
1.
Senin öykün o gece başladı. Oniki yaşına bastığın günün gecesi. Şubatın ondördüydü. Her zamanki gibi erken uyumuştun. Babanla yaptığınız dersten sonra, iyi geceler dileyip odana çekilmiş, sağ yanına bükülerek dalmıştın. Rüyanda seni çağırıyordu. Yüreğindeki ürpertiyle uyandın. Kalktın, sessizce giyindin, evden çıktın. Sonrasını düş gibi hatırlıyorsun. Eviniz Kale içindeydi. Yokuştan inince, eski bir kemer köprü karşılıyordu sizi. Sokak ıssızdı. Köpek sesleri sadece. Bir gölge gibi Kümbet camiine doğru süzüldün. Kalbin duracakmış gibiydi. Bir el uzanıp yüreğini tutmuştu. Camiyi geçerken havarilere bir selam gönderdin. Ayışığında ne kadar büyüleyici görünüyordu. Bir zamanlar havariler kilisesi olan yapının büyük, ahşap kapısına doğru ilerledin. Durup, üzerinde bir gök gibi yükselen ve seni çevreleyen heybete baktın. İşte dedin kendi kendine, sözün gerçekleşiyor. 'Çokları çağrılır, pek azı seçilir... Çağırdı seni sonunda....Ona gidiyorsun. Kendinden vazgeçmeye gidiyorsun.'
Nihayet türbeye geldin. Alaca, kirli sarı, siyah birkaç köpek çınarın gövdesinde halkalanmış, türbeye yarı baygın gözlerle bakıyordu. Usulca yaklaştın. Seni umursamadılar. Yanında getirdiğim kaytan ipini boğazına geçirdin, çınarın yere iyice eğilmiş dalına bağladın, diz çöktün. Ellerini açıp yakarmaya başladın : 'beni eşiğine çağırdın. Bundan büyük onur mu olur. Artık kapındayım. Ben de bunlar gibi, kapının bağlısı olmak istiyorum. Beni kabul eder misin?' Ağlıyordun, kelimeler eğilip bükülerek çıkıyordu ağzından. Bir süre sessizce bekledin. Gözlerin kapalıydı. Ne kadar geçti hatırlamıyorsun. Sessizliği kavrayan bir kelime gibi türbe yarıldı, Ağır ağır doğruldu. Değirmi alınlı, kır sakallı, siyah sarıklı, ela gözlüydü, anlatıldığı gibi. Lala Mustafa Paşa'nın Anı girişinde altı arşın derinlikten çıkardığı gibi. Sadece gözlerini görüyordun. Kalbin durdu duracak...Gülümsedi. 'Artık bizimlesin' dedi, 'seni kapımıza kabul ettik...' Uzandı, saçını okşadı, sağ omzumda kaldı eli bir süre, bir şeyler fısıldadı ve gözden yitti.
2.
Benim öyküm böyle başlamadı. Beni dünyaya temiz getirmiştin, onu koruyamadım, şimdi sana kirlenmiş halde dönüyorum. Senin en çok sevdiğin su, günahkarların gözyaşıdır biliyorum., bu yüzden sürekli ağlıyorum. O yolda yürümeye çalıştım ama yapamadım. Yolun kılavuzunu bulduğumu sanıyordum, yanılmışım. Sesimi duyduğunu sanarak sürekli konuştum içimden, dışımdan. Beni duyduğundan emin olmadan konuşmamayı öğrendim ama iş işten geçti. Bir belgesel filmin çekimleri için bu şehre gelirken ne kendime bir yer, ne kendimi bir yer edinebiliyorum. Uçağımız Kars'ın üzerinde inmek için kavislenirken o yapıyı görüyorum ilkin. Kral Abbas'ın yaptırdığı, dört yapraklı yoncayı andıran havariler kilisesinin aşağısında, ırmağın kestiği yolun altındaki top güllelerinden delik deşik olmuş minareyi, onun açtığı yolu...O yolun yolcuları geceyi gündüzden daha çok sever biliyordum. Havaalanından üç yıldızlı berbat bir otele gidip yüklerimizi bırakıyoruz. Ses teknisyeni, muhasebeci şoför ve yönetmenle birlikte beş kişiyiz. Kayıt yaptırıp odamıza çıkıyoruz. Aküleri şarza bağlıyorum. Valizimi boşaltıyorum. Resepsiyona ilk inen diğerlerini arayacak, zamanım var. Günlüğümü çıkarıp etajerin üzerine koyuyorum. Kızımın fotoğrafını, yakınlığın bir ateş olduğunu anlatan romanı, gitanes blonde paketini, zippo çakmağımı, ayrılırkenki sarılışını, gülüşünü, iç çekişini, gözlerindeki, dudaklarındaki el izini, çıkarabildiğim her şeyi bırakıyorum. İçimdeki kavurucu sıkıntıya dokunamıyorum. O sürekli büyüyor. Durmaksızın büyüyor, boğuyor. Geceyi gündüzden daha çok seviyorum. Perdeleri kapatıyorum. Kirden kayış gibiler. Odada rutubet kokusu var. Gündüz vaktimin bir saatini başkaları çalıyor, geceyi sadece seninle geçirebiliyorum. Bu yüzden gündüzleri başkası oluyorum. Seninle olunca sen oluyorum.
