
Her zamanki gibi yeni umutlar vadetmeyen sevimsiz, sıkıcı bir güne başlamak üzere uyandı.
Sabah. Ne ferahlı bir hüzündü oysa. Eşinin 'geç kalıyorsun saat yediye geliyor, hadi artık lütfen, kahvaltı hazır, çocuklar beslenme çantalarını aldınız mı, hay Allah nereye gider bu fırça, yine noldu niye ağlıyorsun yavrum gibi telaşlı bağırtılar yoktu. Çünkü eşi yoktu. Yalnız yaşıyordu.
Ağırlığını taşımakla güçlük çekmesine rağmen yine de kendisini zaman zaman bir kır bekçisi gibi hissetmesine neden olmuyor da değildi yalnızlığı. Ağzı buruş buruştu yine denebilirdi. Sabah açlığı. Gecenin boşluğu. Hep böyle olurdu. Kimse kimseyi görmezdi. Yüzü donardı. Yüksek dağlar üstüne karanlık bulutlar atılırdı. Kabus. Bıkmıştı. Yine belalara karşı rüyaydı aklına görünen. Neyse. Sabahtı işte. Yeni umutlar vadetmiyordu ama bir pencere kaybı için kimseye yalvarmak zorunda değildi. Kimbilir şimdi biri onbir aylık diğeri sekiz yaşında bir oğlu bir kızı olabilirdi. Biri okula gitmek üzere hazırlanırken diğeri küçük, sevimli karyolasında sabah keyfini çıkarabilirdi. Uyanınca doğruca odasına gidip sevincine ortak olabilirdi. Hülyanın sırası değildi. İşe gitmek gerekiyordu. Ne iş mi yapıyordu? Oldukça müphem şeyler. Ya da ne farkeder. Artık yaşanması dayanılmaz bir işkence halini alan bu megapolde yüzbinlerce insan gibi ne bulursa o işte işliyordu. Varsayalım otogarda saat satan bir işportacıydı. Ya da kurnaz bir hemşerisiyle gıda dağıtımı yapan limited şirket kurmuştu. Çemberlitaş'taki bir handa küçük bir çayocağında ocakçı. Radyoda sipsi çalan saz sanatçısı da olabilirdi, büyük bir hastanede müstahdem de.
Karyolasının sandığını süsleyen nesneler arasında geceboyu tiktaklarıyla
beynini oyan saatini aradı. Zaman zaman içinde bir kuşkucu gizlendiğini düşünürdü. Saati bulduğunda biraz geç kaldığını farketti. Yine kahvaltı
yapmadan çıkacaktı. 'Kahretsin' dedi herkes gibi. Sahi şu koca şehirde bir dostu yok muydu? Olmaz mıydı? Güç anlarında terkeden, düşteyken kuşatıcı olmayan, damağında zakkum gibi yakan. Lavaboya gitti, elini yüzünü yıkadı.
Aynası yoktu. Yüzüne bakamadı. Küçücük aksini göremedi. Böylece kamera da aynadaki yüz planında zoom geri yapıp bel planda kalamadı. Giyinmek üzere odaya döndüğünde günlerden ne olduğunu düşündü. Ne önemi vardı ki... Olmaz mıydı. Pazar. İşte en çok sevdiği sözcük.
İyi bir fikir değildi, tekrar yatağa dönmek. Çıktı. Arada kalbinin nedenini aramağa yanaşmadığı pek çok şey oldu. Duyguları. O haşir kimin içindi? Hava ışıl ışıldı. Sabah güneşi oto gürültülerine, martı çığlıklarına, sahile ünsiyetli bir zevk yaymıştı. Yaya geçitleri. Sevmezdi.
