
l.
Dün gece seni rüyamda gördüm. Bana yine, "içme bu kadar hap, kendine acımıyor musun?" dedin. Akşam seni görebileceğimi sanmıyordum uyurken. Ama birden uyku gözkapaklarımı indirdi ve karanlık oldu. Sonra birden seni gördüm. Sen yokken, 'burada olsa, onunla şöyle şöyle yapardık" der, hayaller kurardım. Gelince yine her şey o eski imkansızlığına gömüldü. Buradasın. Sana dokunabiliyorum. Ama artık sana dokunmanın da imkansız olduğunu görüyorum. Gideceksin. Gidince yine gözkapaklarım kapanacak, karanlık olacak. Sen orada ben burada iki kumru gibi birbirimizi düşünecek, üzüleceğiz. Ben artık üzülünce canım yanmıyor. Sadece üzüldüğümü biliyorum. Başım o kadar çok ağrıyor ki, canımın yandığını hissetmiyorum. Ben de senden çocuğum olsun isterdim. Ama olsa bile onu göremeyeceğimi biliyorum. İnsanın çocuğunun büyüdüğünü görememesi nasıl bir acıdır bilmiyorum. İnsan bu acıyı yaşar mı onu ancak öleceğimi artık kesinkes görünce anlayabilirim. Seni hep sevdim ama sen benim seni çok sevmediğimi sanıyorsun. Sen benim en büyük yaramsın. Ama ne acı ki, artık yaralanamayacak kadar çok canımı yakıyor bu ağrılar. Biliyor musun seni dün gece rüyamda görmedim. Gördüğümü sandım. Bunu şimdi anlatırken fark ettim. Çünkü seni yaşarken de çok fazla gördüğümü, hissettiğimi söyleyemem. Sen gittin. Döndün. Şimdi tekrar gidince ne değişecek bilmiyorum. Ben görüyorsun çaresizim. Senin için bir şey yapamıyorum. Sadece sana seni çok sevdiğimi, sevmiş olduğumu söyleyebilirim. Hepsi bu. Sen sanıyorsun ki, benim en büyük acım sen değilsin. Sen hem benim en büyük acım hem en masum sevgimsin. Keşke seni yıllar önce henüz kirlenmemişken, senin gibiyken tanıyabilseydim. Sahi sen o zaman kaç yaşındaydın? Sevgilim bak şimdi seni hissedebiliyorum. Şimdi, yavaş yavaş ölürken, hayata ilk kez dokunduğumu hissedebiliyorum. Hayat böyle imiş meğer. Geçici, yalan, olmadık bir şey.
2.
İlk karşılaştığımız acıklı yeri hatırlıyor musun? Tabii ki...Orası yokluk gibiydi.
Bunca yıl sonra dönüp dolaşıp geldiğim yer de burası. 'Çok üzgünüm, çok mutsuzum, çok yalnızım, yok olmak istiyorum' diyorsun. Yok olmak! Bunu hep söylerdim ama şimdi gerçekten istiyorum. Yok olayım, hiç olmayayım...Ama bu imkansız dediğini duyar gibiyim.
Çok hastaydın hani o gün güçlükle konuşuyordun, kelimeler eğilip bükülerek çıkıyordu ağzından, zor anlıyordum seni. Beni anlamadın, ne sen beni ne ben seni...Beni buraya, yok olma isteğine adım adım getiren şey nedir? Senin yokluğun mu? Ama seninleyken istiyorum bunu. Sen yokluksan eğer, seni istiyorum, senin olmak istiyorum.
3.
Ben, 'bana pencereden bak' dedim. Sen, 'hayır, İstanbul'da sonbahar' dedin. Bunu hep yapardık hatırlıyor musun? Ölüler hatırlar mı? Biz birbirimizin ölüsüyüz. Ama katil değiliz, sen de ben de. Çok kan aktı sevgilim. Sen bana o pencereden bakınca, iki şeyi bir arada gördün: İstanbul ve sonbahar. İstanbul'a en çok yakışan mevsim sonbahar mıdır? Niçin hayıflanıyorsun ki! Sonbahar da kaçınılmazdır. Ama İstanbul diye bildiğimiz yer ile sonbahar sandığımız şey arasında bir çakışma olacaksa eğer, bana, o pencereden bakmalıydın. Ben sana o pencereden hiç bakmadım. O'na baktım ve ilkbahar gördüm. İstanbul değildi Edirne'ydi ama ilkbahardı. Yoksa sonbahar mı? Ne fark eder, ikisi de bahar değil mi? Evet, o pencereden bakınca doğru...
4.