Telefon çalıyor, lobiye iniyorum. Minibüse binip şehri turlamaya başlıyoruz.
3.
Şehir kar altında. Hala yağıyor. Yapıların duvarları, pencereleri, balkon demirleri, bacaların uçları, içinden yükselen kükürtlü duman, sokaklardaki karı çamurlaştıran taşıtlar ve oradan oraya devinen insanlar olmasa, beyaz sonsuz olacak...Bir şey görünmeyecek...Şiiri hatırlıyorum : 'Bazen bir şey görünür gibi oluyor/bazen bir şey görünmüyor/bazen bir şey görünür gibi oluyor/bazen bir şey görünmüyor/bazen...' Şiir eriyor. Otelin sağından kıvrılarak yüz yüzeli metre gittikten sonra solda iki büyük aslan heykeli beliriyor. Küt bir beton üzerine kondurulmuş, ön sol ayağı havada iki aslan. Berbat görünüyorlar. Şoför coşuyor. 'Hocam şunların güzelliğine bakın, aferin kim yaptırdıysa.' 'Kim olacak, belediye...' diye söyleniyor yönetmen. Her şey alabildiğine yoksul, çaresiz görünüyor. Evler, dükkanlar derme çatma, betonarme, eski Rus, Ermeni ve Osmanlı konaklarının çoğu sıvanmış, boyanmış, gri ve sarı kesme taşların üzeri kapanmış, pencereler pvc yapılmış, yüksek ve geniş cümle kapılarının yerine çelik kapılar takılmış...Kalın, beyaz tabaka gizlemesine rağmen, caddelerde çöpler, sağa sola saçılmış meyve sebze artıkları, naylon atıklar, gazeteler, hafif bir tipinin içinde savruluyor. Şehrin binlerce yıl önce kurulduğu yere gidiyoruz. İki katlı, kare planlı,gösterişli bir konağın önünden geçiyoruz.Gazi Ahmet Muhtar Paşa adını okuyorum biçimsiz büstün altındaki pirinç tabelada. Irmak kenti ikiye bölüyor. Köprüden geçince iç kaleye kavuşan yola giriyoruz. Sağda öncekinden daha kötü iki arslan heykeli yükseliyor. Sfenks gibi adım başı karşımıza çıkan bu tuhaf şeyler yabancılığı derinleştiriyor. Nihayet Kümbet camiine geliyoruz. Şoför Evliya camiinin müştemilatındaki dergahın şeyhinden anahtarı alıp getiriyor. Geniş ve boş toprak bir arazide kimsesiz bir edayla yükselen yapının kubbesini kar örtüyor şimdi. Ana Dört nişle genişleyen dik açılı bir mekan. İçeri giriyoruz. Binsekizyüz yıllık yapının el değmemiş, soğuk, kararmış duvarlarındaki nonfigüratif işlemelere, taşlardaki seslere ve anılara dalıyoruz. Kubbeyi oluşturan kasnak bölümü, uzun konik şeklinde. Kubbe altındaki nişler içte yuvarlak dışta beş köşeli olarak yapılmış. Ana giriş kapısı batı yönünde ama güney ve kuzeye bakan iki küçük kapısı daha var. Buraları tahtalarla kapatılmış. Kubbe altı ana mekan sekiz ince ve uzun tonoz kemerli pencere ile aydınlanıyor. Bu loşluk ve sessizlik içime benziyor. Ekip dışarıda, aşağıdaki evliya camiinin Rus işgali sırasında güllelerle yıkılmayan minaresini, karşıdaki aş evini, aşağıdan kalenin nasıl görüntüleneceğini incelerken, kümbette bir süre kalıyorum. Kesme bazalt taşı süngersi bir görünüm almış. Ciğerlerim diye geçiriyorum aklımdan bu halde olabilir. Böyle delik deşik. Her gün onlarca ağrı kesici hap içiyorum. Yıllardır yapıyorum bunu. Ne