" (...) İçinde kendisine ait herhangi bir şeyin olmadığı evinde, sabah kulluktan sonra yorgunluktan bitap düşene değin tehlilde bulundu. Öğle olmak üzereydi. Dışarda bir sağanak boşanıyordu. Gezgin'in ahşap evinin tavanından sular damlıyordu. Elçi'yi düşündü. Bir kezinde yağmur inerken evinden çıkmış ve göğe bakarak bir zaman kalmış, ıslanmıştı. Nedenini sorduklarında, 'Onun Rabbine bağlılığı yenidir' demişti, 'biatı tazedir.' Gezgin bunu anımsayınca dışarı çıktı ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında yürümeye başladı. Evinin doğuya bakan penceresinden koruluk görünüyordu. Çıkmadan bir süre korulukta ıslanan ağaçların zikrini dinledi. Çıkınca koruluğa yöneldi. 'Su da bir elçidir' diye fısıldadı. Bunu çok sevdi, 'su elçidir.' Suyun haberini dinliyordu şimdi. Kısa sürede sırılsıklam ıslanmıştı. Koruluğa girdi. Bunu ilk kez yapıyordu. Yağmur nadiren bu denli şiddetli yağardı. Dev çamların, yaşlı kestanelerin ve bodur meşelerin arasında toprağın yüzeyinde kalın bir tabaka oluşturmuş olan yapraklara gömüle gömüle yürüyordu. Yağmur sık ağaçların dallarının arasından iniyordu. 'Bu inme değil bir yücelme sanki' diye konuştu. Elini uzattı ve damlaları seçmeye çalıştı. Küçük saydam bir şeydi. Tenine dokununca dağılıyordu. Onları ayrı ayrı görmeye çalışıyordu. Her birini bir melek indiriyordu. Melekleri görmeye çalıştıkça, onlar kendilerini gösterecekti biliyordu. Damlanın birine girdi ve orada bir dünya olduğunu gördü. Bir prizmanın içi gibiydi. Işık vuruyordu her şeye rağmen ve o güçsüz ışık, suyun içinde pek çok renk halinde dağılıyordu. Mavi, sarı, kırmızı, mor, lacivert renkler gördü. O renklerin içinde yağmurun elçi oluşuna ilişkin küçük işaretler vardı. Onlara baktı. Damlanın içindeydi şimdi. Damla içinden kandille ışıtılan bir fanus gibiydi. Işığın kaynağına baktı renklerin içinden, renk yoktu. Ama ışık, onları bir kaynaktan getiriyordu. Bir zaman damlanın içinde yürüdükten sonra, yağmurun dindiğini gördü. Çıktı damlanın içinden. Fırtınanın etkisiyle iri dallarından biri budağından yarılmış ve yere eğilmiş olan çam ağacının yanına gitti. Geniş, iri gövdesi ıslanmış, yağmurdan biraz daha şişmişti. Dibi biraz kuruydu. Eğildi ve yüzeydeki çerçöpü temizledi, toprağa kadar indi. Toprak nemliydi. Pis bir koku çarptı. 'Aman Allahım bu da ne?' diye söylendi. Islak toprağı eşeledikte küçük, tuhaf bir şey çıkıyordu. Kokusu dayanılmaz bir şeydi bu. Ne olduğunu anlayamadığı, bir kokarcadan beter kokan şeyi eline aldı ve genzini yakan pis kokusuna rağmen göğsüne yakın tutarak çıktı koruluktan. İşbiliyye'deki ikinci hocasının dergahına gitti. Söyleşiyorlardı. Çok sayıda mürid, şeyhin çevresinde halkalanmış, sessiz, kendinden geçmiş bir haldeydi. Şeyh, güçsüz ama bir o kadar insanın gönlüne işleyen giz dolu bir sesle noktadan söz ediyordu. Dilinden düşen son cümle, 'nokta herşeyin özüdür' oldu. Girdi içeri ve eşiğe oturdu. Elindeki o tuhaf şeyin kokusu kısa sürede doldu içeri. Herkesin genzini yakan bu iğrenç koku, şeyhin de dikkatini dağıtmasına neden oldu. Eski müritlerden biri, Gezgin'in elindeki şeye bakarak, 'kardeşim nedir bu?' diye sordu. 'Bilmiyorum' dedi, 'korulukta buldum.' 'Peki niçin taşıyorsun elinde? Neden buraya getirdin?' Mürit şeyhe bakarak sustu. Şeyh, genzini yakan kokunun çehresine oluşturduğu ekşiliği biraz giderdikten sonra, 'bize bir açıklama borçlusun' dedi. Gezgin susuyordu. Diğeri kadar eski olan bir başka mürit, dayanamayıp söze karıştı, 'efendim sanırım manevi çabalarının bir parçası olarak bunu yapıyor.' Şeyh konuşan müride bakmaksızın, gözleri sürekli Gezgin'de olduğu halde, 'kendisine soralım' dedi. Gezgin, 'yanıldın dostum' dedi müride, 'bu sandığın gibi bir çaba değil. Korulukta buldum onu. Ve kendi kendime şöyle dedim, madem Allah böylesi pis kokulu bir şeyi yaratmaktan çekinmemiş, ben niçin taşımaktan çekineyim ki.'
