
Büyük bilge ve Anadolu'yu mayalayan Horasan erenlerinin göz kamaştıran piri Muhyiddin İbnü'l-Arabi, Fütuhat'ta, 'sükut, abdalların meskenidir' der.
Hikmetin dili, sembol ve sükuttur. Hikmet 'söz'e gelmez, söz, kelam değildir. Kelam, bilgelerin ortak kanaatine göre, 'hakikat-i Muhammediye'dir.
Bunu, (Anadolu'nun gül yüzlü Şehit'lerine sunduğu) Anadolu Mayası'na ilişkin son derece çarpıcı bir kitaba(*) imza atan Prof. Dr. Yalçın Koç, şöyle dile getirir :
"Anadolu mayası'na, 'söz ve düşünce' vasıtasıyla temas etmek, 'söz ve düşünce' vasıtasıyla 'kelam'a temas etmeye bağlıdır; çünkü, 'Anadolu mayası', Türkistan'dan gelen kelam'dır.
Kelam, ne 'söz'dür, ne 'düşünce'dir, ne logos'tur, ne de 'tefekkür'. Söz, dil itibariyle, dildeki nesne'dir. Dildeki nesneye cümle deriz. Dilin, nesne tesis etmesi, muhayyileyi taklidendir. Dil, bu yolla tesis ettiğini, hafızayı takliden koruma (muhafaza) altında tutar. (...) Anadolu mayası, gönüle mahsustur. Kelamcının ve tefsircinin fikir alanı ise, söz ve düşünce dairesine. Söz ve düşünce dairesi, gönülü açamaz ve kuşatamaz."
Koç, 368 sayfa boyunca, 'Anadolu mayası'nın, onun belirlediği 'asli kimliğimiz'in doğasını anlatıyor. Bu kimliğin, bugün maruz kaldığı yok olma/yok edilme tehdidinden söz ediyor. Kitaptaki yazıları bu ihtiyaçla kaleme aldığını belirtiyor.
Son yıllarda (belki de seksenlerin başından bu yana) okuduğum en 'köktenci', temellendirici, esas'a, öz'e, cevher'e ilişkin bu harikulade kitabı bitirdiğimde, zihnimdeki karışıklığı yeniden yeniden fark etmekle kalmadım, Eflatun'dan bu yana, Batı 'düşünce' geleneğinin de köklerini, doğasını ve seyrini panaromik biçimde tekrar hatırladım.
Koç, Bediüzzaman'ın, Sözler'in birkaç yerinde anlattığı Kuran-Felsefe kıyasına dayalı risalelerini adeta şerh etmiş. Bizim irfan geleneğimizin Guenonyen anlamda tasnifini yapmakla kalmamış, tabir uygun olursa, zihnimizdeki mitik/felsefi çöp yığınını, muzahrefatı temizlemiş, bizi, yeniden vahyin diriltici soluğuna, vahyin Türkistan'daki bilgelerin gönlüne (Türkçe ile) vuran diriltici rüzgarına çağırmış. Kalbimize/zihnimize o rüzgarı estirmiş, bizi arı sularda abdest alıp ak alınlarını yere koyan Türkistan dervişlerinin yollarına davet etmiş. Anadolu tabir edilen coğrafyanın hamuruna katılan mayanın ne olduğunu anlamak için Yalçın Koç'un bu muhteşem kitabı mutlaka okunmalı. Bendeniz bununla kalmayacak, Anadolu Mayası kitabının okullarda ders kitabı olarak okunmasını önereceğim. Sadec e öğrencilerin değil, bütün okur yazarların, seçkinlerin, aydınların, düşünen, yazan çizen, konuşan herkesin bu kitabı okuması gerekiyor.
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölüm başkanlığından emekli olduktan sonra her şeyi terk eden ve Kaş'ın bir köyüne yerleşerek toprağa dönen, zeytin yetiştirip sabun üreten bu kıymetli bilge, kitabında Anadolu Mayası'nı dört ayrı başlıkta inceliyor : "Anadolu Mayası", "Anadolu Mayasında Toplum", "Anadolu Mayası ve Kelam, söz, Logos", "Anadolu Mayası ve Doğuş, Evrim, Kimlik."
Hoca, kitabını, "Anadolu Mayası üzerine bir inceleme" olarak niteliyor ve şöyle diyor : "Anadolu Mayası, insanın özüdür. Batı'nın esası, iki adet 'dil'den ve bir adet 'kurum'dan ibarettir. Diller, Grekçe ve Latince'dir. Kurum ise, kilisedir. Batıyı, bu itibarla, Grek-Latin kilise Diyarı olarak vasıflandırdık. 'Atlantik'in öbür yakası', bu diyardan doğmadır."
Koç, bu belirlemenin ardından son drece kritik bir sorundan söz ediyor : "Grek-Latin Kilise diyarındaki 'fikriyat'a mahsus kavramlar yoluyla, Anadolu Mayası açılamaz, çünkü bu diyara mahsus 'fikriyat' vasıtasıyla insanın idrak edilmesi mümkün değildir. Bu diyara mahsus fikriyat yoluyla, insan kavramını tesis etmek imkanı bulunamaz. İnsan kavramının bulunmadığı diyarda, mayadan ve özden söz edilemez. Benzer hususlar, Hind ve Çin diyarı için de geçerlidir. Dışsal benzerlik, özsel ayniyet değildir."