kadar oldu hatırlamıyorum. Migrenli hayat benimkisi. Sabah ağrıyla uyanıyorum. Bir saat sonra ağrı, günümü belirleyecek kadar şiddetlenirse aldığım ilacın zehrinden başka bir tat hissetmiyorum. Biraz dinecek olursa onunla idare etmeye çalışıyorum. Orta şiddette bir ağrı, özellikle göz çevresinde eksik olmuyor. Kulak hizasında, beynimin içine, ortasına doğru derinleşiyor. Derinleştikçe şiddetleniyor. Görüşüm flulaşıyor. Midem bulanıyor. Işık ve ses rahatsız ediyor. Geçmiş ve geleceği düşünmek istemiyorum. Yaşadığım an zehirleniyor. Yaptığım işi sevmiyorum. Yalnız kalmak istiyorum. Odaya çekilmek, yatağa kıvrılmak, gözlerimi kapayıp uyanmamak üzere derin bir uykuya dalmak...sadece bu. Yönetmenin sesi bu, beni çağırıyorlar.Çıkıyorum. Bir baloncu geçiyor. Bir kaset satıcısı. Tahta tekerleklerle ceset taşıyorlar, diye bir şarkı yükseliyor. Köpek havlıyor. Çeşmenin yanında duruyor yönetmen. Cesetlerin bazıları yaşıyorlar, diye bağırıyor şarkıcı. Yönetmen, 'ağbi' diyor, burada camiinin önünden yürütelim, kümbetin kuzey kapısının önünde keseriz, geniş açı takarız sonra, ikili planda bir süre konuşurlar, sonra karşı açıya geçeriz, güney kapısına gelirler genel planda, yine keseriz, kısa bir konuşma da burada alırız...Hırsızlar dolaşıyor hırsızlar diye bağırıyor şarkı.
Kasetçiye sesleniyor şoför. Birkaç kaset alıp geliyor. Aşık Şenlik'in divanları, tecnisleri, ve güzellemelerinin olduğu bir aşık kasetini minibüsün teybine koyuyor.
4.
Şeyh'le görüşmek üzere Evliya camiine gittiğimizde kar hala yağıyor. Avluda çocuklar kartopu oynuyor, karda yuvarlanıyorlar. Aşevinden yaşlı bir kadın çıkıyor, bizi görünce kenardan, önüne bakarak yürüyor. Birkaç kumru yemek kırıntılarından nasiplenmek için dolaşıyor. Yönetmen şadırvandaki adama bir şeyler soruyor, adam, Şeyh'in odasını işaret ediyor. İçeri süzülüyoruz. Köşede bağdaş kurmuş, kenarı altın sarısı şeritli siyah bir cübbe giymiş, başındaki keçeden külah siyah, ince bir sarıkla çevrelenmiş. Kumral, dalgalı saçları omzuna dökülüyor, gözleri deniz mavisi. Hafif bir sesle konuşuyor. Vitraylardan düşen ışık, halı yastıklarda, yer minderlerinde, sürahideki suda, odadakilerin dizlerinde, alınlarında, saçlarında oynaşıyor. 'Evet' diye fısıldıyor Şeyh, 'sen O'nun sohbetini elde etmişsen, benim sözlerin senin işine yaramaz. Şayet O'nun dostluğunu bulamadıysan, benim dostluğumun sana ne yararı olabilir? Senin en değerli vaktin, O'nunla geçirdiğin anlardır. Yakınlığın yakınlığı, bizim içinde bulunduğumuz uzağın uzaklığı iledir. Aynaya baktığında suretini yakın görürsün, o resme aldanır ve elde etmek istersen...' Yere bakıyor konuşurken. Yanındaki adam sessizce dinliyor. Kelimeler kalbine işliyor gibi, içinde, içindeki bir yere dokunuyor, oradaki düğümü çözüyor gibi..rahatlıyor, sükuneti artıyor. Şeyh, sakin, ağır ağır konuşuyor, 'suya yakın olan batar, ateşe yakın olan yanar. Bir gün