
Ben oyun sanmıştım. Konya'dan kaçıp gelirken bu kentte iyi bir oyuncu olacağımı ummuştum. Sen bana ilk karşılaştığımız o kafede 'tehlikeli bir oyun' demiştin. Ben sadece oyuncu olmak istiyordum, gerisi umurumda değildi.
Benim adım Meftune'ydi, evden çıkarken Özlem olarak değiştirdim.
Sen de beni Özlem biliyordun, sana Meftune'den yıllar sonra söz ettim, inanamadın.
Babamın tiyatro dekoratörlüğünden emekli olmadığını, un fabrikasında çalıştığını, annemin ingilizce öğretmenliği hiç yapmadığını, Bozkır'lı bir ev hanımı olduğunu da sana çok sonraları anlattım. Sana anlatmadığım o kadar çok şey varmış ki... Şimdi beni bırakıp gittiğin bu bankta yalnız değilmişim, yanımdaymışsın gibi onları sana anlatıyorum.
Hatırlıyor musun ilk karşılaştığımızda gözlerimin içini bakarak, 'ben bu gözlerde daha önce hiç görmediğim bir sırrı görüyorum' demiştin. İşte o zaman, utangaçlığımı yenerek bir an kahverengi gözlerine baktım, olanlar oldu. İçimde bir yer sızladı. Acıtan ama çok tatlı bir sızı duydum. Kaslarım gevşedi, hücrelerim dağıldı, kımıldayamayacak kadar güçsüzleştim, kalbimin üzerine bir şey kondu. Bunu sana anlatmam için aradan aylar geçmesi gerekiyordu. Çok utanıyordum. Sonra sen bakışlarını benden ayırmaksızın oturdun, sessizleştin, senin de içinde bir yer yerinden uğradı. Ben hissetmiştim ama bir şey belli etmemeye çalışarak Sibel'in saçmalıklarını dinliyor gibi yapmıştım. Sen o gün ayrılırken bana Neruda'dan bir dize söylemiştin. Onu hiç unutamadım: 'Acılardan daha büyük bir yer yoktur'. Benden gizlediğin şey bu sözdeydi. Bunu beni bırakıp gittiğin ve bir daha dönmeyeceğin bu bankta otururken kendi kendime söylüyorum şimdi. Sibel, sen Sıhhiye'de, durakta bizi bırakıp giderken bana baktı, 'saçmalama' dedi, 'o evli.'
O gece uyuyamadım. Yatakta kıvranıp durdum. Kalktım balkona çıktım. Sigara içtim.
Mutfağa döndüm. Kahve yaptım. Tekrar balkona çıktım. İçerde duramıyordum. Dışarı çıktım.
Sabah uyanınca babam çıldırmış olmalıydı. Annemi hırsı dinene değin dövmüştü. Hırsı dinmek bilmediği için annemin bedeni çürüklerle dolmuştu.
Annemin şiş ve morarmış yüzü geçiyordu gözümden. İçim acıyordu ama asıl beni boğan şeyin yanında hiç kalıyordu. Hatırlıyor musun ertesi gün buluştuğumuzda sana sabaha kadar seni düşündüğümü söylemiştim? Sen, 'ben de' demiştin. Ben seni, eşini ve oğlunu düşünmüştüm. Annemi düşünüyordum, babamı, kardeşlerimi düşünüyordum. Onları düşününce içim çok acıyordu. Boğuluyordum. Gün doğuyordu. Ben hala yatakta dizlerimi göğsüme çekmiş, kollarımı kenetlemiş, boş gözlerle dışarı, karşıda sıralanan apartmanların pencerelerine, kirli duvarlarına, kükürtle ve kurşunla zehirlenmiş ağaçların dallarına bakıyordum. Boşluğa bakınca gözlerine gelenleri görmüyor insan. Ben sadece sana bakıyordum. Ayrılırken söylediğin söze. O benim korkumu büyütüyordu. Beni yalnızlığa bırakıyordu. Kendimi orada çok yalnız hissediyordum. Uzun bir süre ve dikkatle bakınca o söze, 'acılardan daha büyük bir yer yoktur'a, o söz içime doğru sızıyordu. Bunu şimdi farkedebiliyorum. Bunu burada, son kez ayrıldığımız ve bir daha asla birbirimizi kesin olarak göremeyeceğimizi bildiğimiz bu bankta otururken daha iyi anlıyorum.
Oysa gözüme uyku girmeyen gecenin sabahı, günün ilk ışıklarıyla birlikte tiyatro kursuna gelip seni gördüğümde, gece boyunca beni boğan sis dağılmış, o yıkıcı umarsızlık yerini geçici bir mutluluğa bırakmıştı. O umut ışığı içimde hiç sönmedi biliyor musun? Beni paramparça ettiğin kavgalardan sonra bile, içimde sürekli bir umut ışıltısı olurdu. Beni tutan oydu. Kendime kıyma düşüncesi ne zaman ruhuma sökün etse hep o uzaklardaki, sınırdaki fener gibi yanıp yanıp sönen ışık elimden tutardı.
