
Her şey, sevgili Meral Asa'nın, 'Avusturya'da bir 'edebiyat günleri' var. Küçük İskender, Handan Öztürk ve sen. Ne dersin?' telefonuyla başladı. Sanırım beş altı ay önceydi. 'Olur' dedim. Derken gün yaklaştı ve gitmeden önce Meral'in Heybeliada'daki evinin bahçesinde zeytinyağlı, sınırsız kahveli bir muhabbet gerçekleşti, ardından havaalanında Avusturya Havayolları gişesinin karşısındaki bankta buluştuk.
Dr. Jens Tönnemann ve arkadaşlarının örgütlediği "Festival der türkischen Literatur mit AutorInnen aus Istanbul-Istanbul`lu Yazarlarla Türk Edebiyat Festivali" için 28.9.2005 günü havalandık. Ondan önce şiirlerinden ve dedem beni korkuttu hikayeleri'nden tanıdığım iskender'in kahve, sigara tutkusu ve çocuksu yüreğini anlamalıyım. Gerçi Handan'la (Öztürk) sonraki günlerde 'panikatak'ına ilişkin de bol bol gıybet yapacaktık ve ilk işaretlerini, uçağın kalkışından bir saat önce içeri girmemiz gerektiğine ilişkin telaşıyla vermişti. Henüz giriş kapısı açılmamışken onun gözü bir kahvede bir sigarada bir kapıdaydı.
İskender'in niçin 'küçük' olduğunu da oracıkta açıkladı. Oğul İskender. Yoksa ironi değil.
Avusturya'nın Viyana kadar değilse de, Alplerle çevrili yemyeşil ve kadim kenti olan İnnsbruck'ta inanılmaz güzel beş gün geçirdik. İlkin 'postmodern' mimari örneği bir otelde ardından dörtyüzelli yıllık ve başarılı bir restorasyon geçiren eski bir saray yavrusu tarihsel yapıda konakladık.
Toplantı, okuma, tartışma, söyleşi ve tanışma-açık büfe etkinliklerinden oluşuyordu. Jens düzenliyordu ama, gerek düzenlemeye katkıda bulunan dostlar gerekse mekan ve etkinliğin her türden ayrıntısı olağanüstüydü desem abartmış olmam. Burası Tirol'ün yani bir Avusturya eyaletinin kadim şehirlerinden olan İnnsbruck'un asıl tarihi merkezi. Ve o merkezin 'psikiyatri fakültesi' Tabi edebiyatla delilik ya da şöyle diyeyim deli ile veli ve şair arasındaki sınırlar geçirgendir. Deli ile veli arasında bir harf ayrım var. Şair ile deli ve veli ise kardeş ruhlardır. Şaka bi yana, bu geleneği olan ve alabildiğine kapsamlı disiplinlerden oluşan fakültede Nazi döneminin acılı anıları da var. Yaklaşık ikibin sakat Musevi burada deneylerde kullanılmış ve öldürülmüş. Onların anısına fakültenin her bir yanında rastlamak mümkün. Etkinliğin gerçekleştiği mekan, keza o dönemde faal olan 'çamaşırhane'. Evet evet yanlış duymadınız çamaşırhane. Tabi bugün bu türden faaliyetler için kullanılıyor. Asıl adı, Wäscherei P. Lakin bize jest olsun diye Jens ve dostları 'çamaşirane' biçiminde telaffuz ediyorlar ve ayrıca metinlere de girmişler. Bu incelik ve duyarlığı, etkinliğin her aşamasında gözledim. Kendi payıma düşenden başlayayım: Etkinlik boyunca açık büfe ikram var ve bendeniz bir cafein bağımlısı olduğumdan Jens, bir second hand ve çok işlevli (köpük, kaymak, esspresso vs. yapabilen) bir kahve makinesi getirtmiş.
Girişte sağda birkaç masa ve üzerinde Almanca'ya çevrilmiş Türkiyeli yazarların kitapları, çeşitli dergiler, bizim Türkiye'den götürdüğümüz kimi yayınlar.
Etkinlik tasarlanandan daha yoğun ve kapsamlı geçti.
Her gün düzenli olarak okumalar yaptık. Hem Türkçe hem almanca idi bunlar. Tartışmalar oldu. Söyleşi faslı vardı ve her yazar için Avusturya'lı bir yazar/sanatçı belirlenmişti, böylece katılım katsayısı yüksek ve diyalojik bir konuşma gerçekleşebildi.