Ben gidiyorum. Sen geldin ama ben kalamayacağım. Hem senin gelişin de gidiş gibi. Yanımdasın ama yoksun gibi anne. Sana anne diyorum ya sen annem değilsin. Benim annem vardı ama yokmuş gibi büyüdüm. Keşke büyümeseydim. Büyüdükçe gözümdeki perdeler kalktı birer birer. Keşke kalkmasaydı. Seni, annemi ve ona rağmen yetimliği görmeye başladım. Gideceksin biliyorum. Bıraksam da bırakmasam da gideceksin. Sen gidince sanki her şey düzelecek mi? İyi mi olacağız? Ben iyileşecek miyim? Senin içindeki sızı dinecek mi? İnsan büyüdükçe acıları da büyümüyor mu? Dünyaya gelmek bir acının içine düşmek değil mi? Yoksa ben mi yanılıyorum. İnsan en keyifli anında bile tatsız bir şey hissediyor. Kekremsi bir şey...Bu ağrılardan ve onu bastırmak için beyhude yere içtiğim ilaçlardan zehirli bir tat. Bunu senin yokluğun boyunca hep hissettim anne. O da hissetti biliyorum. Bana gelirken, yüzünde o güzelim tebessümüyle, sanki, 'bırak beni artık gideyim' derdi. Ona bunu hiç söylemedim. Kim ayrılığı ister ki! Ama birleşmeyi de biz istemedik ki, buraya, bu boktan dünyaya gelmeyi...O halde bırak beni bırak artık gideyim.
5.
Bana Yahudi bir kızın hayatını anlatan kitapta geçen o sözü söylediğin gece çok soğuktu.
Eve döndüm. Yazdığım öyküye, 'kimse ölmedi ama ortada iki ceset var' diye başladım.
Ne diyordu? "Bir kere sürgün, daima sürgündür..." Sen Almancasını söylemiştin. Neydi o?
"Eine mal Exil, für immer Exil..." böyleydi, atıyorum, yanlış bile olabilir. Her şey yanlıştı, baştan öyleydi, öyle başlamıştkı. Yanlışsa eğer başlamamalıdır veya başlangıç değildir. Yanlış başlamaz. Başladığımız yere dönemeyiz. Sen çok değişmişsin. Sen de öyle. O kız gibi sürgünüm diyorsun. Sen de öyle. Hayır benim canım çok yanıyor. Ben ölmek istiyorum.
Ölürken can yanmaz mı? İnsan ölümü yaşamaz. Nereden biliyorsun. Ölümün yaşanılamayacağını ölmeden nasıl bilir insan. Ölüm yaşanılamayan bir şeyse eğer bu ebediyen bilinemezdir zaten. Sus artık. Bana hiçbir kadını gerçekten sevip sevmediğini söyle.
Bilmiyorum. Sevgilim yaz anlarsın. Yazıyorum...sevgilim...yaz...bu yaz sonu benim için her şeyin sonu gibi...Sana bu yazın içinden yazıyorum, sana yaz sonu sevgilim diye yazıyorum işte. Ama bitiyor işte...Kendimin farkında değilim. Senin de...hiçbir şeyin...hiçbir yaşama tutkusu yok...
6.
Dün bir düş gördüm. Musallada yatıyordum. Başımda birkaç kişi vardı. Başımı kaldırmaya çalıştım. Göğsümden hafifçe iterek, 'dur kalkma' dedin, 'sen öldün.' Ağlamaya başladım. Ama sesim çıkmıyordu. Gözlerimden yaş süzülüyordu boynuma. "Boynumu siler misin?" dedim.
Baktım sen de ağlıyordun. Elinle sildin. "Yasin oku" dedim. Sen okurken ben de meğer yasin'i ezberlemişim, birlikte okuyordum. Sonra belki on metre uzunluğunda beyaz giysili, yüzü nurani bir adam geldi ve herşey ışığa boğuldu. Kör oldum. Sen ve diğerleri yok oldu.
Uyandım, çok başım ağrıyordu.
7.
Az önce, annesi, Iraklı kör bir çocuğu ayaklarına taş bağlayarak suya attı.
Adı zin idi çocuğun. Dört yaşındaydı. Amerikalı askerler, cemselerle çamurlu yolda koşuyorlardı. Kadının mavi, naylon ayakkabıları vardı. Yüksek, kayalık bir tepeye çıktı. Yüzlerce metre aşağıdaki kayalıklara bıraktı kendisini. Ayakkabıları uçurumun kenarında, yoğun tutmuş kayanın üzerinde kaldı. İlerdeki toprak yolda cemselerden Amerikan askerlerinin bağırtısı geliyordu.
|