Sabah seni görünce herşeyi unuttum, sadece gözlerini gördüm. O gece yüzyıl gibi uzundu, zor geçmişti. Seni görünce tanıdık bir şeyi yıllar sonra buldum gibi oldu. Senin de karşılaşınca sesin titredi, derin bir suçluluk hissi çehrenden hiç gitmedi, benden başka bir şey görmüyor gibiydin. O gün tanışma ve ilk dersler...metin okumaları...mimik, jest, yüz kullanımı, bedeni denetleme, sahnede rahatlık gibi dersler...En çok antik yunan tragedyalarına dalan hocadan sıkıldım ama kaynak verdiği her kitabı not ettim. Onları en kısa sürede edinmeliydim. Kararlıydım, oyuncu olacaktım.
Ders bitince beni Arjantin caddesindeki o cafeye götürdün. Kolombiya kahvesi içtik. Sen çocukluk anılarını anlattın, ben sessizce dinledim. Sen ağlıyordun. Yanağından yaşlar süzülürken, senin acı dolu çehrene baktığımda çok acı çekiyordum. Sana karşı iki karşıt duygu içimde hep birlikte yürüdü. Seni ölesiye seviyordum ve senden sonsuz bir biçimde nefret ediyordum. Bu hal bende hep sürdü. O an, acı dolu yüzüne baktığımda seni tarif edilemez bir aşkla sevdiğimi hissettiğimde, aynı zamanda senden bana verdiğin acı yüzünden nefret ettiğimi de duymuştum.
Akşam oldu, cafeden çıktık, Kızılay'a kadar yürüdük. Yolda çocuk parklarında oturduk, çok sessiz durduk, yanyana iki yabancı gibi, kımıltısız, soluk almıyormuş gibi durduk...bir boşluğun içine giriyor gibi...ne seni ne kendimi hissetmeksizin...saniyenin binde birinde umuttan korkuya acıdan saadete geçerek...hiç olmamış gibi seni hiç tanımamış gibi seni ilk kez görüyormuş gibi...bir yabancı gibi...hiç bilmediğim bir ülkede dilini bilmediğim bir yerde seni yeni tanıyormuş gibi...seni sonra babam gibi...annem gibi...seni sanki yıllardır tanıyormuş gibi...konuşmaksızın...arada derin derin soluklanarak...soluğum içimi daraltıyor, boğuyormuş gibi boşaltarak...içimden geçenleri okuduğunu düşünüp korkarak...utanarak...oturduk, yürüdük tekrar oturduk tekrar yürüdük. Eve kadar eşlik ettin. Sokağın köşesinde, ellerimi tuttun, paslı soluğunu duyurarak alnımdan öptün, ben titriyordum. Ertesi gün artık bir daha görmeyeceğimi düşünerek ayrıldım. Seni bir daha görmemem gerektiğini düşünerek.
O gece de uykusuz geçti. Ayaklarım sızlıyordu. Sibel evdeydi. 'Kızım nerdesin spagetti yapmıştım, açbiilaç bekliyorum' diye çıkıştı. 'Çok yorgunum' dedim, odaya çekildim. Yatağa sırtüstü yığıldım. Birkaç saat uyumuşum. Düşümde seni görüyordum. Sen dik, sarp bir tepede, beyaz giysiler içinde bana doğru koşuyordun. Ben sana koşmak istiyordum ama adımlarımı atamıyordum. Ayaklarıma ağırlık bağlanmış gibi koşamıyordum. Sen bana yaklaştıkça ben aramızda büyüyen bir diken görüyordum. O diken büyüdü büyüdü büyüdü tüm tepeyi sardı. Sen kayboldun. Ben bedenimi saran dikenli, zehirli sarmaşığın kanımı zehirlediğini hissederek uyandım. Sibel, 'kalk artık kızım yeter be! Çok sıkıldım' diye sesleniyordu. Kalktım. Sibel'e kahve var mı diye sordum. Bir lokma ye de sonra içelim dedi. Hayır dedim kahve istiyorum. Eee git kendin yap dedi. Şekersiz, koyu bir kahve yaptım. Sigara yaktım. Ne kadar özlemiştim. Derin derin emdim. Kahvenin acı tadını damağıma iyice batırmaya çalışarak birkaç yudum aldım. Susuyordum. Sibel neden sonra, yolun başındasın kızım dedi, daha fazla kapılmadan aklını başına al. Aklım başımdan uçup gitmişti. Artık imkansızdı. Sadece seni düşünüyordum. Tüm benliğimi sarmıştın. Bir anda ben yokolmuştum, sadece senin varlığınla dolmuş, çepeçevre kuşatılmıştım. Seni görüyordum sadece. Gözlerime başka hiçbir şey girmiyordu.
Gözlerim her gün yeni bir ana değil aynı puslu sabaha uyanıyordu artık. O gün var olduğumu uyanıp da aynı gerçeğe gözlerimi açtığımda hissediyordum ama bu hissediş, beni aynı çıkmaz sokakta dönenip durmaktan kurtarmıyordu. Seni bir an görmeyince çıldıracak gibi oluyordum. Seninleyken ise gözlerimden karın ve çocuğunla evindeki resimlerin gitmiyordu. Bu kıskançlık beni yavaş yavaş eritiyor, yok ediyordu. Bir gün hiç kalmayacağımı, bir gün ya seni veya kendimi ortadan kaldıracağımı düşünüyor; beynim bu düşüncenin ağırlığına dayanamıyor, uyumak, herşeyin üzerine doğru uyuşmak istiyordu.