Şam'daki bir veliyi ziyarete gitmiştim. Çok musibete uğramış, belaya düçar olmuştu. Ne zamandan beri bu durumda bulunduğu sordum. Otuz yıldır bu haldeyim dedi. Ve ekledi, lakin bir kez bile, 'beni bu sıkıntıdan kurtar' demedim.' Dinleyenlerden kimisi iç geçiriyor. Sükunet derinleşiyor. Şeyh, adama, daha hafif bir sesle, 'yakınlık ateştir ama, bizim bundan korkumuz yoktur. İnsan odur ki, ateşte İbrahim gibi mutluluğu bulur' diyor. Sözünü bitirirken ağır ağır kalkıyor. Bize bakıyor. Gözgöze geliyoruz kısa bir an. Gülümsüyor. 'Hoşgeldiniz' diyor, 'buyrun, şöyle buyrun.' Herkes yavaşça odadan çekiliyor. Hal hatır sorduktan sonra, bir zaman bakışlarını benden ayırmıyor. Bir delikanlı, çay ve kadayıf dolması getiriyor, herkesin önüne birer tabak bırakıyor. Şeyh, 'buyrun' diyor. Yönetmen, 'hocam zahmet etmeseydiniz' diyor. Şeyh, 'Hazret, dergahının kapısına şöyle yazmıştı : 'kim bu yurda gelirse, ikram edin, inancını sormayın. Kendisine can bağışlanmış olan herkes, O'nun sofrasında rızıklanmaya layıktır' diyor. Susuyor. Ses teknisyeni başlıyor ilkin, çayını karıştırırken çıkardığı sesten rahatsız oluyor, yavaşlıyor, bırakıyor kaşığı. Yönetmen, 'hocam' diyor, 'biz belgeselde Harakani'nin Kars için önemini...' Sesi eriyor, kulağıma az önceki sessizlik dolmaya başlıyor. Göğsümde bir ateş duyuyorum. Adı yakıyor. Bir kelime yüreğimi yakıyor. Harakan...Harakan...diye bir ses duyuyorum, bir göz görüyorum. Bir dağ yükseliyor ve uzuyor. Ardından bir silüet beliriyor. Harakan diye mırıldanıyorum. Sesim çıkmıyor. Sözcüğün nasıl oluyor da bu kadar yakıcı olabileceğini düşünüyorum bir yandan. Şeyh'le bir kez daha göz göze geliyoruz, bu kez daha belirgin gülümsüyor. Yönetmen uzun uzun anlatıyor. Şeyh dinliyor. Sükunetini bozmuyor. Ekipteki herkes, merak ettiği her şeyi soruyor. Bazen bir bazen iki-üç kelimeyle cevaplıyor. Çıkıyoruz. Çekim mekanlarını gezdiriyor. Ayrılmadan, müştemilatın kabristan ve türbe bölümüne geçiyoruz. Kapı engin. 'Dikkat edin' diye uyarıyor. Eğilerek geçiyoruz.
Şoför, 'hocam kapıyı kim yaptı, ölçüyü yanlış almış' diyor. Şeyh, 'Hazret'in dergahının kapısı da böyledir' diyor. Yönetmen, 'özel bir anlamı var mı?' diye soruyor. 'Alçakgönüllü olmak ve dergaha gelirken benliğinden vazgeçmek için ilk adımdır' deiye cevaplıyor. Türbenin çevresinde halkalanıyoruz. Şeyh'in gözleri kapalı, bir şeyler okuyor. Biz de eşlik ediyoruz. Birkaç dakika kaldıktan sonra türbeyi çevreleyen ahşap perdeden çıkıyoruz. Tahta aralıklarından son bir kez bakıyorum. Aynı gözü görüyorum. Göğsüm yanıyor. Şeyh, bizi uğurlarken, 'yarın kahvaltıya buyurun' diyor. Yönetmen, 'hocam sizi rahatsız etmeyelim, biz öğleden sonraki çekimleri burada ' deyince, gülümseyerek, 'bekliyorum' diyor. Muhasebeci, kapının üzerindeki boşluğa asılı hattı göstererek anlamını soruyor. Şeyh, 'nerede niyaz varsa amaç O'dur, nerde kavga varsa amaç insanlardır' diyor.