Şeyh, noktadan söz ediyordu geldiğinde. Kaldığı yeri hatırlamakta güçlük çekince, Gezgin, 'fatihadan başlayın efendim' dedi. Yaşlı Adam gülümsedi, 'yeniden başlayalım o halde' dedi ve Elçi sözünü anımsattı, 'Tüm Kutsal Kitap fatihada, fatiha besmelede, besmele be harfinde, be harfi ise, ayırdedici bir noktada bulunur, işte ben, o ayırdedici noktayım. Bu söz, dilden dile aktarılarak bugüne değil gelmiştir. Gelirken de tüm seçkin kimselerin kulaklarında yankılanmıştır. Ondaki sırrı anlamak için niceleri uğraşmış, pek çok geceyi uykusuz geçirmiştir. Böylesi bir çaba, beni de hareketlendirdi ve ben de kalbime doğru bükülerek, o sırrın güzelim kokusunu duymak için davrandım. Anlamak için mutlaka kaynağına dönmeliyim diye düşünerek manevi adımlarla yürümeye başladım. Yolculuğum sarp yamaçlı bir dağda son buldu. Doruğundaki tepelerin arasından onu çıkarıp ulu bilgelerin katına indirdim. Herkes bu gizi coşkuyla aldı benden, 'bunu ancak onurlu bir melek verebilir' dediler. Gerçekten de noktanın sırrını elde etmek benim gibi bir çaresizin gücünü aşıyordu. 'Bu' dedim onlara, 'atanı belirsiz bir taşın fırlatılmasıdır, tıpkı mancınık gibi. Yayı kim geriyor, taşı kim yerleştiriyor ve fırlatıyor bilmek ancak bağışla olur.' Hal diliyle şöyle demiştim, 'attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.' Bu sırrın sırrıydı ve onu ancak hali benimkine yakın olanlar anlayabilirdi. Yaşlı Adam sözün burasında sessizleşti, bakışlarını ayakta duran birinin dizleri hizasına gelebilen ve adına taka denen küçük pencereden dışarı baktı. Baktığı yerde bir yol uzuyordu. Dağa kavuşuyor ve tepeyi aşınca gözden yitiyordu. 'Ardını görebilmek için çok çaba gerekiyor' diye düşündü. İçinden bir ses, 'boşuna tasalanma' diye konuştu, 'çabayla onu elde edemezsin.' 'Nedir bu peki?' diye geçirdi aklından. İçindeki ses, 'aramakla bulunmaz' dedi. Yaşlı Adam bekledi, ses, 'ama' diye ekledi, 'bulunlar ancak arayanlardır.' Yaşlı Adamın sessizliği boyunca müritler önlerine bakarak, edep içinde bekliyordu. İşin sırrı sabırdı, bunu herkes biliyordu. Bunu öğrenmek için aylarca dergaha devam etmek gerekiyordu. Yaşlı Adam, bakışlarını pencereden görünen yolun tepeye kavuştuğu noktada tutarak, güçlükle duyulabilen bir sesle, 'bu sözümde, başka diye bir kelime kullandığıma bakıp da, hayalinizde sakın başkası olarak canlandırmayın, bu ifade biçimi bunu gerektirdiği için söylenmiştir. Düşünüzde, gayrı canlandırırsanız, size göstermek istediğimi hissedemezsiniz. Size büyük bir haber veriyorum. Buna sımsıkı yapışmalısınız ki gerçeğin denizine dalabilesiniz ve bağımlı olandan mutlak olana geçebilesiniz. Bu, düşünme katından anma katına geçiştir. Nokta'nın gizlerine ermeksizin bunu gerçekleştiremezsiniz. O zaman erişilmez bir hazzın sahibi olacaksınız.' Yaşlı Adam tekrar suskuya gömüldü. Kerpiç duvarlı ve zemini toprak sıvalı, geniş salonda şimdi çıt yoktu. Zaman durmuştu. Kalabalığın içinde işleyen zamanın o cızırtılı sesinden eser kalmamıştı. Sadece soluklar duyuluyordu. Sonra onlar da sessizliğin içinde eriyor ve saf bir boşluk kalıyordu geriye. Yaşlı Adam'ın gittikçe