İlk birlikte olduğumuz günü hatırlıyor musun? Serdar'ın Seyran'daki o berbat evindeydik. Kızılay'da buluşup kitapçıları gezdik. Döner ekmek ayran yedik, Sakarya'dan Kocatepe'ye doğru yürüdük. Serdar, sokağa girdiğimizde, 'eyvah' diye ünledi, 'benim saat üçte Dil Tarih'te olmam lazım.' Sen gülümsedin. Sırıttın demek daha doğru olacak. Ben yer yarılsa da içine girsem diye hissettim. Serdar, anahtarı verdi, 'ağbi siz gidin, işim bitince hemen gelirim' dedi, hızla uzaklaştı. Sustuk. Eve kadar sessizce yürüdük. Ev, ikinci bodrumda, güneşsiz, ışıksız, sigara ve küf kokulu bir yerdi. Birileri görecek diye korkuyor gibiydin. Sanki az sonra olacakları herkes biliyordu. Ne saçma. İçeri girdik. İçersi dağınık, pis ve karanlıktı. 'Sen salona geç, ben çay koyup geliyorum' dedin. Elimdeki simit paketini yanıma, yere koydum. Az sonra geldin, 'eveet, az sonra çayımız da tamam' dedin. Yanıma çöktün. Başını göğsüme yasladın. Kalbim duracakmış gibiydi. Soluklarını ve kalbinin vuruşlarını duyuyordum. Herşey o kadar sessiz, anlamsızdı ki...herşey o anda o denli güçleşti, o kadar karıştı ki...çay suyu taştı...demledin...bir süre sessiz öylece kaldık...kalbim duracak gibiydi...teyzemin düğününü anımsıyordum...üç gün üç gece sürmüştü...ilk gün hatim ve mevlit olmuştu...bir kazan kurufasülye tiridi bir leğen pirinç pilavı yapılmıştı...ayran salata lokma tatlısı verilmişti...ikinci günün akşamı kör ahmet gelmiş geç vakte değin kına yapılmıştı...konya kırıkhavalarıyla kadınlar havalanmıştı...son gün gelin alma getirme gerdek olmuştu...gerdeği halam savmıştı...sabah kanlı çarşafı alıp annemlere getirmişti...babam bağa inmiş birkaç el silah atmıştı...aman Allahım neler neler olmuştu...o zamanlar ben ilkokul ikinci sınıftaydım...o zamanlar gerdek gelin düğün ne kadar çok kalabalık şenlikli telaşlı olurdu...gerdek korkusu bende o zaman başlamıştı...ne zaman bu korkulardan uzaklaşmıştım? Ne zaman o düğünler bitmişti, gelinler gitmişti, şenlikler dinmişti? Şimdi ben burada seninle yalnız otururken, bir korkunun kıskacında beklerken o çocuktan ne kadar çok uzaklaşmıştım. Onu göremiyordum. O neredeydi? Babama nolmuştu, anneme nolmuştu? Bende ondan ne kalmıştı? Ben şimdi burada kimdim, nasıldım? Sen yavaş yavaş sokuldun bana. Bir kedi gibi yaklaştın yaklaştın yüzüme, saçlarıma usulca dokundun. Bende bir ürperme oldu. Sana baktım senin çehrende bir melek gördüm. Melek miydi yoksa başka bir şey mi anlamıyordum. Sonra ansızın içime bir acı düştü, bir sızı gibi başladı, büyüdü büyüdü çok büyüdü, içime sığmaz oldu. İçim bu acıyı taşıyacak mıydı? Çok günah diye belli belirsiz sözler döküldü dudağımdan. Sen irkildin. Durdun, donakaldın. Çok günah çok günah dedim kendi kendime. Sen, anlamadım güzelim ne diyorsun diye sordun. Ben sürekli o sözcükleri fısıldıyordum. Sen anlamıyordun. Duymuyorum dedin ne diyorsun? Ben senin yüzüne baktım, senin gözlerine baktım, senin gözlerinde güçsüz bir ışık gördüm. O ışık çok yetersiz diye fısıldadım. Sen bana sımsıkı sarıldın. Sen bana sarılınca bedenime bir ırmak akıyor gibi oldu. Ben bu kez gözlerim kapalı, boşluğa, seninle aramdaki boşluğa bakıyordum. Ben bakınca o boşluk çok büyüyor, derinleşiyordu. Çok korkuyordum. Bedenim sızlıyordu. Kasıklarım sızlıyordu. Dudaklarım kurumuştu. Yanağım yanıyordu. Saçlarım yanıyordu. Ellerim senin sırtında, ensende, başında oluyordu. Sen beni sürekli öpüyor, seni seviyorum seni seviyorum diyordun, canım diyordun, sevgilim sevgilim diyordun, sen ağlıyor gibi konuşuyordun, ben seni yitirmiştim kendimi yitirmiştim...benden birkaç damla kanla kirlendi kanepe...sen solumaların dinince birden boşanırcasına ağlamaya başladın...hıçkırıkların uzun süre devam etti...ben hiçbirşey anlamamıştım...noldu...niçin oldu...sen neden ağlıyorsun...bir ara, bana sımsıkı sarılarak ve hıçkırıklarla seni seviyorum dedin...seni seviyorum...benim kulaklarım dolmuş, tıkanmış gibiydi...hiçbirşey duymuyordum. Bir şey görmüyordum. Senin yüzün çok küçülmüştü. Gözlerin kahverengiydi. Parlıyordu. Gözbebeklerini görüyordum. Kehribar gibi yanıyordu. Bu benim ilk günahımdı. Bu senin çok günahın olmalıydı. Sana kadınlığımı vermiştim. Kendimi sana vermiştim. Sen beni zaten benden almıştın. Ben sonra seni ve hiçbirşeyi duymaksızın kalkıp kapıya doğru hızla yürüyerek çıktım. Ayaklarım beni taşımaz hale gelinceye kadar yürüdüm. Eve geldiğimde Sibel çoktan uyumuştu. Sabah olmak üzereydi. Kapıyı açınca üzerine yığıldım. Bağırtısını hatırlıyorum. Ertesi gün uyandığımda vakit ikindiyi geçmişti. Başım zonkluyordu. Şimdi annem kuzine sobanın yanında elinde kalın şişler birşeyler örüyor olmalıydı. Babam camiden dönmüş, sedirin köşesinde, gözlerinde kalın camlı gözlüğü gazetenin geri kalanını okuyordu. İçerde sobanın sesi, sessizliğe düşüyor olmalıydı.