Koç'un bu çok önemli belirlemesi, Heidegger dahil, Batı düşünce geleneği içinde kalınarak Hakikat'e bir kapı açılamayacağını ima ediyor. Bu, sır'ın o dünyaya kapalı olması anlamına geliyor. Bu kapanma, o geleneğin doğasıyla ilgili bir şey. Zira, Koç'un 'maya' tabir ettiği öz'ün 'fikri', 'kültürel' bir şey olmadığı kesin ve fikri veya kültürel bir sürecin/dünyanın içinden geçilerek, orada kalınarak, bu sırra erişmek, anlamak, girebilmek, ona açık ve hazır hale gelebilmek imkansızdır. Tam da burada, Bediüzzaman'ın, Risale-i Nur'a ilişkin bir beyanından söz etmek isterim. İbn Arabi, Geylani, Gazali, Hz. Mevlana, Yesevi gibi yıldızların mayalandığı/mayaladığı Anadolu'nun modern zamanlarda karşılaştığı yok olma/yok edilme tehdidine karşı kaleme alınan bu irfani eserin, 'tefekkür değil tagaddi, marifet değil şuhut' olduğunu ifade etmesi, Koç'un, Anadolu Mayası'nın bir 'fikriyat' veya 'kültür' olmadığını söylemesiyle örtüşüyor. Koç'un bu güzelim kitabı, meselenin bütün yönlerini ele alıyor, tartışıyor, temellendiriyor, o öze ve esasa bağlamaya çalışıyor.
Peki Anadolu Mayası'nın esası nedir? Bunu Koç şöyle cevaplıyor : "Cümle varlığın birliği ve kardeşliği'dir. Koç, bir bakıma varlığın birliği (vahdet-i vücut) öğretisinin kozmik ilkesini, Yesevi gibi erenlerin Türkistan ve Anadolu'ya Türkçe ile uyarlaması gibi modern zamanların kaotik evrenine çekiyor veya bu evrenin kökünde olması gereken ilkeyi yeniden vaz ediyor, hatırlatıyor ve anlatıyor. Sözlüğü, bizim irfani geleneğimizin içinden geliyor. 'Cümle varlığın...' ifadesinde olduğu, kitap boyunca, her kelimenin özenle ve doğru biçimde 'seçilmiş' olduğunu, veya bu yazıların ortaya çıkmasına müncer olan ihtiyacın sevkiyle, Anadolu Mayası'nın icbar/ilhamıyla belirlenmiş olduğunu görüyorsunuz. Kelam'ı anlatırken vurguladığı gibi, ne bir kelime katabiliyor ne bir harf çıkarabiliyorsunuz koç'un yazılarından. Belli ki, sıkı mayalanmış bir gönülle, bir zihin ve akılla, bir yetkin insanla, onun hal diliyle karşı karşıyayız.
Koç, 'ferdi birey'den söz ediyor mesela, bunu, kamil insan olarak okumamız gerekiyor.
Bu anlamda, Yalçın koç, Anadolu'yu mayalayan kamil insanın kozmik hakikatini anlatıyor.
İbn Arabi, 'mahlukat, kamil insanın parçalarıdır' der. Bunu anlatıyor.
Keza, her yaratılmışın, bir ism-i İlahi olduğunu söyler. Bunu anlatıyor.
Yalçın Koç, Anadolu mayasının, etnografyaya bağlı olmadan, 'Türkçe söz ile açıldığı'nı ifade ediyor : "Bu kitap, Anadolu mayasında yüzlerce yıldır bilinen konuların, kıs men dile dökülmesinden ibarettir, bu itibarla tekrar yoluyla hatırlatmadır, bu bakımdan bu kitabın yazarı ve sahibi, esasen, Anadolu'nun gönlü mayalılarıdır."
Anadolu Mayası, müellifinin de belirttiği gibi, büyük bilgelerin tasarrufu ile yazılmış hissi veren, 'Hakk'ı Hak bilip ittiba, Batılı batıl bilip içtinap' ilkesinin tecelli ettiği, Batı düşünce geleneği ile irfani geleneği çok iyi bilen, gönlü mayalı bir dervişin kaleme aldığı ve Nasrettin Hoca gibi 'göle maya çalan' bir kitap.
Böylesi değerli, işlevsel ve irşad edici bir eseri kaleme aldığı için Yalçın Koç'u, bunu bize ulaştırdığı için de Mustafa Çalık'ı gönülden tebrik ediyorum.
(*) Anadolu Mayası/Türk Kimliği Üzerine Bir İnceleme, Prof. Dr. Yalçın Koç. Cedit Neşriyat. Ankara, 2007. 368 sh. Cedit Neşriyat : Tunus Cd. 53/3 Kavaklıdere-Ankara, Tel : 0.312. 426 66 16. |