
Hava kuru ve sıcak. İnsanların ve ağaçların gölgeleri uzuyor. Eşikler süprülüyor, kapı önleri sulanıyor. Anneler, sokakta birdirbir, sek sek, çember ve misket oynayan çocukları uyarıyor. 'Kanala yanaşmayın, bu tarafta oynayın'
Kanal suyu Çarmuzu deresinden geliyor. Her sene birkaç çocuk boğuluyor. Açık bir yerinden düşüp de doğrulamayınca kapalı kısmına sürüklenerek kayboluyor. Demir süzgeçlere takılırsa, ceset iki üç günde ancak çıkarılabiliyor. Çarmuzu lahanası deyip geçmemeli. Boklu moklu ama bu suyla sulanınca hem gürbüzleşiyor hem tadlanıyor.
Baş bulgur, soğan ve kıymayla yapılan lahana köftesinin kokusu sokağa taşıyor. Çocuk bağırtıları, serçe, sığırcık ve karga ötüşleri, nadiren geçen at arabaları...Dedeler, çocukları ikaz eden gelinlere, 'bırak oynasın kızım, ilişme çocuğa' diyor.
Suset'in hasta eşi Muhlise ile Davulcu Hasan'ın meczup karısı Hısım, kara üzümden topladıkları tevek yaprağının çöplerini koparıp, dizlerinde istifliyorlar. Dizlerinde pazen, çiçek desenli bervanik sarkıyor. Sultan Karı iki büklüm, kızına verdiği kuşkanayı ciğer kavurmak için geri almış dönüyor. Hısım, 'Sultan ana, Hanım nerde?' diye soruyor. 'Kilerde soğan kıyıyor' diyor. Hısım, Davulcu Hasan'la evlendiğinde aklı başında. Anası tandırda yandıktan sonra cinlendi, diyorlar. Kısa, kesik cümlelerle konuşuyor. Kelimelerle başı dertte. Durup durup başına sinekler üşüşüyormuş gibi depreniyor. Hısım asıl adı değil, kocası, 'kafadan terelelli' anlamında takmış ismi. Ciğercanlı bir kadın. Heyheyleri geldi mi kırıp döküyor ortalığı. Gittikçe sıklaşıyor ve şiddetleniyor nöbetleri. Kocası bazen bağlıyor çarşıya giderken. Muhlise, görümceden yana dertli. Bu yüzden kaynatalarından ayrılmışlar. Eşi Suset işsiz. Pınar sinemasından itibaren babamla birlikteler. Mızmız bir adam. Kimseye zararı yok. Muhlise'nin durumunu büyük halam, 'kuma gemisi yürümüş, görümce gemisi yürümemiştir'le anlatıyor. 'Ah davulcu sırtın teneşire gele, bi tek biz kaldık değirmene kalkmayan' 'Kız ne yapacan değirmeni sen, kocan her gün getiriyor' diyen Muhlise'nin yüzüne bakmaksızın, son yaprakları istifleyerek, 'öyle deme anam' diyor, 'var evi kerem evi, yok evi viran evi'
Davulcu Hasan, koca göbekli, pala bıyıklı, seyrek saçlarını yağlayarak geriye tarayan, hoşsohbet bir adam. Davul çalmak hayatta ciddiye aldığı tek iş. Davulla yatıp davulla kalkıyor. Malatyalı Fahri'yle sık sık Ankara Radyosu'na gidiyorlar. Hısım'a, 'kocan nerde?' diye sorulduğunda, bazen, 'ne bileyim, radyoevine götüreceklerdi' diyor. Sahurda Çarmuzu, Hidayet ve Melekbaba mahalleleri onunla uyanıyor. Düğün-derneğe Davulcu Hasan'ın çağrılması ayrı bir iş. Kız istemelerde bazen şart koşuyorlar o çalacak diye. Çocukları yok. Hısım, annesinin tandırda yanmasından sonra iflah olmamış.
Akşam iftarı bekliyoruz. Davulcu, ezan okunurken çalarak eve dönüyor. Hısım kapının eşiğinde oturmuş bekliyor. 'Kız ezan okunalı çok oldu, ne bekliyorsun?' diye soruyor. Hısım, 'Celal hoca okumadı daha' diyor, 'onu bekliyorum'. Celal hoca İskender camiinin imamı idi. Emekli olmuştu. 'Kız gel, Celal hoca yok artık, bak hava kararıyor, gel de iftarını yap' Dinlemiyor Hısım, 'Celal hoca okumadan orucumu açmam' Davulcunun ağzı biraz bozuk, 'kız gel Celal hoca seni.....' Anlatır anlatır gülerlerdi bunu. Davulcu, bayramda dedemlerde toplandığımızda, Hısım'ın çocukların bıcır bıcır oynadığını görüp de ağlayınca, 'kızım sende katır soyu var' demişti. Ağlamaklı bir sesle, 'nasıl yani?' diye sorunca, 'katır dediğin beddualıdır bu sebeple yavrulayamaz.' 'Niye beddualı ki?' 'Hazret-i İbrahim ateşe atıldığında odun taşımış'
Muhlise'nin karnı burnundaydı. Bulgurlu tevek sarması çekmişti canı.