Sibel yoktu. Mutfağa gidip iki gripin içtim, kahve yaptım.
Bacaklarım ağrıyordu, kasığım sızlıyordu. İçimde bir yer yıkılmıştı. Bir duvar aşılmıştı. Bir yol kapanmıştı. Dışarda bir kent uğultusu yükseliyordu. Bir insan sağnağı boşanıyordu. Ne çok şey oluyordu. Yaşam ne kadar gizemliydi. Acı çektikçe insanların ne denli çok gizemli olduklarını görüyorduk.
Burada bu bankta şimdi, bana, ilk birlikte olduğumuzda söylediğin o sırrı düşünüyorum. Benden hiç gitmeyen ikinci söz buydu, gerçekten acılardan daha büyük bir yer yoktu, bunu o an biraz daha anlamıştım.
Sonra yani o günden itibaren iki gün ne sen beni aradın ne ben seni görmek istedim. Seni okulun bahçesinde gördüğümde bu kez gerçekten yıllar sonra ilk defa karşılaşıyormuş gibi hissettim. Uzunca bir süre gözlerime bakamadın.
Akşam eşinle bir yere çağrılıydınız, erken ayrıldın. Ben kendi başıma, bir zaman sağda solda dolaştıktan sonra sinemaya gittim.
Salona girdiğimde film başlamıştı. İlkin gözlerim karardı, uykuya dalmış gibi oldum. Bir düşe giriyor gibi. Sonra beyazperdede bir rüya görmeye başladım. Kendimi, seni, dünü, yarını herşeyi unuttum. Başka bir hikaye ile takas edince hikayemi dünyayı unuttum.
Işıklar yanıp da rüya bitince, çıkıp tekrar o kalabalığın uğultusuna karıştım. Burada kendimi tümüyle yitiremiyordum. Eve bu kez erken gittim. Sibel yine yoktu.
Serdardan aldığım esrarı samsun tütününe sarıp çektim. İkinci solukta sanki beynimin tavanı açıldı, içim yukarı doğru yükseldi, hafifledim, tüy gibi, uçar gibi, ağır ağır yavaşlayarak hafifleyerek yeni soluklarla iyice azaldım.
O günden sonra Serdar'la daha çok görüşür olduk. Seninle günaşırı buluşup onun evinde birlikte oluyorduk. Bu kez ben ağlıyordum. Sana bağırıyordum. Kavgalarımız büyüyordu. Sen bana inanılmaz kaba davranıyordun. Ben sana küfrediyordum. Sonra ya sen veya ben ağlıyor, sarılıyorduk. Sonra beni bırakıp evine gittiğinde ardından bakarak sana ileniyor, senden nefret ettiğimi söylüyordum. Kendi kendime konuşuyordum. Okulda, kursta, biriyle konuşurken, otobüs beklerken, bir cafede yalnız otururken, Sibel'le evde yemek yerken sürekli kendi kendime konuşuyordum. Karşımdakini kısa bir süre dinledikten sonra kulağıma hep seninle kavgalarımız, bana fısıldadıkların, sana itiraflarım doluyordu. Kimseyi duymuyordum. Kendi seslerimden başka bir şey duymuyordum. Sana benzemeye başlamıştım. Beni yavaş yavaş kendine benzettiğini görüyordum. En çok beni akşam bırakıp evine gitmek üzere ayrıldığın zaman yalnızlığın zehri içime akıyordu. Şimdi burada tüm bu olup bitenlerden sonra, seni ebediyyen kaybettiğim şu anda bile, beni bırakıp gittiğin o andaki kadar umarsız değilim. Her akşam içimden bir şeyi yitirmiş bir halde dönüyordum eve. Beynimin bir yanı kopmuş, kalbimin bir ucu parçalanmış, gözlerimin feri biraz daha sönmüş bir halde...Bana acı vermekle sen daha çok acı çekiyordun bunu da görüyordum, ama hiçbir gerekçe sana duymakta olduğum nefretin büyümesini engelleyemiyordu.