derinleşen ve güçsüzleşen sesi bu boşlukta yankıdı, 'noktadan söz ettiğimde, Kendisinden başka hiçbir şeyin fani gözlere görünmediği Varlık'tan söz etmiş oluyorum. Eliften söz edince de, kendisinden başka hiçbir şeyin olmadığı Varlık'tan. Varlık bir değildir, tektir. Bir, sayılabilenlerin ilkidir. Oysa O sayılamaz bir tekliktedir, biriciktir. Be harfinden söz ediyorsam eğer, biliniz ki, bununla Büyük Ruh olan o muazzam tecelliyi ima etmiş oluyorum. Bu harflerden sonra, sırasıyla diğerleri geliyor, ne ki sözlerimin merkezinde bu üç şey var. İyilik işlemekte çabası yüksek olanlar, karşılığını alırken de önde olurlar. Naim cennetlerinde Allah'a en fazla yakınlaşanlar onlardır. İşte bu harfler elif ile be'dir. Bu harfler, harf dünyasında, ilk söz olan besmelenin yerini tutarlar. Çünkü bu iki harfe te'yi de eklersek, ibranicede Allah'ın adlarından biri olan Ebt'i buluruz. İsa bununla Rabbine yakarmış ve şöyle demiştir, 'gerçekten sizin babanıza ve benim babama gidiyorum.' Burada babadan niyet Allah'tır. Onu, insanların kavrayabileceği bir sözcükle, baba ile ifade etmiştir. Baba. Bakın be elif be elif. İki ayırdedici nokta ve iki birlik. Birlikte ikilik olmaz. O halde birlemek de bir tür ortak koşmadır. Allah birden fazla mı ki birleme ihtiyacı duyuyorsun?' Yaşlı Adam, yıpranmış ve zamanın acımasızlığı karşısında alabildiğine tahrip olmuş bedenine karşın, kendisinden umulmayacak bir zihin açıklığı ile konuşuyordu. Gezgin, muhakeme gücü karşısında sürekli hayret hali yaşardı. Yaşlı Adam'ın kırış kırış olmuş çehresine baktı, bunu asla yapmazdı ama şimdi sanki bir el başını çevirmiş ve yüzüne bak, demişti. Baktı ve nur gördü. Nur, belirdiği yerin içini gösterdiği gibi kendisi de görünen bir şeydi. Bu yorgun zihnin artık zihin olmaktan çıkmış ve kalbin bir işlevine dönüşmüş olduğunu düşündü. Yaşlı Adam, kendisine bakıldığından habersiz, tekrar düştüğü sessizlikten sıyrılarak, 'nokta' diye konuştu, 'kendisini elif biçiminde ortaya koymadan önce, gizli bir gömüydü. Künhünde gözlerden örtünmüş olan gizleri pek çok harfe yükleyerek açıklamadan önce, harfler, onun içinde silik bir biçimde vardı. Lakin gerçeği kavrarsan, noktanın mürekkepten başka bir şey olmadığını ve onunla aktarılmak istenenin mürekkebin kendisi olduğunu görürsün.' Gezgin tam da burada yine bir sessizliğe gömülen Adamın aktardıklarının ağırlığı altında kıvrandığını farketti. Bunu anlamasıyla birlikte bakışlarını O'na doğrulttu, gördü ki Şeyh de kendisine bakıyor ve çehresinde o ender anlarda beliren istiareli tebessüm oynaşıyor. Yaşlı Adam, uçsuz bucaksız bir sevgi denizinde bir damlaya dönüşmüş gibiydi, başını 'evet' anlamında sallayarak, konuşma hakkının ve sırasının artık Gezgin'e gelmiş olduğunu ima etti. Gezgin mecliste bulunanları şaşırtan bir rahatlıkla, ses tonunu Şeyh'inkine benzetmeye çalışarak, 'marifete ulaşmış olanlardan biri şöyle der' diye başladı, 'Harfler, mürekkebin işaretleridir. Hiçbir harf yoktur ki mürekkeple boyanmamış olsun. Harflerin rengi, mürekkebin boyasıdır. Harflerin boyası ise, sadece yanılsamadır. Onların içi, mürekkebin kalbindedir. Belirmeleri, mürekkebin izniyledir. Harflerin yazgısını, mürekkep belirler. Ve O'ndan başka bir şey yoktur. Bunu iyi dinle, sorun burada çünkü. Onlar aynı değildir, sakın ola ki bu şudur, o budur deme. Bunu söylemek çılgınlık olur. Çünkü hiçbir harfin olmadığı zamanda sadece O vardı. Ve harfler yok olduktan sonra da O kalacaktır yalnızca. Harflerin tümü yokolacaktır, sadece