
Vaktiyle bir bakanımız Öcalan'ı aşağılamak için, 'Ermeni dölü!' demişti. Bu, sadece bakanımızın bilinçaltını değil, bu ülkede bir zamanlar dini/etnik milliyetçiliğin yol açtığı trajik bir sürecin -hala sürüyor- çoğumuza yadigar bıraktığı zihin durumunu da ele veriyor. Hatta bununla da kalmıyor, insanların -eğitimi kutsallaştıranların kulakları çınlasın!- doktora filan yapmış olmalarına, yüksek bürokratik/siyasi görevleri üstlenmiş bulunmalarına rağmen, adil ve özgürlükçü bir zihne sahip olmalarının önünde belki de bizatihi eğitim/öğretimlerinin bir engel oluşturduğunu da gösteriyor olabilir. Kendimizi aldatmayalım, doğru oturup doğru konuşalım. Kime sorulsa, yaygın adı 'çingene' olan vatandaşlarımızı sevdiğini, onların 'ülkenin bir zenginliği olduğunu' söyler. Ama bu 'sevgi'nin içeriğinde bir sorun illa ki vardır. Pek çok niteliklerinin yanı sıra, özellikle doğuştan müzisyen olan ve tadına doyulmaz ezgileri, klarnetle, kemanla, darbuka, tambur veya zurnayla havalandıran romanlara ilişkin tutumumuz konusunda bir anı aktarayım. Kulakları çınlasın Ahmet Turan Alkan hoca ile bir belgesel film için söyleşi kaydı yapıyorduk. Kayıt sonrası, çekim yaptığımız kurumun idari bürosuna geçtik. Müdire hanım sağolsun çay ikram ettiler. O sıra televizyon açıktı ve Kekava şenliklerine ilişkin bir haber gösteriliyordu. Müdire hanım, 'ne tatlı, ne ilginç insanlar!' dedi. Ahmet Turan hoca, 'romanları sever misiniz?' diye sorunca, 'tabii ki, hem de çok..'diye cevapladı. Hoca, 'emin misiniz?' diye ısrar edince, müdire hanım da ısrarcı oldu. Hoca bunun üzerine, 'kızınız var mı?' diye sordu. 'Evet' cevabını alınca da, 'peki bir çingene delikanlı istese, ona verir misiniz?' diye sordu. Müdire hanım, kısa bir şaşkınlıktan sonra, 'ha hayır!' diye kekeledi. Belli ki kızına görücü gelen bir roman aile gözünde canlanıvermişti. Bu türden olaylara hala, pek çok yerde, örneğin kürtler söz konusu olduğunda da rastlanır. 'İyi güzel de, kürtmüş canım!' cümlesine bir çok arkadaşım, evlenme niyetini açıkladığı zaman maruz kalmıştır. Bunlardan birinin bir siyaset bilimi doçenti olduğunu da belirteyim. Öyle ya, Allah tek kavmi yaratmıştır. Diğer 'millet'ler de aslında bu kavimdendir ama, 'dış mihraklar'ın kışkırtmasıyla kendilerini, laz, kürt, çerkes, gürcü vs sanmaktadırlar. Böylesi bir algı ve hassasiyetin memleketi bu hale nasıl getirdiğini tartışmaya gerek var mı bilmiyorum. Öylesine aşikar ve sakız gibi çiğnendi ki...Sağır sultan Mısır'da değil, Çin-i Maçin'de dahi olsa mutlaka kulak zarları yırtılmıştır. Bu, 'ulus devlet' meselesini bir kez daha bahis konusu edip bıkkınlığa neden olmak istemiyorum. Bediüzzaman'ın, 'Frenk illeti' dediği bu patolojik halin, ülkenin nelerine mal olduğu kör gözlere dahi kendini gösterir bir açıklıkta karşımızda duruyor. Dağ Türklerinin karda yürürken çıkardığı sesler biçiminde tanımlanan bir toplumun müntesibi olarak bendeniz, çocukluğumda babaannemin kulağıma fısıldadığı kürtçe ilahi ve ninnilerle büyüdüm. Sonradan aşık olduğum Mem u Zin'iyle, büyük bilge Ahmed-i Hani'den, Mele Cezeri'den, Hesen Cizrevi'den çoğu şiirin ve ezginin bir yandan dimağımda doyumsuz bir tat bırakırken, bir yandan kendimi gizliden gizliye suçlu hissetmeme yol açtığını fark ettim. Anneannem ise, Balkan göçmeniydi ve yıllar sonra Nana Mouscouri'nin bir albümünde rastladığım Samyetisa şarkısını ilk kez ondan dinlemiştim. Gündelik yaşamlarında onlar Rumca, dedemler Kürtçe, diğer dedem Türkçe, bazen Arapça konuşurdu. Bu melezliğin önümüze getirdiği zenginliği, her ağzını açtığında her bürokrat, politikacı, bilim adamı ve okur yazar ifade eder lakin, nedense, yine bu zenginliğin özgür ve samimi bir biçimde yaşanmasını istemezler. Ana dilinde türkü söyleyip ağıt okuyamayan bir topluluk, kendisine laz dediği için ihanet-i vataniye ile suçlanan Pazar'ın Apso köyünden bir müzisyen, Çerkes masallarını derleyip yayınladığı için derdest edilen ve tutuklanan bir yayıncı, keza 'etnik müzik' albümleri yüzünden onlarca davaya, soruşturmaya, kovuşturmaya uğrayan Hasan Saltık...hala ne yazık ki ülkemizden 'hayat-ı hakikiye sahneleri'dir.