Eylül gelip çattı. Ankara'nın tek sevdiğim yanı belirdi. Bu kentte bir tek sonbahar güzeldi. Hüzün eylülün ilk günlerinden itibaren ilkin ağaçların renklerine dokunur, onları altınsarısına boyar, ardından her gün sokaklardan eksik olmayan bir rüzgar estirir, geceleri pencerelerin pervazlarında yetimane bir ıslık öttürür, insanı sımsıkı yapıştığı yaşamın çeperlerinden koparır, kök saldığı, derinliklerine sızdığı toprağın altından kaymasına yol açar; giderek, sessizliğin ve kimsesizliğin başkentine dönüştürürdü. Eylül gelip çattığında, aramızda esen samyeli, içimizde biryerleri çoktan ağulayıp öldürmüştü. Eylül üzerine yeni bir hazan örtüsü serdi aramızın, beni ne zamandır düştüğüm umarsızlık çukuruna biraz daha gömdü, üzerimize seni benden uzaklaştıran ve bende seni biraz daha yalnızlaştıran safrasını sürdü.
Eylülün ikinci haftası, bir akşam geldin ve ertesi gün Bursa'ya gidebileceğimizi söyledin.
Sibel yanımızda yokmuş gibi nasıl sarılmış, dudaklarımı dakikalarca sana bırakmıştım. Hatırlar mısın bilmem ama aylar sonra sana ilk kez seni seviyorum demiştim. Nasıl ağlamıştım, nasıl sarıl bana demiştim, ne kadar sevinmiştim hatırlıyor musun? O gece çok uzun sürdü. Gözlerim şişmişti. Sabah otobüse bindikten hemen sonra başımı omzuna yaslamış horlamaya başlamıştım. Gözlerimi güçlükle açtığımda, 'ee kalk artık, yeter ama, bak az sonra otogara gireceğiz' diyordun. Uyanıp tekrar başımı göğsüne yasladım.
Bursa'da geçirdiğimiz altı gün, benim için ölümden sonraki diriliş gibiydi. Sen daha çok hüzne gömülmüştün gerçi, daha koyu bir sessizliğe düşmüştün, daha çok yalnızlaşmıştın, bana bakarken gözlerinde daha çok acı oluyordu ama ben ruhumun bu şehrin ruhundan olduğunu keşfetmenin coşkusuyla sarhoştum.
Her gün yeni bir yüzünü gördük, yeni bir sayfasını okuduk kentin.
Bursada zamanı o camiin avlusundaki yaşlı insanların çehresinde seyrettik. Nargile içtik. Arınıp içeri süzüldük, havuz, su sesi, insan boyunda elifler vavlar güzel he'ler, dingin insanlar, adımları temkinli, rahat; ak alınlarını yere koyan, vitraylardan süzülen ışıkla çehresi aydınlanan, sessiz, sakin yaşlılar...çıktık o çaybahçesinde semaverçayı içtik...sen benim lüpitelle fotoğraflarımı çektin...ben senin tütünü sarışını yakışını soluklanışını seyrettim...sendeki hüznü seyrettim...senin varlığın hüzünle karılmıştı...mutluluk, sevinç, bunlar saçma diyordun...sadece huzur vardır diyordun...kesintisiz bir mutluluk olarak huzur...o da kendine ihanet etmediğin sürece...yine de umut kapısı açıktır...ne kadar kirlensen de deniz kir tutmaz...o denize dalmalısın diyordun...bir adım korku bir adım umut...bir solukta iki durak...senin gözlerin çok hüzünlü bakıyordu...bana bakınca ben ağlıyordum...sen bendeki acıya bakıyordun...sen yalnızdın...ben yalnızdım...ikimiz birlikte tenhaydık...bursada altı gün geçirdik. Burada herşey tanıdıktı. Ben kendimi doğup büyüdüğüm beldede hissetmiştim. Seninle burada tanışmıştık. Sen burada sadece benimdin. Düş gibiydi. Gün boyu gezip dolaşıyor, şehre doymuyorduk. Akşam kaldığımız pansiyona dönüyor, odada sessizliğe gömülüyorduk. Sonra dilimiz çözülüyordu herşeyi konuşuyorduk, ara vermeksizin, kesintisiz biçimde bazen sen bazen de ben konuşuyorduk. Gece çıkıyor, iri gövdeli, yaşlı ıhlamur ağaçlarının altından, bayıltan kokusunun içinden geçerek şehrin, eski şehrin merkezi olan, bugün iyice tenhalaşmış bulunan semtin sokaklarında dolaşıyor, türbelerin, küçük mescitlerin kaybolduğu yeşil, sakin, tek ü tenhalıklarda oturuyor, geçmişi, çocukluğu, bugünü, kadim, ölümsüz aşkları, şimdiki huzursuzluğu, umutsuzluğu, iki gönlün iki deniz gibi birbirine kavuşmasını, iki bedenin tutkuyla birbirine karışmasını, çocuğun varolma iradesiyle iki varlığın birbirini çekişini, bu ışıkları hala yanan eski evlerin gözleri olan pencerelere bakarak içerde yaşanan hayatları herşeyi düşünüyor, konuşuyorduk.