'Hadi kız' dedi Hısım'a, sen içini yoğurmaya başla, ben de şunları kaynatayım'
Muhlise doğumda öldü.
Biri üç yaşında, biri henüz doğmuş iki yavru bıraktı geride.
Büyüğünü halası götürdü. Küçüğünü anneannem evlat edindi.
Yirmiiki yaşına kadar bizde kaldı.
Adı Emine'ydi, Bico derdik.
Bico su getir, Bico babam kül tablası istiyor, Bico çocuğu tuvalete götür, Bico çatıdan külah indir, Bico çamaşırlar kurudu mu, Bico soba.. .
Ankara'lı elektrik ustası biriyle evlendi de kurtuldu. Ona sorsanız evlenmek istemiyordu. Babamı babası , anneannemi annesi biliyordu.
Hısım içini Muhlise dışını hazırlayınca bi gayretle sarmaya başladılar.
Dedemlerin evinin penceresinde ortanca amcam Muhammed, yeni aldığı Vega radyonun ibresini dolaştırıyordu.
Babaannem, dedemin ölümünden sonra radyonun eve getirilmesinden hoşnut değildi, ne var ki amcama söz geçiremiyordu.
'Şimdi yurttan sesler korosunu dinleyeceksiniz. İlk türkü Şarkışla yöresinden...'
'Hey gidi yüce Allahım' diye iç geçirdi amcam, 'bir ağacı oymuşlar içine dünyayı koymuşlar'
Çocukken geçirdiği hastalık amcamın bir gözünü almıştı.
Bu yüzden Tekfener diyorlardı.
İlkokulu bitirememiş, Atpazarındaki çayocağında çalışmaya başlamıştı.
Ölene dek orada çalıştı, askerden sonra devraldı.
Henüz çocuk yaşlarda cigara ve esrara alıştı.
Dedem dovdü olmadı sövdü olmadı, gizlice bahçeye esrar ekmesine, kazandığı paranın çoğunu tütüne katmasına engel olamadı.
Babaannem, 'anam böyle bir babadan böyle bir çocuk...Allah insanını çoluk çocuğuyla imtihan etmesin' diyerek, 'peki vazgeçirmenin bi yolunu bulamadınız mı?' diye soranlara, 'ben diyorum hadımım, sen diyorsun oğul uşaktan ne haber? Alışmış bi kere. Bizden vazgeçer ondan vazgeçmez. Baksana canından geçiyor' derdi.
Beş kardeş. Beşi de beyaz giyinmiş.
Baklava dilimli, kenarları üçgenlerle çevreli, kırmızı, sarı, mavi, uzunlamasına asılmış kilimin önündeler.
Babamla amcam önde, büyük amcamla halalarım arkada.
Büyük halamın yüzü sağ kulağından çenesine doğru kesilmiş. Amcalarımın göğüslerinden yukarısı ve ayakları kopmuş.
Kesilen ayaklarında gıslaved lastik papuçlar.
Kollar yana sarkmış.
Saçlar kısa, kesik.
Muhammed amcam daha kumral ve boynu bükük.
Babamın yanakları kızarmış. Büyük amcamın sol elinde küçük bir leke.
Tahta sandalyede kadife örtü.
Amcam bir yaşında. Gözleri parlıyor.
Başında beyaz, dantelden takke. Saçları dalgalı. Sağ elini gizlemiş.
Atpazarındaki havuzun duvarına bağdaş kurmuş. Kalın, kemik çerçeveli güneş gözlüğü.
Bir gözünden kurtulmak ister gibi yan bakıyor.
Elleri dizinden sarkmış. Tabii sol elinin işaret ve orta parmağı arasında kalınca sarma bir cigara tütüyor.
Kareli, gri bir ceket, koyu gri bir şalvar. Saçlar, koyu kestane. Hafifçe alna dağılarak geriye taralı ve briyantinli.
Beyaz, kolalı bir gömlek. Geride hasır iskemleler, tabureler. Öksüz doyuran çay bardakları. Solda dikilerek objektife bakan genç bir adam. Üç köylü oturmuş çay, sigara içiyorlar, koyu bir sohbetteler.