Tabi iskender'in partneri gay bir sanatkardı, Handan Öztürk, gazeteci ve feminist duyarlığa sahip bir yazarla karşılıklı söyleşti. Benim payıma ise, kendisini tanıyabileceğimi aklımın ucundan dahi geçirmediğim Nitsche düştü.
Hemen açıklayayım : Bu bildiğiniz Nitzsche değil, reenkarnasyonu da değil zaten 'z'si yok.
Bir dönem İstanbul Avusturya Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği de yapmış olan, birkaç dile aşina, araştırmacı, nüktedan, az buçuk filozof, biraz şair ve ölmekte, yitip gitmekte olan kültürlere ilişkin çeviri ve araştırmalar yapan Gerald Kurdoğlu Nitsche. Bu soyadının imlası beni zorladığından ona sadece Gerald diyeceğim yazıda. Gerald, benim Almancaya Beatrix Caner'ce çevrilmekte olan Gezgin adlı romandan bir bölümü okumuş ve hakkımda kimi okumalar yaparak gelmişti gerçi. Ve bizi hem kırıp geçiren hem de düşündüren ve duygulandıran bir konuşma yaptıktan sonra, reklam hakkını da kullanarak, dumanı üzerinde bir kitabından söz etti: "heim.at" Gedichte Burgaz Projekt/Burgaz Projesi.
Anthologıe Türkıscher Mıgratıon/Türk Göçü Üzerine Şiirler.
Bu ilginç derleme ve çeviri kitap, Yeliz Dağdevir'in katkısıyla kotarılmış. Gerald'ın projesi ama Dağdevir'in katkısı büyük.
Emirgan Yayınları Editions (EYE- son E'yi ters yazmışlar) ve 2004 sonu.
Kitapta şiirler, şiirsel metinler ve illüstrasyonlar yer alıyor. Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Çingene dili (Romanes), vs şiirleri farklı kişiler çevirmiş. Gerald, sürprizlerle dolu bir adam. İlk karşılaştığımızda, 'aaa' dedim, 'bıyıklarınızı kesmişsiniz' Jens gülmeye başladı. Gerald'ın şaşkınlığı sadece birkaç saniye sürdü ve anlayınca o da patladı. Malum Nietzsche, Gorky bıyıklıydı. Hatta 'Nietzsche bıyıklı'ydı, daha gür, daha süpürge. Ardından, 'evet' dedi, almanca aksanlı bir türkçeyle, 'kırkbeş senedir taşıyordum onu, sonra bir gün düşündüm, hiçbir işe yaramıyor ve kestim.' Gerald, tanış faslının ardından bana ilişkin soruların cevabını aldı ve Burgaz Projesi'nden söz ederek kitabını verdi. Kitabı Heinz Fıscher finanse etmiş. Yanlış hatırlamıyorsam, Gerald, destek için ona gitmiş ve ilkin olumlu bir tutum görememiş, Başkan'ın kapısını açarak, 'şimdi' demiş, 'sizin cimri olduğunuzu ve kültüre destek vermediğinizi, inanmadığınızı bağıracağım' Başkan hemen kabul etmiş.
İllüstrasyonlar, en az şiirler kadar, hatta bazısı onlardan da özgün ve derinlikli.
Kimler mi var kitapta? Ahmet Çetin terzioğlu, Atila Şahin, Bediha Yıldız, Didem Nur Saydamoğlu, Dilara Yolcu, Fatma Heinschink, Hale Şahin, Işıl Toksöz, Kadir Sel, Naum Melo, Kundeyt Şurdum, Ömer Yıldız, Selin Prakash Özer, Yasemin Vurgun, bunlardan birkaçıs. Hayli kalabalık bir kadro. Bu farklı dillerde gerçekleştirilmiş ilk seçki sanırım. Ya da benim gördüğüm ilk çalışma. Gerald'ın bu çabası, kimilerince 'ayrılıkçılık'ı besleyen/körükleyen bir gayret olarak görülebilir. Ama hem Gerald'ın bu türden etkinlikleri hem de kitap dikkatle incelendiğinde, kalbi Türkiye sevgisiyle dolu bu çocuksu adamın ölmekte olan dillere düşülen kayıtları kitabetleştirme çabasında olduğu görülecektir.