Altıncı günün sabahı döndük. Yine göğsüne başımı yasladım, uyudum.
Düşümde gözleri senden, dalgalı kestane saçları benden kızımızı gördüm.
Sonra bir bulut geçti, kırsalda uzayan asfalt yolda bir otobüs durdu, bir kadınla bir erkek çocuğu pencereden kayalığa fırlattı. Çocuk yere çakıldı, kafası parçalandı, bedeni lime lime oldu. Elleri, parmakları, her parçası bir tarafa düştü.
Bağırarak uyandım. Ter içinde kalmıştım. Sen de uyuyordun, korkuyla uyandın.
Döndükten bir ay sonra adetim gecikince, eczaneden aldığım testi birkaç kez tekrarladıktan sonra seninle buluştuğumuzda, yüzünde beliren kaygıya ve korkuya bakarak, sana, ilk kez, 'seninle tanıştığım ana lanet olsun' demiştim. Bir hafta boyunca birbirimizi yedik. Seni görmek istemiyordum. Senden iğreniyordum. Deneme oyunumuzun provaları başlamıştı, kendimi kanıtlamam için fırsat doğmuştu, devam edemiyordum, annemi aramıştım, 'sen bilirsin kızım' demişti, 'babandan umudunu kes'; eve kapandım, kimseyi görmek istemiyordum...sonra o gün geldi...sen geldin...
Ben çıkmadım. Sibel çok ısrar etti. Benim ağlamaktan gözlerim şişmişti. Ciğerim sökülüyor gibiydi. İçimde bir şey vardı, bir hayat, bir can vardı sen onu hissetmiyordun. Onu istemiyordun.
Ben onu bir acı olarak içimde taşıyordum. Onun hiçbirşeyden haberi yoktu. O nasıldı, ruhu var mıydı, hissediyor muydu, neye benziyordu, kız mıydı, saçları bana benziyor muydu gözleri sana benziyor muydu sen niçin onu istemiyordun peki beni niçin sevdin niçin benimle oldun neden hala evliydin eşinle çocuğunla yaşamını sürdürüyordun bana neler olmuştu ben seni ölesiye nasıl seviyordum neydi bu aşk neydi bu tutku neydi ne çekiyordu beni kendimi nasıl yitirmiştim bana neler oluyordu bu can nasıl içimde belirdi onu nasıl koruyamadım
Onu nasıl koruyamadım
Onu ben koruyamadım o henüz kendine ruh üflenmeyen varlığı benden nasıl aldın?
Ayrancıda bir sokakta eski bir binanın giriş katındaki yere gittik. Hiç konuşmuyorduk. Senin yüzün boştu. Hiçbirşey görünmüyordu. Zaten sana hiç bakmıyordum. Yani seni görmüyordum. Kimseyi görmüyordum. Yaşlı bunak gibi bir adamdı cerrah. Katile benziyordu suratı. Suratı turuncuydu. Burnu çok büyüktü. Gözleri oyuktu. Alnı kırmızıydı, pancar gibiydi. Çok pelteydi. Gevezeydi. Hemşire yaşlıydı, cadıydı, iğrençti.
Beni uyuttular. sen orada, girişteki bekleme salonunda beni bekliyordun.
Boşuna bekliyordun, ben eski ben değildim.
Kendimi orada bıraktım, beni eve bıraktın.
Sibelin ağzını bıçak açmıyordu.
Sanırım o da sana biraz acıyor biraz senden nefret ediyordu.
Bir şey
kayıp
gitti.
Göğe bakıyordum. Uzun süre, gözlerimi
hiç ayırmaksızın, bakışlarımı çivileyerek bakıyordum,
bir şey
ansızın
kayıp
gitti avcumdan,
kaçırdım onu,
içimden
kayıp
gitti
yitirdim onu. O artık benim değildi. Ben değildim o. Ben eski ben değildim.
İçim boşalmıştı.
İçimdeki can sönmüştü.
O canla birlikte
bir şey
gözlerimden
akıp
gitmişti.
Önceleri çok büyüktüm. Çok cesurdum. Kendime güveniyordum... sonra noldu bilmiyorum birden küçülmeye başladım... küçülüyordum küçülüyordum...içerde yalnızdım...sibele beni yalnız bırakmasını rica etmiştim... o çok üzgündü... beni yalnız bıraktı...bırakınca ben azalmaya başladım...küçülüyordum... baktım gözlerim ellerim saçlarım azalıyor... soluklarım azalıyor... ben çok azaldım çok küçüldüm görünmeyecek kadar küçüldüm küçüldüm küçüldüm...
Ç o k p a r ç
a la
n
d ı m.da
ğ ı l dım p ar
ça
la rım
dört
bir
yana
s a ç
ı l
d
ı
Yanlarım çürüyordu.
İçim yanıyordu, yandıkça içimden yanık kokusu geliyordu. Geldikçe içim küçülüyordu. Eski ben olamazdım, eski kendim değildim artık. Senin yüzün çok küçülüyordu. Gözlerini hatırlayamıyorum. Ansızın bir kireç kuyusuna düşmüş gibiydim. Daha önce hiç duymadığım bir ateş acısı, bir yanık kokusu, bir ağrı büyüyordu içimde. İçim küçüldükçe ağrı büyüyordu.