Amcam tadına doyulmaz lezzette çay demlerdi.
Kaçak çayla birkaç çayı harmanlar, ocaktan ayrı semaver yapar, çay tiryakilerine ondan verirdi. İlkin yıkar, buharda biraz bekletir, Derme'nin tatlı, arı suyunu kaynatır da kaynatır, belli belirsiz bir karanfil tadı katar, nihayet ağır ağır suyu boşaltır ve demliği kararında açardı.
Omzunda zaman zaman elini sildiği, lacivert havlu olurdu.
Esrar tabakalarını, kilerin duvarına tek sıra halinde istiflenen iri meşe odunlarına gizlerdi bazen, bazen oturduğu minderin altındaki hasıra. Şapkasının içine yerleştirdiği de olurdu, çay ocağının kimsenin akıl edemeyeceği bir yerine de.
Karda yürüyüp izini belli etmezdi, esrarlı bir adı vardı artık.
Tekfener aşağı Tekfener yukarı.
Babaannem bundan dolayı babamı bir türlü bağışlamadı. 'Bu Allahın takdiri, senin yaptığın çok ayıp' diyerek kınardı.
Amcamın esrarcı arkadaşları çoktu. O zamanlar ki, ellidört seçimleri yeni olmuş, Demokratlar kazanmış, şehirde bayram sevinci esmişti. Şahnahan'da çiftçiler traktörleriyle İl Başkanlığı'na gelerek, başvekile iletilmek üzere, kayısı çiçeklerinden yapılmış bir şükran demeti sunmuşlardı. Harıl harıl çalışıyordu yollarda şantiyeler. Parti kongresi bu şevk ortamında başlamış, Menderes yeniden seçilmiş, radyoda yayınlanan konuşmasında Halk Partisi'ne çatarak, partiyi tesanüde davet etmişti. Koreye asker verişimiz hala tartışılıyordu. Elli seçimlerinde Demokratların otuzaltı vilayette tam liste kazandıklarında Halkçı-Demokrat demeksizin herkese o gün bedava çay ile peksimet vermişti amcam. Koreye dörtbinbeşyüz mevcutlu Türk Savaş birliğinin gönderilmesine itiraz edenlere kızıyor, gazetede çıkan Atlantik Paktı'na alınma ihtimalini örnek göstererek medeni aleme dahil olmanın başka bir yolu mu var? Sizin inkılapçılar yoksa medeniyetten vaz mı geçtiler diyordu.
Amcam, babamın aksine ateşin bir Demokrat taraftarı idi.
Parti delegesi olmasa da, seçimlerde delege gibi çalışır, ev ve kahve toplantılarında ocağa nezaret ederdi.
Radyodan haberi dinleyince, 'yüz verdik deliye, çemrendi sıçtı halıya' dedi Karaosmanoğlu için.
Esrarkeş arkadaşları yavaş yavaş toplanıyordu çay ocağında.
Lallik Halo, 'se se se se' dedi, amcam karşısındaki boş tabureye oturdu, esrarın verdiği keyifli bir sarhoşlukla gülerek, 'he gardaş söyle söyle, içinde kalmasın'. 'Se se se nin ne me me me menfa fa fa tın var bu bu iş iş te?' 'Hiç bi menfaatım yok' dedi amcam. 'Pe pe pe' diye sürdürdü Halo, 'ki ni ni ye a a a la...', 'lakadar oluyorum diyorsun' diye tamamladı amcam, 'sana ne!' dedi, 'sen çayını iç, çağla olmadan çatlama' 'Me me men de deres' dedi Halo, 'yı yı yır tı tı cı ku ku kuş gi gi bi, ö ö ö ömrü a a a az o o o o o lur'. 'Yav Muhammed konuşturma adamı, o konuşunca biz yoruluyoruz' diye söylendi Topal Bekir.
Amcam hapisaneyle onyedi yaşında tanıştı. Bundan önce birkaç kez nezarete düşmüş, dedeme duyurmadan babamla büyük amcam çıkartmışlardı. Karakol komiserinin hoşgörüsünü aşan ilk esrar vakası altı ay hapsine sebep oldu.
Kuşkucu idi. Bu yüzden her yakalandığında mutlaka ihbar edildiğini söyler, birilerini suçlar, hikayeler uydururdu.
Babam sinirlendiğinde, 'içme şu boku, kendi elinle yapıyorsun' deyince bu kez üzülür, ağlayarak, 'ben istemez miyim bırakmayı, ne yapayım elimde değil, size layık bi ağbi, babama layık bi evlat olamadım, ben adam mıyım' muhabbetine başlardı.
