibaret olan şu karınca olsaydım, evin çatısına yuvalanmış sığırcıklardan birinin kanadının içindeki tüy olsaydım, karanlığın, sessizliğin, o sonsuz tenhalığın dibinde bir yerde, gözle görünmeyen bir toz zerresi olsaydım. Aklı, belleği, nefsi olmayan bir şey, bir ağacın dalı, oturduğum, günün yarısını geçirdiğim bu masanın yanındaki pencereye doğru dallarını uzatmış olan kayısı ağacının hasta yapraklarından biri olsaydım. Kızımız o gün, hani bizi bir dostumuzun kahvaltıya davet ettiği günün sabahı, sen yukarıda hazırlanırken ne dedi biliyor musun, baba niçin bu kadar üzgünsün, neden çok üzülüyorsun, annemi sevmiyor musun. Ona gülümseyerek baktım. Yüzü ne kadar ışıltılıydı. Saçlarının rengini o zaman fark ettim. Ona şimdiye kadar bu denli yakından ve dikkatle bakmamış olduğumu fark ettim. Sözü dolaştırmaksızın doğrudan soruyor...Gözlerindeki ışıltı...Çocukken ben de böyle olmalıyım. Suya benziyordu. Ona uzun uzun baktım. Baktıkça içimdeki acının hafiflediğini hissettim. Elimden tutabiliyordu...Yüzüne bakmaya doyamıyordum. Anlamış gibi, usulca sokuldu, başını göğsüme dayadı, sarıldı. Saçlarını okşadım, yanağımdan süzülen yaş saçlarını ıslatıyordu. Benim aklım ermiyor olup bitene. Aramızda olup bitenleri anlamıyorum. Anlamak da istemiyorum. Anlayınca noluyor ki sanki. Anladığım şey olan mıdır, olandan murat nedir, bunu nasıl bilebilirim. Bilince ne olacak ki. Bir şey mi değişecek? Eskiden dünyayı değiştirebileceğime inanırdım. Şimdi kendime bile güç yetiremediğimi görüyorum. Bilmek, anlamak istemiyorum, düşünmek, görmek istemiyorum. Seni görmek istemiyorum, seni düşününce, seni görünce oluyor bunlar. Unutsam, belleğimi yitirsem, seni unutsam, olup biteni unutabilsem. Her şey o akşam, oraya geldiğimde başlamamıştı. Salona girip bana ayrılan masaya geçip, sandalyeye yığıldığımda değil, belki önceden, öncesiz bir andan itibaren vardı, o an belirmişti. Seni görünce, tanıyınca, sonra buluşup konuşunca, yakınlaşıp içime düşen ateşi sana anlatınca başlamadı. Bunu hissedebiliyorum. Senin hastalığını da şimdi fark etmiş değilim. Bu kadar yaralı olduğunu nasıl bilebilirdim. Bilsem ne işe yarayacaktı ki! Sana derman olamadım, asıl acı bu. Bu acılar nasıl diner ki! Beni yetmiş kez öldürdüler senin için. Bir başım daha olsa gözümü kırpmadan verirdim. Bana o gece o şeyi söylediğinde canımı almıştın. Canım kurban olsun yoluna, al, uğruna can feda, senin olsun, her şeyimi yağmala, talan et, senin için tüm varlığım, yokluğum senin için, hala böyle biliyor musun, canımı aradan kaldırayım sana öyle bakayım diyordum ya, o gece oldu bu. Beni ancak sen iyileştirebilirsin, sen suya benziyorsun, hem temiz hem temizleyicisin. Beni öldürerek arıtıyorsun, her gün, her an öldürüyorsun beni, sana sensiz varmayı öğretiyorsun belki de, bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum artık. Beni nasıl