Hava kararıyordu, ışıyordu, tekrar kararıyor tekrar ışıyordu
ben hala hiçbir şey hissetmiyor gibi taş gibi hissiz katı donuk paslı bir demir külçesi gibi bir kaya gibi sert bir kömür tozu gibi
acıyordu içim çok acıyordu
hep düş görüyordum...saçları dalgalı kestane gözleri kahve o kızı görüyordum bana anne demiyordu ben onu görünce neden bana anne demiyorsun kızım diyordum o bana sen kimsin diyordu ben anne değilim kızım ama sen gerçeksin diyordum ama ben seni tanımıyorum diyordu ben kızım seninle birlikte ben de parçalandım diyordum o senin karnın oyulmuş diyordu ben ama kızım diyordum o bana kızım deme diyordu ben çok şey söylemek istiyordum ama boşunaydı görüyordum ben suçluyum kızım ben seni koruyamadım ben sana hazır değildim ben çok çaresizdim ben çok yalnızdım kızım ben çok sevmiştim ben evimden kaçarken bütün bunları düşünmemiştim kızım ben oyuncu olmak istiyordum ben bunun bir oyun olduğunu sanmıştım bir oyun...sadece bir oyun....herkes oynuyordu...herkes kendisine verileni okuyordu...herkesin biçilmiş bir giysisi vardı onu giyiyordu...bir yönetmen vardı...bir oyun yazılmıştı herkes için bir rol belirlenmişti...benim rolüm de bu idi...ben bir şey yapamazdım...benim için yazılan bir yazı vardı...onu ezberlemiştim...onu sahnede söylüyordum...benim şimdi sahnem burası bu oda bu yataktayım şimdi aman allahım bu da ne bu bacaklarımdan sızan kan ne
Kabus bitti. Herşey çok sessizdi. Fırtına esmişti herşeyi yerle bir etmişti. Meyler dökülmüş camlar kırılmış ağaçlar yere serilmiş yapraklar çürümüş dallar paramparça olmuştu. Bir sel gelmiş önüne kattığı herşeyi saçmış savurmuştu. Ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Sen hatırlıyor musun gala gecesini? Oyundan önce kulise geldin, bana şans diledin. Beni öptün. Hayal meyal hatırlıyorum. Çok zayıflamıştın. Yüzün solgundu. Sesin titriyordu. Sağol dedim sadece. Sonra gittin. Seni seyirciler arasında bir ara gördüm. Ben yavrusunu yiyen kediyi oynuyordum. Kostümümü giymiştim sen kulise geldiğinde. Oyundan sonra napıyorsun diye sormuştun. Hiç demiştim, eve gideceğim. Biraz görüşebilir miyiz diye sormuştun. Olur demiştim. Sonra Sibel sen ben eve gittik.
Sibel kahve yaptı, senin aldığın pastayı dilimledi, tabaklara koydu. Yere oturduk. Sen bağdaş kurmuştun. Yine drum sarıyordun. Bize de sardın. İçersi dumana boğulmuştu. Sibel odasına çekildi. Sen sessizce ağladın. Benim burnum kanadı. Sen kağıt mendil verdin. Ellerime dokununca ben birden çektim. Bana dokununca çok soğuk bir şey oldu. Sende bir şey dağıldı. Sen benim kadar kendini kimsesiz hissedemezsin. Ama bak bu acıya dayanamıyorsun. Çekildin. Böylesi anlarda yaptığın gibi sus pus oldun. Suçlu gibi ezildin.
Çok zaman geçti. Zaman tırnaklarını batırarak tenimizi kazıyıp kanatarak ciğerimizi yararak geçti. Sibel geldi. Oflayıp pufladı. Yanıma çöktü. Başımı sardı. Göğsüne çekti. Sağa sola sallanmaya başladı. Hiç ses yoktu içerde. Dışardaki sesler içeri girmiyordu. İçimizde çok uğultu vardı. İçimiz dışımızdan habersizdi. Ben herşeyden habersizdim. Sen bana yaklaşamıyordun. Benimle aranda duvarlar yükseliyordu. Sesler bu duvarı aşamıyordu. Sesin içime ulaşamıyordu. Benim içimde çok uğultu vardı çok uğultu vardı çok yorgun çok yorgun yankılar oluyordu bu seslerden usandım ne çabuk usandım yaşamdan ne çabuk usandım senden usandım kendimden usandım...Kendim çok ağırdım. Sen çok ağırdın. Sen kurşun gibisin. Seni taşıyamam. Beni taşıyamıyorsun. Bana dokunma. Bana bir daha dokunabilecek misin? Beni duyuyor musun? Ben nasıl yaşıyorum biliyor musun? Ben birden bir zamanı unuttum. Ben ilkokula gidiyorum bak bir çocuk oldum. Ben o kızım işte annemin sabahları saçlarını ördüğü çantasını hazırladığı giydirip doyurup kapıdan uğurladığı...ben o çocuğum...seni tanımıyorum...sen kimsin...o sen misin? Seni tanımıyorum....seni duyamıyorum...çok uğultu var içimde çok uğultu var uğultu uğul...