Efendimiz (asm), Hz. Bilal'e çok özel bir değer ve önem atfederdi. Habeşi olmasına ve Arapçayı sorunlu telaffuz etmesine karşılık (örneğin eşhedü diyemez, eshedü dermiş) ezanı ona okutur, her konuda re'yine başvurur, pek çok konuda tam yetkili kılardı. Bu, insanın anne-babasından, ırkından, renginden değil, gönlündeki muhabbetten, merhamet ve adalet duygusundan değerlendiğini bize yeterince gösterir.
Anadolu'nun bir çok kentinde (Elazığ, Şanlı Urfa, Gazi Antep, İstanbul vs.) son derece zengin bir müzikal birikim vardır. Bu çeşitlilikte Ermeni müziğinin o olağanüstü güzelliğinin, etkisini araştıran kaç çalışma var acaba? Bugün Türkçe sandığımız pek çok şarkının özgün biçiminin Ermenice, Kürtçe veya Süryanice olduğundan habersizizdir. Arto Tunç Boyaciyan'ın albümlerinde rastladığım bazı Ermeni halk şarkılarını meğer çocukluğumdan itibaren Elazığ ve Diyarbakır türküsü olarak biliyormuşum. Boyaciyan bu türküleri icra ettiği için Türk düşmanı mı olmuştur, yoksa sanatın kozmik dilini oluşturan o muazzam bütünün bir parçasını mı dillendirmektedir? Midyat'ta okunan bir Arap halk şarkısı ile, Gaziantep'in bir köyünde havalandırılan bir Türkmen bozlağı arasındaki dil farkı niçin bir 'bölünme/parçalanma' nedeni olsun ki! Mardin veya Antakya'da yaşadığı için Arapça konuşan ve türkü söyleyen biriyle, Pazar'ın Horti köyünde Nçaişi Birapa adlı çay güzellemesini lazca söyleyen kişiyle, Burdur'un Sarıkeçili aşiretine mensup Türkmen bir köylüsünün dilindeki teke karşılaması arasındaki fark neden 'ulusal bütünlüğe yönelik bir tehdit'miş gibi görülür ki! Hesen Cezrevi'nin bir mağaranın kuytularından çıkıp geliyor ve bir dağa çarparak yankılanıyormuş hissini veren icrasından dinlediğimiz pek çok Kürtçe türkünün üçyüz-dörtyüz yıllık tarihi olduğunu da bilmeyiz. Bu topraklarda örneğin geleneksel Laz müziğinin nasıl bir zenginlik ifade ettiğini, bu alanın en yetkin isimlerinden Birol Topaloğlu'nun araştırmaları, derleme ve icraları başlamadan önce pek az bilirdik. O'nun Aravani, Heyamo ve Lazeburi (Kalan Müzik) albümleriyle bize ulaştırdığı türkçe, lazca, megrece ve diğer akraba dillerden türkülerin, ağıtların, iş ve yol havalarının, Ahmedum gibi unutulmaz güzellikteki Kerumi ağıdının bizim 'bölünmez bütünlüğümüz'e nasıl bir darbe indirdiğini bendeniz kırkbeşime geldim hala anlayabilmiş değilim. Topaloğlu'nun çabaları bize, Xelimisi Xassani gibi vatansever bir aydını, eziyet ve işkencelere maruz kalmasına rağmen ülkesine inancını yitirmemiş bir sanatkarı da tanıtmıştır. Asıl zenginlik buradadır.