Lakin içerde de bulup buluşturur, içerdi.
En çok babaannem yanardı ona.
Hem günah kazanıyor hem insanlıktan çıkıyordu.
Küçük kardeşi evlenmiş, kendisi hala bir yuva kuramamaştı.
Yatıp kalkıp dua ediyor, alıştıranlara ileniyordu.
Boyca kendisinden kısa, başının tepesine kuş gibi konmuş siyah fötrlü, deri yelekli, bağrı açık, sağ elinde tesbih, ayakkabısının üzerine basmış arkadaşının sol eli kendisinin sol omzunda, amcamın sağ eli onun sağ omzunda, avluda, duvarın önündeler.
Arapgirli Kara Musa ile. Dokuzyüz ellibir, mayısın onüçü.
Bu kez içerde yine duvarın dibindeler. Kendisinde siyah bir ceket, içte beyaz gömlek, altta şalvar, elleri arkada. Arkadaşının yine sağ elinde tesbih, sol eli hafifçe içe kıvrılmış, omuzlar geniş, saçlar dik.
Aksaraylı Necmi ile. Dokuzyüzellibir, haziranın beşi.
Babaannem bayramda gitti açıkgörüşe, babamlara söyleyemediği için ondan para isterdi.
Parasının tümünün esrara gittiği kesindi.
Çay ocağına ortak olduğunu söylüyordu içerde ama yalandı.
Arkadaşlarıyla avluda. Geride volta atanlar. Herkesin elinde tesbih ve sigara. Soldan sağa, Akçadağlı Recep, karısıyla dostunu vurmuş. Onyedi senesi var. Gürünlü Salih. Polisi yaralamış. Üç senesi var. Aşağışehirli Sarı Selim. Kan davası, taammüden adam öldürme. Oniki senesi var.
Nevşehirli Çakal İsmet. Namus cinayeti. Mahkemesi devam ediyor. Sonda Elbistanlı Aziz. Sağ elinde çay bardağı, sol elinde kehribar ağızlık. Duvarı nem yiğidi gam öldürür cinsinden.
Önce tahta bir sehpa. Üzerinde kareli desenli muşamba. Üzerinde çinko çaydanlık, çay bardakları. Sağda iskemlede Ağınlı Ali saz çalıyor. Geceler yarim oldu/ağlamak karım oldum/her dertten yıkılmazdım/sebebim zalim oldu
Amcam otuzaltı yaşında evlendi. Dedem göremedi.
Kız yirmibeşindeydi. Doğanşehir'den, öksüz.
Kaşları incecikti, gözlerinde kin mi, boğulmuş kalmış bir şey mi, anlaşılması imkansız bir ifade. Eşarbını çıkarınca, gür, hafif kıvırcık saçları, önden ikiye ayrılmış, siyah. Ağzı mühür gibi küçücüktü. Dik, uzuncaydı çenesi. Çok suskundu. Onun da kelimelerle başı dertteydi.
Büyük halam lafını esirgemediği için, 'Allah bi yastıkta gocaltsın lakin dere yanında tarla alma sel için, kırkından sonra kız alma el için demişler' deyince, küçük halam, 'senin gibi ev danasından inek oluyor da...' Sözünü ağzına tıkadı babaannem. 'Bunlar nasıl sözler böyle!'
Babam üstlendi düğün masraflarını. Sahte gümüşten bir taç vardı gelinin başında, tülle örtülmüştü, elinde naylon kasımpatı ve güllerden bir demet. Zöhre bacı her zamanki gibi baştaydı. Elinde kocaman bir siyah çanta, teyzelerim saçlarını yaptırmışlar, komşumuz Medine abla ile kocası Hacı bayramlıklarını giyinmişler, babam fötrünü takmıştı, annemin kucağında küçük kardeşim.
Belediye nikah salonu hıncahınç doluydu. Tül içine badem şekeri. En çok bize yaradı. 'Evet'lerden sonra bi alkış koptu. Çıkışta, yan binanın balkonundan dayım avuç dolusu bozuk para ve şeker fırlattı kalabalığın üzerine. Nebioğlu'nun şavrolesiyle yola çıktılar.
Gelin sağda. Ellerinde dantelli eldiven. Çiçek tutuyor. Amcam solda, kollarıyla belini ve omzunu kavramış. O kaçıyor, öteki bırakmak istemiyor gibi.
Eve girince amcamın kucağına erkek bebek verdiler. 'Bismillah' diyerek aldı, öptü, saçlarını okşadı, dua etti.