Haydar Zeki, "ne gizini' diyor şiirinde, 'çözebildim ne de eylül'den kalanı/benim yüküm aynı sevgilim, okuyorsun/sayfamı, ıslığımı değiştiriyorum sadece/ sen iyi şeyler düşün hep/ ve tüm kitapları kapat/-usulca unut sesimi...' Bir ırmak şiir onunkisi. Erdinç Tezcan örneğin, daha umutlu ve 'ışıklı' bir metniyle yer alıyor seçkide : 'Hayat bir ışıkla başlar ve son bulur/ her canlının her varlığın son buluşu gibi/ kimler bu ışıkla aydınlandı kimler yok oldu/ en doğru yolu gösterense kalpteki ışık olmalı'
Gerald'ın acelesi var(dı) anlaşılan, etkinlik sona ermeden ayrıldı. Zaten biyografisine baktığınızda acelesi olduğu anlaşılıyordu. Zamanın bize göre ağır aktığı bir ülkede değil, sanki İstanbul'un en kalabalık caddesinde yürüyor gibi yaşıyordu. Öyle ya her an yeni bir kapıyı açar ve yeni bir kapıya taşınır. Biz İnnsbruck'ta dilin zaman zaman içinde yani varlığın evinde kimi zamansa eşiğinde kalabildik. Tabi İskender ikinci gece, 'viyanayı aldım/bir tek seni alamadım' yollu bir şiir yazdı. Üçüncü gün etkinlikten önce yaptığımız Alpler tırmanışında, (ki yaklaşık ikibindörtyüz metreye kadar çıktık) yeni bir şiire hamile kaldı. Ertesi gün o da çıktı. Bu kez dağ doruğundan bakmanın verdiği bütüncül bir bakışla yazmıştı.
Son gün Orkestar Bucha'nın bizim için bestelediği 'Doğu Ekspresi' bestesinin yer aldığı konserle etkinlik bitti. Hem orkestra hem beste tarif edilebilir gibi değildi. Trenin Viyana'dan İstanbul'a izlediği güzergahtaki müzikal coğrafyada, doğanın tüm renklerinde dolaştık. İstanbul'a orkestra martı çığlıkları, vapur düdükleri ve ezan sesleriyle giriyordu.
Nihayet Viyana'ya döndük. Meral Asa bizi o gün kentin hemen tüm tarihsel mekanlarında gezdirdikten sonra bir Çin lokantasına götürdü. Ve İskender yine yapacağını yaptı ve Budist rahiplerin sebzeye dayalı mutfağında yirmiyi aşkın çorba arasından köpekbalığını seçti.
Panikatağının birkaç kez patlamasına tanık olduk Handan'la lakin, yaşamının hemen tüm anlarına yayılmış oluşunu kanıksamıştık.
Asıl sürprizi dönüşte, uçağın kalkışına dört saat kaladan itibaren yapacağını nereden bilebilirdik? Bizi iki saat önce alana getirdi. Adeta sürükleyerek ama asla germeden ve incelikle. Lavabodan, free shopların içinden çıkardı. Ve iki dakikada bir saate bakarak, nihayet uçuş kartlarımızı alıp çıkış salonuna geldiğimizde uçağın kalkışına bir saat vardı ve kapı açılmamıştı. İskender nikotin'e yenik düştü yine. Gözü saatte peşpeşe üç sigara içti. İşte ne olduysa ikinci sigaradan sonra oldu ve bir kara delik üçümüzü de yuttu.
Kendimize geldiğimizde, kapının hala kapalı olduğunu gördük. İskender korkusundan hiçbir şey sormuyordu. Handan aramızda en cesuru olarak atıldı ve uçağın on dakika önce kalkmış olduğunu öğrendi. İskender yere yığıldı. Onu alandaki kafelerden birine güçlükle taşıdık. Garsonu çağırmaya mecali yoktu. Bana birkaç bira getirir misiniz, büyük olsun dedi ama sesi çıkmadı. Altı saat sonraki İstanbul uçağına verdiler bizi. Lakin İskender uçağı kaçırmıştı ve panikatak karizması çizilmişti. Handan gülmemek için dudaklarını ısırıyor, ben kekeleyerek teselliye çalışıyordum. Ta ki üçüncü birayla kendine gelene değin. Kendine geldikçe de atağı tırmanıyor ve 'nasıl olur, yav olamaz böyle bişey, ben nasıl uçağı kaçırırım?' diye söyleniyordu. 'İskender' dedim, Virgül'e yazacağım yazının başlığını belirledim : küçük İskender uçak kaçırdı!'
Virgül, Aralık.2005
|