
Bağdat ki, Irak'ın başkenti ve en büyük şehridir. Vaktiyle Abbasilerin görkemli yönetim merkezi ve İslam dünyasının da başkentiydi. Kaynağı cennette olduğu varsayılan iki büyük nehirden birinin, Dicle'nin iki kıyısı boyunca yerleşmişti.
Bağdat adı ki, hiç kuşkusuz Acemce bir sözcük olup, 'Allah'ın armağanı' anlamına geliyordu.
Halife Mansur'un, 'barış ve esenlik yurdu/evi'(ki eski Yunanca'da da Bağdat sözcüğünün karşılığı olarak barış ve esenlik anlamlı bir kelime kullanılırdı.)anlamında, verdiği 'medinetü's-selam/daru's-selam' ismi, uzun süre kentin resmi adı olarak kullanılmıştı.
Halife ki, bu yeni adı, kent açısından uğurlu bir tarihin başlangıcı olması için uygun görmüştü.
Daru's-selam ki, cennettin de bir adıydı ve Mansur, bununla, cennete telmih yapıyordu.
Bağdat, 'cennet gibi bir kenttir/olacaktır' demek istiyordu.
Sonradan müslümanlar, cennet'ül-arz niteliğini yüklediler ona ve Şam, Bavvan ve Guta'dan sonra cennetten bir köşe olarak gördüler.
İranlılar ki, behiştabaz sözcüğüyle cennet yeri anlamıyla andılar Bağdat'ı.
Ortaçağın Avrupalı gezginleri ki, Bağdat'ı, çoğu kez, Babilon, Seleucia ve Ktesiphon'la karşılaştırdılar. Babil Yahudi Akademisinin ulularının Talmud yorumunda bu isimle anıldı.
Hilafet merkezi oluncaya değin onlarca uygarlık yaşadı bu topraklarda.
Dicle ki, (Fırat'la birlikte, cennetin zümrüt tepelerinden fışkırıp geliyordu) kıyısınca uzayan kentin tarihine tanıklık eden yapıların yıkıntılarına bakarak akıyor yüzyıllardır. Hirr kanalının yakınındaki tabletlerde çivi yazısıyla, Bağdat'ın Babil dönemi okunuyordu.
Kentin adı, Bağdadu biçiminde telaffuz edilmişti bu tabletlerde.
Batlamyus haritasındaki Bağdat ile, Xenophon'un sözettiği kent aynı yerdeydi, aynı toprağı, aynı ırmaklar suluyordu.
Xenophon(a göre, Keyanilerin Bağdat yakınlarında geniş bağ ve bahçeleri vardı.
Sasaniler, Nehr İsa ağzı yakınında, sonradan Kasr İsa adını alan görkemli bir köşk inşa ettiler.
Halifenin sarayı ile(ki halifelerin sarayda oturmasıyla, Ali'nin mutlak adalet ilkesinden adım adım uzaklaşılmış ve zulüm ateşini besleyen sıcak küller oluşmaya başlamıştı)bu köşkü birbirine bağlayan bir o kadar görkemli köprü uzuyordu Dicle'nin üzerinde.
Yoksul ve perişan bir yerden, Suriye'den, bereketli ve zengin bir yere, Irak'a kaymıştı Abbasiler çağında yönetim merkezi.
Bağdat, tüm zamanların en zengin ve verimli topraklarında, Dicle boyunca, derin bir tarihin üzerinde yükseliyordu.
Abbasilere beşyüzyıl hilafet merkezi oldu. Osmanlı egemenliğinden itibaren, önemli bir eyalet merkezi haline dönüştü.
Salman Rüşdi'ye bile, bir 'Öyküler Denizi' yazdıran Harun Reşid'in döneminde Bağdat, bağ'larıyla dad'lanmış bir düş ülkesiydi.
Onikinci yüzyıl (ki, bir yandan Anadolu'da yecüc ve mecüc'ün çekirge afetine uğrayarak bir yangın yerine dönmüştü) Hulagu belasının acılarıyla kavrulan Bağdat'ı, bir kez daha tarihin en kirli saldırısına uğratıyordu.
Moğol saldırganlığı, kendi başkenti olarak göz koyduğu Bağdat'ı tümüyle yakıp yıkmadı.
Timur, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Osmanoğulları, derken Bağdat, bugüne geldi.
Bir kentin, bugüne gelene değin yaşadıkları, onun belleğiydi.
Bağdat'ın belleği bir kez daha yok ediliyor.
Abdulkadir-i Geylani'nin, Nasıruddin-i Tusi'nin, Fuzuli'nin, İbrahim peygamberin,Güzeller Güzeli Ali'nin torunlarının, el-Kindi'nin, Farabi'nin, Nizamülmülk'ün, Nizamiye medresesinde öğrenim gören ve eğitim veren yüzlerce öğrenci ve bilginin, Hasan-ı Basri'nin, adını anmaya bu satırların imkan veremeyeceği denli çok sufi, arif, düşünür, alim ve edibin yaşadığı topraklarda, Nizamülmülk'ün makamında oturan en az Bush kadar elikanlı ve gözüdönmüş bir katil, Saddam oturuyor.
Fil gibi üzerine oturduğu bu bereketli topraklarda, Nizamiye medresesinin bilgi ırmağı ve Geylani'nin irfan yağmuruyla yıkanmış bu coğrafyanın deccalı Saddam ile, yenidünyanın hamburger-cola-philipmorris-petrol ve musevi imparatorluğunun şapşal lideri Bush elele, Bağdat'ı, Bağdatlıları, bir kentin tarihsel belleğini yok ediyor.
