
Gece uyuyamadım. İçimi kavuran sıkıntıyla bir o yana bir bu yana devinip durdum. Şafağa doğru çıktım yataktan. Gidip arındım. Cildimi kazırcasına ovdum, yıkanıp temizlendim. Biraz ferahlık oldu. Perdeyi açtım. Gök yavaş yavaş gümüşe dönüşüyordu.
Huzurundan ayrılma selamı verip alnımı tekrar yere koydum. Efendi geçen perşembe her zamanki gibi gözlerini gayba salmış bir halde, 'can gözünü açıp eşyayı ve halkı Hakka perde etmeden, daima müşahadede ol' demişti.
Salih baba, sıklıkla yaptığı üzere için için ağlayarak mırıldandı, 'hakikat-ı sırr-ı esrarın cihanda ehl-i hal anlar/avam olan ne bilsin halet-i aşkı, vebal anlar...'
Ben vebal değilim, bir şey anlamıyorum. Yalnızca gönlüm yatışıyor, dergaha bu arzuyla gidiyorum.
Yine uyuyamıyorum, sağa sola dönüp duruyorum.
Bugün otuzyedinci gün olmuş. Takvime her gün bir çentik atıyorum, bir çarpı işareti. Her günü sonrakiyle çarpıyorum. Otobüs dönüp uzaklaşırken camda gördüğüm son resminle hatırlıyorum seni.
Diğerlerini unuttum.
İlk günler yüzyıl gibi geçti.
Kendi kendimle kaldım. İzin almak için güçlükle gitmiştim işyerine. 'Ne kadar çökmüşsün Harun bey...' duyduğum söz bu.
Onuncu gün gidebildim dergaha.
Efendi, sinemdeki yaraya bakarak, 'cezbeye ulaşamayan aşık geçici menzilde kalır' buyurmuştu.
Menzil nedir bilmiyorum, bundan da bir şey anlamıyorum.
Halka mı yoksa Hakka mı yakınlığım artıyor bilmiyorum.
İçim yanıyor, duyduğum yalnızca bu. Yara o kadar acıyor ki, soluğumu kesiyor.
Efendi, 'bizler gafiliz, nefis ve tabiat esiriyiz' diyor.
O konuştukça yaram sağalıyor, yıllara hayıflanıyorum.
Sanki Necef'teyim de Hüseyin efendimizin kanlı, kesik başını görüyormuşum gibi kalbim dağlanıyor, soluğumdan yanık kokusu geliyor.
Olmadı iki gözüm başaramadık, muhabbetimiz o kadar çoktu ki nazar değdi sırrımıza, saadet bize haram oldu, iki yavrumuza da yazık ettik, hele Elif'i düşündükçe içim o kadar acıyor ki tarif etmem imkansız.
Geçen Ceyhunlar çağırmıştı, gitmek istemedim, çok ısrar edince mecburen gittim.
Saime içliköfte yapmış, sodalı ayran, bamya çorbası...Cevizli baklava üzerine...masayı donatmış işte, yüzüm biraz gülsün diye üzerime titriyorlar, öyle şaklabanlık yaptılar ki anlatamam.
Onlar üzerime geldikçe ben içime büküldüm, keder, bataklık gibi çektikçe çekti içine, gömüldüm, orada yok oldum.
Kalkana değin uğraştılar.
Dönerken radyoyu açtım, 'ya kimlere baba desin yetim yavrum dillenince...'
Birden boşandı yanaklarımdan.
Efendi, 'kendinden geçmedikçe cesedini ruh gibi göremezsin' diyordu.
Ben ruhumu ceset gibi görüyorum.
Efendiye nasıl söylerim hicranımı.
Sırrımı kime açarım.
Paylaşınca azalsa, sızılar dinse, yara biraz sükunet bulsa, kabuk tutmaya başlasa...
Eve gelmek istemiyorum. Neye baksam sen, çocuklar....Gidecek bir yer yok?
Geçen kalk diyor şeytan dök benzini çak kibriti.
Yak, kül et her şeyi, anılarını ancak böyle yok edebilirsin.
Uyku günlerdir gözlerime uğramıyor.
Kırkbirinci gün bugün, saçım uzamış, günlerdir taramıyorum. Bedenimi hissetmiyorum. Kendimi unutmuşum, dağılmış, unufak olmuşum.
Efendi, 'gafletle menzil alınmaz' diyor.
Gaflet nimet değil midir?
Bir an unutabilsem.
Aklımdan bir saniye çıksa.
Uyansam, kötü bir düş görmüş olsam, kabus bitse.
Dergaha daha sık gidiyorum. İhvan tuhaflığımı fark ediyor mu?
Kimseyle konuşmuyor, kapıya yakın bir yere tünüyorum.
Bugün Efendi mutadın aksine uzatıyor konuşmasını.
'Sohbette bereket vardır', diyor, 'imdi ey benim canım, gaflette olmayıp, Hakk'ın her hadisede zuhurunu görürsen ülfetin artar, onun türlü türlü ilim ve kudretleri sana sirayet eder...Evliyaullahtan bazı aşıklar buyururlar ki : Hakkı taleb edene gerektir ki, asla O'ndan gaflet etmeyip, verdiği belaya sabretsin. Bela büyükse sabrı da o kadar zordur. Hakk bazen bir kulunu yüksek menzile eriştirmeyi murad eder onu sabır ile sınar. Böylesi anda eğer salikin gönlünde Hakk'ın gayri fikir üç kere nefes alıp verecek kadar durursa, o aşığın feyiz yolu bağlanır, gönlünden ruhaniyet gider...'