Mürekkebin Yüzü kalacaktır sonsuzca. Harflerin göründüğüne bakıp aldanma, onlar gerçekte birer gölgedir. Onlara bakarken gözlerin gördüğü sadece mürekkeptir, bunu unutma. Hiçbir harf, mürekkebe ne bir şey ekleyebilir ne ondan bir şey eksiltebilir. Nerede bir harf varsa, mürekkebiyle birlikte vardır.' Müritler söz nihayete erince derin derin soluklandılar. Yaşlı Adam'ın bakışları hala yolda idi ve her zamankinden daha fazla derin bakıyordu. Sanki şeylerin içine bakıyordu. Baktığı şeyin içyüzünü görüyor gibiydi. Gezgin sustu ve başını az önceki gibi eğdi. Müritler, bu kez eskisinden daha koyu bir sessizliğe dalmıştı. Bu belirsiz bir sessizlik değildi, Yaşlı Adam'ın kalbinden geçenleri duymak üzere bir suskunlaşmaydı. Yaşlı Adam, yanındaki rahlede kapalı halde duran kitabı işaret ederek, 'bütün kelimeler noktanın içindedir' dedi, 'tüm kitaplar bir cümlenin içinde saklanır. Cümle kelimede, kelime harfte gizlenir. Harflerin yokluğu, kelimenin yokluğunu, kelimenin yokluğu, cümlenin yokluğunu, cümlenin yokluğu kitabın yokluğunu düşündürür. Kelime söz ya da yazıyla olsun mutlaka harfe ihtiyaç duyar. Kelime harfin çiçeklenmesidir. Ve tümü, noktadadır. Nokta, bütün kitapların anasıdır.' Yine bir suskunluk anı oldu. Yaşlı Adam, orada bir şey okuyor da konuşuyormuş gibi, gözlerini yoldan ayırmıyordu. Bir noktaya bakıyordu sanki. Yol kıvrılarak uzuyordu. Sağa sola sapsa da sonunda doruğa kavuşuyordu. 'Ama' diye başladı, arada bir boşluk olmamış gibi, 'nokta benzersizdir, O'nun eşi benzeri yoktur, O, kuşkusuz gerçekten işiten ve görendir. Öteki imaların aksine, nokta hiçbir tanıma sığmaz. O, harflerde bulunan, uzunluk, kısalık, genişlik, yassılık gibi zaafları aşmıştır. Duyular, O'nu, harfleri kavradığı gibi dinleyerek ve görerek kavrayamaz. Ve gerçekte benzeşme, mürekkebin birliği nedeniyle üstünlükte aynıdır. Çünkü, her ne kadar harfleri birbirine benzetmek mümkün olsa da, bu rengin üstünlüğüyle çelişmez, mürekkep her harfin içinde aynıdır. Harf harfe benzer, Te be'ye, se ise te'ye benzer. Onlardan birini seslendirmek istersen, ona uyan bir sesi kuşkusuz bulursun, lakin noktayı ayırdedecek bir ses bulamazsın. Noktada ayrılık, birlik, çokluk, öncelik, sonralık, genişlik, uzunluk ve yükseklik bulursun ama, bu niteliklerin her biri onun bir yönünü anlatmakta bile çaresiz kalır. Tüm harfler noktanın özüne sığmıştır. O patlar ve sonsuz harfler çıkar.' Yaşlı Adam, kısa bir soluklanma anından sonra zihinlerde beliren soruyu okuyormuş gibi, sürdürdü konuşmasını, 'noktanın tarif edilebilir ilk görünümü elif iledir. Elif, benzetilmeye yakın bir üstünlükte belirir. Her harfin içinde kendi gerçekliğinden farklı özelliklerde bulunur.' Yine durakladı Şeyh bu kez, kimi zihinlerde belirmesi muhtemel soruyu görmüş olmanın huzuru içinde, 'elifin görünümünün noktadan doğmadığını, aksine onun noktanın taşan kısmı olduğunu aklınızdan çıkarmayın' dedi. Bu yüzden, ilk elif kalemle yazılmadığı gibi, ona bağımlı da değildir. O, noktanın merkezindeki zorlamasından belirmiştir. Ne zaman ki noktadan bir şey taşmış, onun adı elif olmuştur. Elifin varlığı kaleme bağımlı olmadığı gibi, diğer harflere de muhtaç değildir. O, yaptıklarından sorumlu değildir ama ötekiler sorumlu tutulacaklardır.' Salonun eşiğe yakın kısmında oturan cezbeli bir mürit kendisini tutamayarak taşan bir coşkuyla, 'Al-lah' diye çığlık attı. Yaşlı adam derin derin nefeslendi ve bakışlarını alamadığı yolda tutmayı sürdürerek Allah'ı ululadı ve birledi. (...)"
|