5.
Şehri turlayıp, çekim yerlerini kararlaştırdıktan sonra Kerbela çayevinde kıtlama şekerle, saç sobanın çevresinde çay içip Hüseyin adındaki yaşlı bir adamla söyleşiyoruz. Ayrılırken, yanda bizi dinleyen sıska biri, yaklaşıp, 'o adam evlad-ı Resuldendir, seyyittir' diyor.
Iğdır'ın Harakan köyündenmiş. Burada da Harakan var mı diye soruyorum. 'Olmaz mı' diyor, 'burası Harakani'nin yurdudur.
'Ama buralı değil ki...' diyecek oluyorum.
'Ne farkeder' diyor, 'buranın sahibi ya...'
Nasıl yani der gibi bakıyorum.
'Her iklimin bir kutbu vardır beyim' diyor, 'bu insanlar sütundurlar, dünya onların omzunda durur, sen hiç veted diye bir şey duymadın mı?'
'Veted mi?'
'Evet, sütun demektir, sütun, dünya onlara emanet edilmiştir, onlar mahlukatı korurlar, bu şehri koruyan da Harakani'dir...'
Yönetmen bağırıyor dışardan, 'hadi hoca geç kalıyoruz'
Otele dönmeden yağlı, ağır et yemeklerinin sunulduğu bir lokantada karnımızı doyuruyoruz..
Odaya çıktığımda göğsümdeki ateş büyüyor.
Kızımın fotoğrafına bakıyorum. Sigara yakıyorum.
Hava kararmış. Tuhaf bir sessizlik çöküyor kente. Bu duygudan kurtulamıyorum, ıssız her şey. İçimdeki boşluk mu içine düştüğüm tenhalık mı, anlayamadığım o iğrenç, sinsiz melankoli mi, canımı fena halde yakan o sarmal yutmaya başlıyor yine...Sigara bitmeden bir tane daha yakıyorum. Yine onlarca hap içtim. Damağımda nikotin ve parasetemol zehri karışmış. Bitkin bir halde yatağa bırakıyorum bedenimi.
6.
Rüyamda sadece yüzünü görüyorum. 'Kulluğu sürdür ki' diyor, 'içtenlik belirsin, samimi olmaya devam et ki nur ortaya çıksın. Nur doğduğu zaman, O'na, görüyor gibi ibadet et.' Bu sözün sırrı sana verildi. Ona tutun, sahiplen, bırakma. Gece olup insanlar uykuya dalınca, sen bu acılarla dağlanmış bedeni pranga, inciten kaba yünden giysi ve deri kamçının arasına al ki, onun sahibi acıyarak şöyle desin: 'Ey kulum, bu bedenden ne istiyorsun?' De ki, 'Rabbim, Seni istiyorum.' O zaman sana, 'ey kulum' diyecek, 'bırak bu çaresizi, Ben seninim.'