aldattın, kiminle ne zaman nerede hangi günahları işledin duymak istemiyorum. Bir şey bilmiyorum...böyle demiştin son aradığında, artık bir şey bilmiyorum. Ben de öyle. Gece ne kadar uykusuz ve yorgun olursam olayım yatmak istemiyor, yatak odasına girmemek için oyalanıyorum. Az önce sanki orada beni bekleyen bir canavar varmış gibi kapısından döndüm, salona geçtim. Sana söz ettiğim yer minderlerinden birine yığıldım. Cd'nin kumandası yerdeydi. Alıp play tuşuna bastım. Malatyalı Fahri'nin cd'sini unutmuşum içinde, sensiz sönmez şu kalbimin ateşi...Sana dinletmiştim bunu bir gece hatırlıyor musun? Öyküsünü biliyor musun diye sormuştun. Eşini ilkokulda tanıyıp sevdiğini, ilk aşkı ve acısı olduğunu, nasıl ölümüne yol açtığını, intiharını, o acıyla nasıl memleketini terk ettiğini, ölene dek dönmediğini, evlenmediğini, yüzlerce şarkıyla acısını nasıl dile getirdiğini anlatmıştım. Anneannem çok severdi şarkılarını. Şimdi onu hatırlıyorum. Az önce içim ezilip ağlamaya başladığımda keşke dedim, yaşıyor olsaydı, nasıl bir şefkat deniziydi. Keşke yanımda olsaydı, her zaman yaptığı gibi yeşil sabun ve merhamet kokan göğsüne yaslasaydı başımı, saçlarımı okşayıp bana Yunus ilahileri söyleseydi. Onu ne kadar çok sevdiğimi, annemden bile çok sevdiğimi düşündüm. Sabah erkenden uyanırdı. Pencereyi açar balkona dalları sarkmış ıhlamurun kokusu içeri dolardı. Üstümüzü örter, usulca saçlarımızı okşar, fısıl fısıl okurdu. Biraz sonra abdest alıp gelir, balkona seccadeyi serer, sığırcıkların, baykuşların, puhu kuşlarının, portakal ağaçlarının, az ilerde ansızın yükselen dağların, içlerindeki sayısız canlının zikrine karışan dualar okur, namaz kılardı. Her seher bunu yapardı. Bazen onun fısıltılarına uyanırdım. Bazen gözkapaklarımın kıpırdadığını fark edip, 'benim paşam ne güzel de uyurmuş' der, gülmeye başladığımı görünce de sarılır, koklar öperdi. Anneannemin kokusunu duyuyorum şimdi. Göğsünün sıcaklığını, şefkatini özlüyorum. O kadar yorgunum ki...Uyuyakalıyorum. Rüyamda seni kırmızı bir bulutun içine girerken görüyorum. Kayboluyorsun. Ansızın kırmızı bir yağmur yağıyor. Bulut eridikçe beliriyorsun. Anne karnında gibi kıvrılmış, içine bükülmüşsün. Kalbinde siyah bir yılan var. Seni ısırıyor. Bağırıyorsun ama sesin çıkmıyor. Ben de bağırıyorum. Benim de sesim çıkmıyor. Sana doğru boşlukta koşmaya başlıyorum ama başaramıyorum. Ayağımı kımıldatamıyorum. Üzerime ağırlık çöküyor. Nefesim kesiliyor. Yılan kalbini ısırdıkça rengin değişiyor, kararıyorsun. O kadar ki, karanlık bir şeye, bir silüete dönüşüyorsun. Yavaş yavaş biçimin değişiyor, yılana benziyor, kıvrılarak aşağı iniyorsun. Bana doğru sürükleniyorsun. Az sonra önümdesin. Başını uzatıyorsun, dilini çıkarıp tıslıyorsun. O kadar korkuyorum ki, bağırıyorum, bu kez sesim çıkıyor. Dehşet içinde uyanıyorum. Uyanınca geldiğim yeri hatırlıyorum. Orada başlamıştı