Annem, babaannemin kulağına eğilerek, 'mezarlığa gittiler mi?' diye sordu. Evet anlamında başını salladı.
Gerdekten önce Eski Malatya'daki kabristana gidilir Ali Baba ile Kara Baba makamları ve mezarlar ziyaret edilirdi.
Gelinin gireceği eşiğe koyun postu serdiler, huyu yumuşak olsun diye. Ağızına bal sürdüler, dili tatlı olsun diye, başından buğday saçtılar, bereketli olsun diye.
Damat, ailenin bekarlarının başına bir avuç darı saçtı, 'darısı başına' diye bağırdılar.
Dört yıl sürdü evlilikleri.
Amcamın esrar tutkusu ve şüpheci tabiatı saadetlerine engel olmuştu.
Babaanneme göre 'gelin haklı'ydı, ne var ki, 'sabrı elden bırakmayacaktı'
Küçük halam durmaksızın, 'hocaya gidip birbirini sevdirme muskası yaptırmaktan' söz ediyordu. Ablası, 'Allah'tan sıska ne yapsın muska anam' diye itiraz ediyor, 'takdirin önüne geçilmez' diyordu.
Amcam esrarı artırmıştı. Çektikçe tatlı hayallere dalıyor, çapraşık bir dille konuşuyor, sürekli uyduruyor, uydurduklarına başkalarını inandırmaya çalışırken kendi de inanmaya başlıyor, kendi kendine konuşuyor, gördüklerini rüya imiş gibi anlatıyor, aynı şeye bakmamıza rağmen o sanki başka şeyler görüyor bizim de gördüğümüzü sanıyormuş gibi davranıyor; bazen beyni uyuşmuş, bazen keyiften çatlayacakmış, bazen çıldıracakmış gibi oluyordu.
Kolay kırılabilen tabakaların yanısıra, demir gibi sert olanını da görüyordum elinde.
Evde yalnız olduğunda, bizi ya umursamıyor veya anlamadığımızı düşünerek sarıyor, çekiyordu.
Bazen küçük bir tabakta taze tereyağı ile bala birşeyler karıştırarak ekmeğe sürüp yiyor, çektiğindeki gibi keyifleniyordu.
İçtikçe yalnızlaştı, ördüğü kozaya hapsoldu. Herkesin oraya gözünü diktiğini düşünerek sürekli savunma halinde gardını alarak yaşadı.
En çok eşinden söz edildiğinde yaptı bunu.
Tambur çalan Adafılı arkadaşı Bahri ile ne zaman bir araya gelseler, esrar çeker, Malatyalı Fahri'nin Ayrılık Ateşten Bir Ok şarkısını söylerlerdi.
Ayrılık ateşten bir ok/nazlı yardan bir haber yok/benim derdim herkesten çok/ben nasıl yanmıyam dağlar...
İlkinde yeğeninin nişanında sol başta. Artık kasket takıyor. Omuzları ve avurtları çökmüş. Yüzü yorgun. Rengi uçmuş. Babaannemin ördüğü süveter, üzerinde krovöze ceket, koyu kahve gömlek. Yanında yeğeni Nuray'ın Mensucat'ta çalışan nişanlısı. Saçlarını önden ikiye ayırmış, lacivert takım elbiseli. Nuray koluna girmiş, bordo bir döpiyes, saçları kabarık. Yanında annesi, yazmalı, yıpranmış bir hırka, basma entari.
İkincisinde İnci Pavyon'da, Bahri'yle birlikteler. Masada yeni rakı, mezeler, su şişeleri ve konsomatris var,
Üçüncüsü Kışlalar caddesinde yürürken. Üzerinde sevdiği takım elbise. Yürüyüş kabadayıca. Sol elinde sigara. Başının sağında Zetina Radyo tabelası. Dükkana girmekte olan bir delikanlı. Solunda Tolon Çamaşır Makinaları Bayii levhası. Ceviz ağacının dalları. Altında okuldan dönen kasketli öğrenciler. İki yana da düşüyor gölgesi.
Dördüncüsü Foto Özlem Malatya. Arkası boş. Saçları ve bıyığı bembeyaz. Sol gözü iyice çökmüş. Kaşları kınalı. Aynı takım elbisenin cekedi. İçinde bir ziyaretimde armağan götürdüğüm çizgili beyaz gömlek. Yakası ilikli.
Amcam, babaannem de göçünce evde yalnız yaşadı, aynı çayocağını işletti, esrar içti, eşini çılgınlar gibi sevdiği için bir daha evlenmediğini bir kez bile ikrar etmeden öldü.
|