Bir ömür geçer gibi bir zaman geçti. Bir gün Serdar'la Sakaryada dolaşırken sen çıkıverdin. Seni görünce yeni bir yüz görmüş gibi, eski bir tanıdığın yeni yüzünü görmüş gibi sana dokundum. Sen çok değişmiştin. Daha sessiz, daha utangaç, daha içli bakıyor daha çok acı daha çok kimsesiz serdar bu kez sana sarıldı tenha bir cafenin bahçesine oturduk çay içtik sen çok sigara içtin hep sustuk serdar bizi bıraktı gitti sen bende bir açık bir kapı gördün beni alıp eymür gölüne götürdün ormanda bir zaman yürüdük yabani badem ağacının dibine oturduk yaşlı bir ağaçtı bu ihtiyar bir adama benziyordu dağda yaşıyordu bir kulübesi bile yoktu geniş bir ağaç gövdesinin oyuğunda kalıyordu sen o adama benziyorsun şimdi ben de çok değiştim biliyor musun sen benim iyileşmekte olan yaralarıma dokundun onlara bakarak konuştun beni iyileştiriyorsun dedin sen benim derdimsin dedin ben yetmez mi dert derman sana dedim dilim çözülüyordu sen benim yalnızlığıma dokunuyordun sonra ne zaman sonra bilmiyorum herşey çözüldü eridi aktı sen benim gözlerimin içine baktın beni sardın sarmaladın yeniden bana...
Yeni oyunun provaları başlamıştı. Platiusun çömleki miydi sanırım oydu sibelden ayrılmış bir çatı aralığı kiralamıştım seyranda sen her gün geliyordun bazen kalıyordun babam hala benimle konuşmuyordu annemi her hafta arıyor dertleşiyordum sen eşinle çocuğunu ailesini ziyaret için göndermiştin bende kalmaya başladın ben yeni bir rüyaya girmiş gibiydim o günler geride kalmıştı birşeyleri de almıştı ama her an her şey yenileniyordu yeniden sana tutkuyla bağlanıyordum benim senden başka umarım var mıydı senden başka kimseye ruhumu vermezdim ruhum senindi tüm hazinelerimi sana açmıştım gözlerime giren ilk hayal sendin seni öyle seviyordum ki kendimi aradan kaldırabilirdim böylece günler akıp gitti giderken yine biryerlerim kanıyordu ama bu yaşama hastalığındandı o ruh sıkıntısı seninle aramdaki boşluktandı sık sık boşluk oluyordu mekanda ve zamanda çok boşluklar oluyordu sen gelince şenleniyordu boşluk gidiyordu sonra derin büyük bir boşluk oluyordu onu kimse kapatamazdı onu hiçbir şey senin kadar büyütemezdi sen benim en büyük boşluğumdun sen benim çölümdün benim denizimdin sende yıkanıyordum sende kirleniyordum sende büyüyor sende küçülüyordum sen benim mağaramdın sana sığınıyordum sende o yalnızlığımı koruyordum sen bana çok acılar öğrettin çok oyunlar oynadık çok zordu herşey çok güzeldi seninle saatlerce sevişiyorduk bedenim ne kadar benden uzaklaşıyordu onu hep benim olmayan bana ait olmayan bir şey gibi görüyordum bedenim ne kadar hafifliyordu bazen ne kadar ağırlaşıyordu büyüyordu ruhumu yutuyordu o geceyi hatırlıyor musun o gün öğleye değin uyumuştuk uzun bir geceydi üç gün hiç evden çıkmadık ikimiz bir mağaradaydık bu iki ayrı yalnızlık ikimizi de yormuştu sonra sen gittin o gece gelmedin eşinle çocuğun dönmüştü ben sana oyundan sonra gitme demiştim sen noldu yine ne var dedin ben çok kötüyüm dedim noldu dedin ben korkuyorum dedim sen gözlerimdeki korkuya baktın sezdin sen herşeyi seziyordun sezdiğin doğruydu bunu birlikte ertesi gün öğrendik bir karanlık oldu oraya girdim bir orada hiç ışık yoktu beni yalnız bırak dedim eve gittim testi yeniledim doğruydu
O iki günden hiçbirşey hatırlamıyorum bu kez kentin kenar semtlerinden birindeki polikliniğe götürdün beni o canı da içimden kazıdılar beni eve getirip yatağa bıraktın saatlerdir tek sözcük etmemiştik söylenecek bir şey yoktu herşey sönmüştü hiçbir sözcük kalmamıştı ben bir konuşmayım dediğin günler geride kalmıştı rahmim değil belleğim kazınmıştı sanki hiçbir şey hatırlamıyordum oyun bitti yeni bir oyunun provaları başladı hoca bu kez bana repliği az bir rol verdi seni bir daha hiç görmedim ta ki bu gün kurtuluş parkındaki bu bankta buluşana değin hiçbir şey konuşmadık sen çok üzgün olduğunu söyledin sonra acılardan büyük bir yoktur dedin beni bırakıp gittin ben oyun sanmıştım hala oyun sanıyorum bu bir oyun ben bunun için evimden kaçıp bu kente gelmiştim oyuncu olmak istiyordum. |