Üstgeçitler, altgeçitler. Banklarda oturanları. Balkondakileri. Gülümseyen küçük cenazelerden geçti. Taşlaşmış zulümlerdi. Yine de gele gele Sirkeci'ye gelmişti. Tren kalkmak üzereydi. Koşturdu. Tenha vagon aradı. Köşede genellikle seçtiği koltuğa yığıldı. 'İşte' diye mırıldandı, 'böylesi küçük tercihlerim de olmasa yaşadığımı hissetmekte güçlük çekeceğim.' Tren ovalardan dağlardan
tünellerden geçiyor geride zevaliyle ince bir sis tabakası bırakıyor, hayatı bulandırıyordu. Şimendifer. Bu sözcük de nereden çıktı. Dağlar, ovalar... Yeşilyurt. Menekşe. Başka istasyonlar, duraklar geçti. Görünen o yapılardı, paramparça ederek daha iyiye dönüştürmeyi düşünerek. Siteler. Yanında yine uzayan yapılar. Bina denizi. Göl. Nihayet yağmura annelik eden deniz. Güya çiçek açmıştı her bir ağaç. Dağlar özgür birer kuldu. Çocuklar da. Masallardı. Kalbinin ateşini çiçeklerle söndürmeye koşanları düşündü. Tren, zaman zaman hayali bir denize giriyordu. Meyvesiz tehlikeli dünyaya karışan telaştan da anlaşılıyordu. Ansızın bir kuyuya düşer gibi tünele girdi tren. Bütün kuvvetlerinden soyunarak. Çırılçıplak bir çekirdek gibi. Zaman tahtına oturdu. İmkan dairesine hapsoldu. Küçücük bir misale benziyordu. Müphem işler yapan adam, neden sonra ayrımsadı bunu. Şaşkındı. Ne bir istasyon, ne bir durak. Zaman zaman aydınlanıyor, tekrar kanalığı dağılıyordu. Siyah beyaz cezbesi içindeydi. Sesi yetse bağıracaktı. Pencereye koştu. Gece ve gündüz ipleriyle dokunan eşyayı gördü. Aman Allah'ım! dedi ünleyerek. Duvarda binbir renk diliyle çiçekler, cazibedar meyvelerdi. Bu kuşcuklar bu yeşilcikler bu ağaçcıklar onun içindi, aptal bir balık gibi hissetti kendisini. Acıkmıştı.
Cezalandırılmış isteğine sordu. 'Ne duruyorsun sersem' cevabını aldı. Kusursuz beslenenleri düşündü. Öyleyse, 'sen sensin ben de benim' diye homurdandı. Hırsla uzandı. Ağrıdı birden, elini çekti. Parmaklarından sızan kırmızı sıvıya ürkerek baktı. Kahkaha patlayınca dönüp vagondakilerin uykusunu gördü. Yüzünü ekşittiğini farketti. Ekşi simalardı. Tren hızlanıyordu.
Madem meyvelerdi, dünyada sevgiliydi, güneş varken mum ışığına girmek nedendi, gözkapaklarında esneyen uykuydu, bir hamle daha tasarladı, birkaç meyve koparabilmişti bu kez, parmaklarını yırtan dikenleri ayıklamağa
koyuldu, canı yanıyordu, içinden bir ses geldi, iştahla atıştırdığı meyveler kalakaldı, 'halinizi gülünç bulmuyor musunuz?' 'Acıktım ve meyvelere
dayanamadım o kadar.' 'Bakın size bir önerim var.' 'Nedir?' 'Beş kuruş verirseniz size o meyvelerden istediğiniz kadar verirler, ama izinsiz koparamazsınız.' 'Beş kuruş mu?' diye söylendi kızarak, 'yoo, bu kadarı da fazla, alay etmenize izin veremem.' Dışarı baktı, tünelin sonu görünmüyordu. Duvarda delikler vardı, vagonlardan deliklere insanlar atılıyordu, anlamıştı trenin süratinin niçin arttığını, yükü azalıyordu. Asıl ürkünç olanı farkettiğinde iş işten geçmişti. İnce bir perde altında düş gücüyle açtığı menfezden bakıyordu 'gel buraya' diye seslenen isteğine boyun eğmekten ve suret libasları giydirmekten çekinmiyordu. Kendisine karşılık bir oyuk gördü. Görmediği iki uca dikilmiş mezartaşlarıydı, en ürkütücü olanıysa, en göremediğiydi. Adı yazılıydı mezartaşında. Şimşek hızıyla döndü. Öneriyi yapan sesi aradı. Vagonda kimsecikler kalmamıştı. Onlar hayatı elinde tutuyor onu suçluyordu. O ölümü elinde tutuyor başlarına vuruyordu. 'Bayım bayım' dedi, omzuna vuran kondüktör, 'uyanın, son durak.'
|