yolculuk. Orası bir pazaryerine açılıyordu. İlk adımı attığım yer. Aşağıların en aşağısı bir yer. Geldiğim ve döneceğim yeri anlamaksızın bu yolculuğa katılmış olduğumu görüyorum şimdi. Şimdi diyorum ya, bu geçmiş ve geleceği de içine alıyor. Burası bir cem alemi. Bir toplanma yeri. Yolun başı burası. Bu kabus bitiyor artık. Ferahlıyorum. İşte işte kalbim ferahlıyor. Soluklanıyorum. Yolu görüyorum. Burası çok aşağı bir yer. Yol buradan başlıyor. Yürüyorum. Yürüdükçe açılıyorum. Açıldıkça bir yere uğruyorum. Uğradığım her yerin ayrı bir rengi var onu alıyorum. Her birinden bir işaret, bir giysi, bir haber alıyorum. Her gördüğüm bana bir şey söylüyor. Dillerini anlamasam da onları alıyorum. Alıp heybeme dolduruyorum. Şimdi biraz daha iyiyim. O kabus dindi, artık kalbim genişliyor. Yol uzuyor, açık, havadar, ışıltılı bir yere doğru gidiyor. Menziller görünüyor. İlk menzilden geçiyorum. Burası ellerin senin. Tutuyorum. Beni rengine boyuyorsun. Yüklerimi birer birer bırakıyor, ağırlıklarımı atıyorum. Kabus bitiyor, şimdi daha iyiyim. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum. Deniz görünüyor. İçimde, üstümde ne ağırlık varsa attım, bütün renklerimi bıraktım. Kıyıya iniyorum. Kumlara uzanıyorum. Güneş tepede. Ona bakıyor kör oluyorum. Uyuyorum. Bu kez dört deniz görüyorum. Biri diğerine akıyor, ikinci üçüncüye, üçüncü dördüncüye kavuşuyor...Dört derya beliriyor. Hava suya, su soğuğa dönüşüyor. Tuhaf şeyler oluyor, anlayamıyorum. Senden geldim, sana dönüyorum. Bu kez düşümde denizin üzerindesin. Suyla göğün birleştiği yerde görünüp görünüp yitiyorsun. Dalgalara bak diyorsun. Bakıyorum. Deniz kabarıyor, dalgalar büyüyor, yürüyor ve sahile çarpıyor. Gözlerimle onları izliyorum. Şimdi denize bak diyorsun. Denize bakıyorum seni görüyorum. Dalgalar denizin halleridir onlara iyi bak diyorsun. Dalgalara denizin halleri olarak bakıyorum. Sen belirip kayboldukça yaşadıklarımızı düşünüyorum. Sen son değilsin. Başlangıç da değilsin. Uyanıyorum, ne kadar küçülmüşüm. Ne kadar minik bir şeyim. İçime bakıyorum ne kadar büyük. Ellerime bakıyorum, çok küçükler. Yüzüm, kulağım, burnum çok küçülmüş. Adımlarım...Paytak paytak yürüyorum. Anneannem balkonda yere sofra bezini açmış, iki bakır kap önünde yaprak sarıyor. Zeytinyağlı dolma yapıyor. Kabakçiçeği dolduruyor. Üzüm ve fıstık da koymuş içine. Patlıcanı oymuş, içini minik minik doğramış harca...Beni görünce, 'kuklamu...ela mikrimu...ela mikrilakimu...' diyor. Küçüğüm diyor bana, bebeğim, miniciğim...gel. Gel ruhumsun sen benim, gel aşkım...Gel yanıma. Ellerini dokundurmaksızın sarıyor beni, yanağımdan öpüyor, boynumdan, kokluyor, 'ohhhh' diyor, 'cennetim benim!' Ben anneannemin cennetiyim. Ben çocukken annemin cennetiydim. O bende temizleniyordu. Su gibiydim. Seni ancak ben temizleyebilirim. Ben suyum, arı duruyum. Seni ancak ben dindirebilirim.
|