Bir gün mutlaka acıların dinecek, acıdan tatlıdan uzaklaşacaksın, seni boğan her şeyden kurtulacaksın. Korkuyla uyanıyorum. Sigara yakıyorum. Pencerenin yanındaki koltuğa oturuyorum. Kar dinmiş. Ayışığı düşüyor. Gün ağarıyor ya da doğuyor. Batış doğuş farksız gözümde. Gözlerimdeki perdelerden birini fark ediyorum. Ne kadar çok uğultu, çehre, gölge, acı, anı, sözcük, nesne, insan, şehir, cadde, sokak, taşıt, ev, bina, köprü, park, banka, bilgisayar, film, savaş, borsa, ceset, silah, intihar, kitap, ücret, uçak, otel, kamera, mercek... var gözlerimde. Ne çok ses var. Ne çok harf, hece, kelime kaynaşıyor. Kağıtların üzerindeki bu tuhaf şekillere ne kadar çok alışmışım. Dışarıda donmuş gibi kaskatı, kımıltısız, ayazın içinde, karın ve ayışığının arasında duran bu ağaca baktığımda göremiyorum. Onu göremiyorum. Şu biçimsiz apartmanların arasında her nasılsa kalmış olan tarlayı, kıvrılarak uzayan ve kaleye kavuşan yolu, sağındaki büyük kayaları, onları yararak akan ırmağı, suyu, ayışığında parlayan kar kristallerini, kalenin burçlarını, burçlara kadar inmiş gibi görünen yıldızları, göğün bu parlak gezginlerini göremiyorum. Sokakta arada bir geçen, karı ezerek, tuhaf sesler çıkararak yürüyen, kara yün papaklı, kar maskeli insanları fark edemiyorum. Gözlerimde görünmez engeller var. Seni göremiyorum. Yıllardır bu gürültünün içinde, içimdeki uğultuyla yaşıyorum. Bedenim ne kadar ağırlaşmış. Sürekli sigara içiyorum. Hareketsiz, donmuş bir halde dışarı bakıyorum. Her şeyin bu denli fazla olduğunu biraz olsun görebiliyorum. Yatağa dönüyorum. Başımın sol yanındaki ağrı şiddetleniyor. Yastığa usulca bırakıyorum. Bir şey olsun istemiyorum. Hiçlik olsun, ona gömüleyim, orda yiteyim istiyorum. O boşluk öylesine büyüsün ki, orda içimdeki kimsesizlik yitsin, yaşadığım kentteki, ülkedeki saçmalıklar kaybolsun, bana acı veren her şey yok olsun istiyorum. Gözkapaklarım ağır ağır kapanıyor ağrıya rağmen. Bu kez türbedeyim.
Şeyh beliriyor ve bizi uğurlarkenki gülümseyişiyle, 'geleceğinizi bana bir gün önce zuhur edip söylemişti' diyor. 'Kim?' diyorum. Bir şey anlamıyorum. Gözden yitiyor. Türbe yavaşça yarılıyor. Şeyh'inki gibi siyah ama ucu kanlı sarığı, eprimiş külahı, onlarca yama bulunan cübbesiyle beliriyor. Korkudan kalbim küt küt atıyor. Her yanım titriyor. 'Korkma' diyor, 'sen garipsin, gurbetin ne olduğunu bilirsin...' Ben nerden bileyim, bu halde nasıl konuşayım, beynim boşalmış gibi. Nutkum tutulmuş. Titriyorum. 'Ga...garip...' diye kekeliyorum, konuşamıyorum. Kelimeler korılıyor, dökülüyor. 'Evet' dedi, 'bedeni dünyada olan kimseye garip denmez. Aksine, kalbi teninde, sırrı gönlünde garip olana denir.' İçimde uyanan soruyu soramıyorum. Konuşamıyorum. Harfler kayıp gidiyor ağzımdan. Dudaklarımı kımıldatmaya çalışıyorum, dilim damağıma yapışıyor, olmuyor. 'Bunun belirtisini merak ediyorsun?' diye konuşuyor, 'evet' diye başımı sallıyorum. 'Gönlünde dünya sevgisi taşımamaktır' diyor.
'Peki' diye geçiyor aklımdan, 'bilincimin uyanık olması için ne yapmalıyım?' Gülümsüyor, 'ne kadar çok susamışsın' diye fısıldıyor, 'ömrünü bitmiş say, soluğunun gelip iki dudağının arasında çıkmak üzere durduğunu düşün.' 'Bana' diye bağırıyorum. Sesim çıkıyor. Sesim ne kadar çirkin. Utanıyorum. 'Sor' diyor. Böylesi bir sükuneti ilk kez görüyorum. 'Yardım et' diyorum, 'bana yol göster, ben hiçbir şeyi anlayamıyorum. Gördükçe körleşiyorum. İşittikçe kulaklarım kapanıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok. Kendimi aldattığımı hissediyorum, ama bir an olsun durup bakmıyorum, içine kaydığım boşluk büyüyor, içimdeki ıssızlık o boşluğu yutacak kadar büyüyor. Bana himmet et.' Himmet sözcüğünün anlamını bilmediğimi düşünüyorum. Onu ilk kez kullanıyorum. 'Bana himmet et' diyorum tekrar. |