Derrida'nın politik konukseverliğinden habersiz olabiliriz, lakin, biz, bu topraklarda yüzyıllardır esenlik içinde yaşamadık mı? Ne zaman ki, Fransız ihtilalinin estirdiği milliyetçilik samyeli bu toprakları zehirlemeye başladı, "ırk"ından ötürü insanlar kendilerinde üstünlük/alçaklık duymaya başladılar, muazzam bir emperyalist çıkarlar ağının içerisinde birbirimizi yer hale geldik. Bugün bir etnik topluluğun adını telaffuz ederken zorlanıyoruz. Buna Türklük de dahildir artık. Köprülü'den öğreniyoruz ki, bu topraklarda bir zamanlar (oniki-onüçüncü asırlar) Müslüman olan Türkler için genel bir isim olarak 'Türkmen' kelimesi kullanılıyordu. Milliyetçi samyeli memleketi öylesine ağuladı ki, Türk olduğunu söylemek, Türkmenlikten söz etmek de güçleşti. Etnik/dini kimlik'ler, 'iç-dış mihraklar'ca kullanılıyor, emperyalist amaçlara alet ediliyor, Türkiye üzerine oynanan oyunların bir parçası olarak kurgulanıyor...Güzel..Bu oyunları boşa çıkarmanın yolu, bu kimlikleri yok saymak, yasaklamak, bastırmak ve aşağılamak mıdır?
Bir belgesel filmini çekmiştim Topaloğlu'nun. Hüseyin Nasr'ın İslam Sanatı ve Maneviyatı'nda geleneksel/etnik müziklere ilişkin o nefis düşüncelerini de kılavuz edinerek, Laz müziğinin doğasını, doğa ile iç içeliğini, ses yapısını, sözlerini, çalgılarını, o çalgıların doğanın hangi seslerinden etkilenerek üretilmiş olduğunu örnekleriyle kaydetmiştik. Birol Topaloğlu, Kazım Koyuncu'nun sonradan ünlendirdiği Dido Nana da dahil olmak üzere, geleneksel laz türkülerini uzun yıllardır derliyor, aranje ediyor, otantik formlarına uygun şekilde yeniden üretiyordu. Lazeburi, eşine az rastlanır bir titizlikte kotarılmış bir derleme albümdür. Türkiye'de pek az rağbet görmüştür lakin Kanada'dan Portekiz'e, Fransa'dan Yunanistan'a festival ve konserlere koşturmaktadır sahibini. Birol Topaloğlu, etnik müziklerdeki dini, tarihsel ve tabii ögelere dikkat çeken bir konuşma yapmıştı filmde. Pentatonik ses düzeninin sadece geleneksel Laz müziğinde değil, hemen bütün geleneksel müziklerde, Kafkasya'da, Orta Asya'da, hatta Akdeniz'de, Ege'de bile görüldüğünü söylemişti. Evet, 'bu, bizim zenginliğimiz'...Peki madem böyle, neden bir millet bizatihi kendisine de kötülük edercesine, diğer 'kimlik'leri yok sayar, onlara kendi 'kimlik'ini dayatır. Bir zamanlar 'Türk' kelimesi, bütün Müslüman unsurlar için ortak bir 'alem' gibi kullanılıyordu. O kadar ki etnik kimlikle dini kimlik özdeşleşmişti, 'Türkler geliyor!' denirken, gelenin Osmanlılar olduğu kastedilirdi. (Kaldı ki Osmanlı da pek çok etnik kimlikten karılmış bir yapı idi) Lakin bu, artık tarihsel bir hatıradan öteye geçmiyor. Anakronik bakmakta ısrar ederseniz, Kemalist Milliyetçilikte olduğu gibi, bir 'millet' adını, diğer milletleri de kapsar biçimde 'zorla' kullanabilirsiniz. Bunun faydadan çok zarar getireceği açıktır. Bu memlekette, vatandaşlık birliği, kültürel/dini müşterekler, ortak zihinsel çabalar, sanatsal değerler ve en önemlisi hukuki normlar ve 'demokratik' kıymetler esas olmuyor da, neden sadece bir 'ulus' kimliği veri alınıyor? Bu soruyu kendimi bir 'millet'in mensubu olarak değil, bu topraklarda yaşayan ve canı kadar seven bir insan olarak soruyorum. Ya da şöyle sorayım : Neden bu ülkede soru sormak ihanet-i vataniye diye niteleniyor? Yazık değil mi bu millete, bu memlekete? Günah değil mi? Tarihe saygısızlık değil mi bu? İlahi hakikat'e ihanet değil mi? Hani, "biz millet millet, kabile kabile, topluluk topluluk yaratılmış"tık? Hani birbirimizi tanıyalım ( muarefe, irfan, marifet), anlayalım (hikmet, ilim), sevelim (muhabbet, şefkat, adalet) diye böyle yaratılmıştık? |