Sanki kimse yok, sadece bana sesleniyor, yarayı deşiyor, akıtıyor, kanatıyor, temizliyor, canımı yaktıkça yakıyor.
Söz sineye yıldırım gibi çarpıyor, gırtlağa bıçak gibi dalıyor.
'Gayrıyı gönlünden çıkar, gayra ait kederlerden kurtul ki, bütün ilgi ve alakadan, halkın zikrinden, dostluğundan ve düşmanlığından bir nesne kalmasın. Eğer kalırsa Hakk ile arana ayrılık düşer...'
Ayrılık düşmüş araya diye geçiriyorum aklımdan.
Bu acıya ben mi dayanıyorum yoksa beni tutup içimden mi geçiriyorlar anlamıyorum.
Çıkıyorum dergahtan.
Kendimi kalabalık bir caddede buluyorum. İstiklal olduğunu epeyi yürüdükten sonra fark ediyorum. Nasıl bir mahşer bu? Karınca yuvası gibi kaynıyor. Gözlerim bulanıyor. Belki oldukları gibi görmüyorum onları. Gözlerimden eğilip bükülerek, yassılaşarak, flulaşarak geçiyorlar. Geçerken bir hatıra bırakıyorlar. O kadar çok yürüyor, o denli çok görüyorum ki, yorgunluktan bitap bir cafeye atıyorum kendimi. Sandalyeye yığılıyorum. 'Kahve' diyorum garsona.
Tütünü sararken durduğum yerde bedenimi dik tutamadığım fark ediyorum.
Sesler, resimler, yüzler, kelimeler, korkular, üzüntüler sökün ediyor.
İçimde mahşer.
Nasıl bir kalabalık bu?
Alnımı ellerime, masaya bırakıyorum. Birkaç dakika dinleniyor yeni bir sigara sarıyorum.
Küllükte dağılmamış bir sigara külü.
Yekpare.
Öncemiz belki böyle idi.
Halka bulandıkça dağıldık.
Ahhh efendim, göğsümdeki acı dinecek mi, yaram çok sancıyor, efendim şimdi kimin esiriyim bilemiyorum.
Yol göster bana, var mı bir kapı, oradan geçeyim elimden tut efendim, eşiğinden sürekli kaçıyorum, araya ayrılık düştü efendim, gönlüm kararıyor, kasavet geliyor, neye baksam kederli görünüyor, darılıyor küsüyorum her şeye. İçerde daralıyorum, evimi viran ettim, onun beytini yıktım efendim, haremine mahrem koydum, vuslat namazını kılabilecek miyim, bana bir umut ver, tut elimden efendim.
Gece bir düş gördüm.
Niyazi Mısri sultan teşrif etmişler dergahı. Efendi ile karşılıklı oturuyorlar.
'Bunları bildir bana, başlangıç ve son nedir' sözünden konuşuyorlar.
Mısri sultan, bundan muradın vuslat olduğunu söylüyor.
Efendi bana bakıyor, ben, 'ben bir şey görmedim, vallahi bir şey görmedim, o şeyde sadece O'nu gördüm' diyorum.
Gülümsüyor.
Göğsüm yarılıyor, bir kumru çıkıyor, çırpınıyor, öylesine bir hızla uçuyor ki, kendini ve çarptığı her şeyi yaralıyor, son bir çırpınışla duvara vuruyor ve cansız yere düşüyor. Çıt yok.
Mısri sultan, 'ona ruhumdan üfledim' diyor.
Efendi, 'sizler' diyor, 'dünya muhabbetiyle gaflet şarabını içip sarhoş olmuşken vuslatımı ümid etmeyin. Vuslat kendini öldürmeye derler. Yoksa gaflette veya daima Hakk'la kavgada olup, sevdiğine muhabbet etmeyip, bazen azarlayıp, gönlünü yıkıp, ona tilki gibi hile edip aldatmaya çalışmakla vuslat gerçekleşmez. İçinde yaramaz huylar türlü türlü suretler bağlayıp, ameline ve yalancılığına göre, bazen kurt bazen tilki gibi hayvanlar içerisini kaplayıp dünya muhabbetiyle ve bozuk düşüncelerle kalbin kirlenip sevgilinin yanına varmaya şirkten korkup, içerin ve dışarın hayvan iken vuslat olmaz. Önce o huylardan temizlen, gözün, dilin ve kulağın emin olsun ki sevgilini görebilesin. Kendi putunu yıkmadıkça Hakk'ı göremezsin...'
Korkuyla uyanıyorum.
Soluk soluğayım.
Kalbim duracak gibi.
Kendimi mutfağa güçlükle atıyorum.
Su...bir bardak daha.
Sigara yakıyorum.
Sabah ışımak üzere.
Arınıp sana eğiliyorum.
Dar gönüllüm benim, seni ancak muhabbetim onarabilir.
Vebalimi görüyorum. |