Bağdat ki, bir zamanlar, medresesinde Gazzali'nin felsefe ve kelam okuttuğu bir kentti.
Tusi ve Geylani'nin, marifetle, bilginin en batıni katıyla ördüğü bir erdem kentiydi.
Şimdi, stratejik askeri tesislerine yüzlerce bomba yağdıran pilotun, aşağıda, yağdırdığının hangi çocuğun kafatasını parçalayacağını, hangi yaşlının kolunu koparacağını, hangi kadının bacaklarını gövdesinden ayıracağını düşünmeksizin, sadece hedefi gördüğü, sadece ona baktığı ve sadece ona vurmayı düşündüğü mekanik bir alet, bir robot, bir kurulmuş, yüreksiz ve beyinsiz makina olarak, bir kenti ve o kentin meskunlarını, tarihini, tarihinden gelen değerleri, üzerindeki canlı cansız tanıkları yok eden bir araç olarak dönenip durduğu, çaresiz, korunmasız bir kent.
Aşağıda Saddam'ın ve onun zulüm örgütünün, yukarıda Bush'un ve onun kanlı heyetinin arasına sıkışmış bu mazlum halkın, insanlığın bir kez daha, tıpkı Saraybosna'da, Travnik'te ve Mostar'da olduğu gibi, tıpkı dünyanın pek çok bölgesinde yaşandığı gibi bir kez daha yok edilişine tanıklık ederken ölüşünü seyreden bizler, Bağdatlı Fuzuli'nin, 'Yarab bela-yı aşkla kıl aşina beni/Bir dem bela-yı aşktan etme cüda beni' yakarışına da bir anlam veremeksizin, elimiz kolumuş bağlı, olup biteni, anında, ekrandan, oturduğumuz yerde, belki akşam yemeğinde, çatalımızı köfteye batırırken izliyoruz.
Onlarca stratejistin, emekli askerin, havacının civacının getirdiği geviş eşliğinde, patlayan bombaların savurduğu toprak, yapı ve insan parçacıklarına bakıyoruz.
Herşey bir yana, Makamat adlı ölümsüz yapıtıyla, öykü türünün, en özgün örneklerini vermiş olan Hariri''in ülkesinin bugünkü sahiplerinin böylesi bir zulme uğraması, geride kalan ve yaşatmak için uğraştığımız umutları yok etmeye yetiyor.
Petrol, İsrail lobileri, Ortadoğuya nizamat verme, demokrasi, savaş ekonomisi, yüzlerce milyar dolarlık savaşsonrasıhesapları vs vs, tüm bunlar sokağın diliyle hikaye!
Ne denirse densin, sonuçta insan ölüyor ve bir insanı öldürmek insanlığı öldürmek olduğundan bizler de ölüyoruz ve Nizamülmülk'ün bilim tarihimize bıraktığı miras ölüyor.
Bu mirasın ölümüyle gelecek olan nedir?
Ortadoğu'ya düzen verilecek, dünyanın ikinci zengin petrol yatakları, Dünya Patronunun riyasetinde yeni bir 'demokratik' ve demografik düzenekle tanzim edelicek.
Kuzeyırak'ta üç ırk toprağın derinliklerindeki bu değerli sıvıya göre bir paylaşıma gidecek.
Türkiye bundan ne kaparım sevdasının çılgınlığıyla ordan oraya devinecek.
Petrol ihtiyacının yüzdeseksenyedisini Irak'tan karşılayan Fransa ile, Irak'ın nükleer ve kimyasal silah hammadde ihtiyacının yüzde yetmişini karşılayan Almanya, yeni düzenekte, bu imkanların sürebilmesinin derdiyle binbirdilli diplomasi dilini konuşturacak vs vs.
Savaşsonrası(ki uzun süreceğe benziyor)Bağdat'ın külleri üzerinde Tao bilgesi Chuang Tzu'nun 'kaos', Iraklı bilge Tusi'nin 'hiç'lik dediği bir ıstırap ağacının filizleri uç verecek.
Hiçlik denilen düzeyde ne nesne kalır ne özne.
Saf ve salt belirlenimsizlik halindeki varlık'a, Heidegger'in Das Sein'ına atıf vardır.
Dışı acı içi huzur doludur.
İnsanoğlu, ilksel geleneklerden saptığı andan itibaren, kendi yaptığı tanrılara sürekli kurban sunarak ve kan akıtarak rahatladığını bugün Bush yapmaktadır 'insanlık' adına.
Hiçlik düzeyinden bakılarak anlaşılabilir bir şeydir çünkü savaş ve bu düzeyde kalınarak bakıldığında, olup bitenlerin bir yanılsama olduğu söylenecektir.
Tüm bu olanlar, kendi kendine varolmayan salt ilişkilerdir.
Bir yanılsama perdesinde gölgeler oynaşmaktadır.
Bir ışık, patlama, bağırtılar, yanmış ceset kokuları ve kentin semasında dolaşıp duran o zehirli duman.
Bağdat ki, bir zamanlar, Fuzuli'nin, Hariri'nin, Tusi'nin ve Geylani'nin erdemli kentiydi, şimdi erdem canilerinin ara petrol kentidir.
Güllerin yandığı, küllerin üzerinde karanlığın gezindiği... |