|
Aşık Veysel'in Tecer şiirinde anlattığı bu gizemli dağla, eteğindeki yoksul köylerle, Ulaş'la, Sivas'la, Aşık Ruhsati'yle, Feryadi ve Güldane'siyle, Sefil Selimi'yle ve Mihrali beyle, Sivas'ın Selçuklu hatıralarıyla bindokuzyüzseksenbeş yılının haziranında öğretmen olarak atandığımda tanıştım. Daha doğrusu bu süreç, o günlerde başladı.
Ankara'da süren beş yıl öğrencilik döneminin ardından asistanlık sınavını kazanmış, yüksek lisansa başlamış lakin oniki eylül hukukunun mağduru olunca soluğu İstanbul'da bir yayınevinde almıştım. Bir yıllık İstanbul macerası da bitti ve kendimi bir anda Makal'ın Bizim Köy'üne benzer bir beldede, şimdiye kadar gördüğüm en yoksul, en perişan yerde, Ulaş'ta buldum.
Ulaş lisesinde Türkçe/edebiyat öğretmeniydim artık.
Seksenbeş yazının ilk günleri...Kasabanın iki kıraathanesinden birinde, Yolcu'nun kahvesinde birkaç çay içip biraz soluklandıktan sonra, Ulaş'ın tozlu sokaklarından geçerek okula gittim.
Müdürün yüzünde şaşkınlık ve giderek hayret, merhamet belirtileri...belki 'bundan öğretmen olursa benden de...' istifhamları...Derken derslikte, gözetmendim. Ceylan gözlü bir kız. Ardına önüne bakarak yardım istiyor, arkadaşlarının cevaplarından medet umuyor. Uyarınca fena halde kızdı, kağıdı buruşturarak masaya bıraktı, kapıyı çarpıp gitti. Evet dedim, benden öğretmen olmayacak.
İkibuçuk yıl boyunca İstiklal Marşı'ndan başka şiir bilmeyen, roman, öykü, deneme, hiçbir şey okumamış öğrencilerle Goethe'den Rilke'ye, T.S. Eliot'tan Neruda'ya, Halit Ziya'dan Oğuz Atay'a, Ali Şeriati'den Hüseyin Nasr'a yüzlerce kitap okuduk, konuştuk, tartıştık, söyleştik, ezberledik...Sivas merkeze, yeni açılan Sabancı Lisesi'ne gelene değin, Ulaş'ta olağanüstü zor, güzel ve unutulmaz günlerim, gecelerim oldu.
Yakaza'yı burada yazdım.
İlk öykü kitabımdan sonrakini, Gerçeği İnciten Papağan'ın notlarını burada aldım.
Hasan Ali döneminde yayımlanmış klasiklerden okumadıklarımı burada ikmal ettim.
Doğudan Batıdan yüzlerce kitap okudum.
Sekiz dokuz ay karın kalkmadığı, saç sobada tezek yakarak ısınan, yoksulluğun pençesinde kıvranırken şükrü ve sabrı bırakmayan, Sünni, Alevi, Kürt, Türkmen, Karapapak pek çok insan tanıdım.
Kangal ve Divriği'nin köylerinden yolu düşen alevi dedelerinin cemlerine katıldım, onlardan nefesler, devriyeler, Kerbela mersiyeleri dinledim.
Geleneksel müziğimizin gürbüz sesi Sabahat Akkiraz'ı bizzat dinledim. İlk gözetmenliğimde ceylan gözlerine vurulduğum Menekşe'lerin evinde sabaha kadar Arif Sağ, Şehriban Gül ve Akkiraz'ın sesinden ve sazından çıkan ezgilerle ve sözlerle kendimden geçtim.
Tavanından toz yağan, suyu olmayan, iki odalı toprak evimde geçirdiğim yalnızlık saatlerini, kıldığım seher namazlarını ve niyazlarını asla unutamam.
Acıyurt köyünün mezrasında gördüğüm, konağına misafir olduğum Rüşdi beyden dinlediğim Mihrali bey hikayesini, zindandan bileklerini keserek zincirlerini çıkarıp kaçışını bugünmüş gibi hatırlarım.
Bir gece, sahur yemeğine giderken, yolda karşılaştığım o iri kangal köpeğini...
Garib emminin Kumru'dan okuduğu dizeleri...
Gün ışırken dışardan getirdiğim kar suyu ile aldığım abdestleri...
Ulaş'ta geçirdiğim zamanlar, benim açımdan, bir riyazet, bir kemal yolculuğu olmuştur. İnsanın en zor anlarında, ruhunun en gizli köşelerindeki güçleri ve güzellikleri fark ettiğini orada öğrendim. Aczi, fakrı ve çaresizliği, bunun, manevi yolculuğunda ne kadar değerli bir yol olduğunu orada fark ettim.
Orta ikinci sınıfta okurken aldığım ve lise ikiye getirdiğim Hatice'nin, Betül'ün, Feray'ın ezberlediği Necatigil şiirlerini, Necip Fazıl ve Oğuz Atay kitaplarını, nasıl yıllar sonra görüştüğümüzde hatırladıklarını, bu okumaların ruhlarında nasıl bir güzelliğe yol açtığını neden sonra fark ettiklerini söylemeleri benim için Sivas'ta yaşadığım anların ne kadar hakiki ve değerli olduğunu gösterdi.
Sivas merkeze gelince Kümbet'te ev kiraladım ve Sabancı lisesindeki görevim dışında kalan zamanımın bir bölümünü, Selçuk medreselerinde ve camilerinde geçirmeye başladım. Çifte Minareli Divriği Ulu Cami'den sonra beni en çok etkileyen Selçuk yapısı oldu. Vilayetin karşısındaki çay bahçesinde içtiğim o taze, demli çayın buğusunu, orada yazdığım öyküleri ve okuduğum şiirleri, yaşamımın en tatlı hatıraları olarak saklıyorum.
Menekşe benim için ilk kar güzeli idi.
Onu sonra birkaç öyküde anlatmaya çalıştım.
Toprak kokuyordu ve çiğdeme benziyordu.
Hani Aşık Veysel'in anlattığı, o, 'alayım' diyen çiçeğe.
Gözleri ela, iri ve bademdi, daima bir hüzün oynaşırdı.
Birkaç gece, kabristana gittik, tipide.
Kar yüzümüze savrulurken, tipinin uğultusu arasında, genç yaşta ölen kuzeninin kabrinde Yasin okuduk.
Onunla Hızır ve Muharrem oruçları tuttum, günlerce aç ve susuz kaldım Kerbela'da, kurban edilirken kendisinden birkaç damla su esirgenen Hz. Hüseyin efendimizin hatırasıyla boyandık, ağladık.
Şimdi, o güzelim günleri düşünürken içimdeki Hicran artıyor ve beni Veysel'in toprağa benzeyen dizelerindeki gizeme taşıyor, gönlümde yayla kuran şeyin Tecer olmadığını, Tecer'in bir imge olduğunu, onun içinde, yani mazmununda nice güzel insanın, yoksulluklarının, mersiyelerin, Selçuk çinilerinin, 'gözünün yağını yiyim' diyerek cümlesine başlayan samimi, sahici Sivaslı dostların gönül evimde dolanıp durduklarını söylüyor.
Bunlardan birinin, sevgili İsmail Koçak'ın şimdi Ulaş'ta belediye başkanı olması, Hatice'nin hastanede ebelik yapması, pek çok öğrencimle olmadık yerde tatlı bir sürpriz olarak karşılaşmam belki Çiftlik'in berberi ile din dersi hocası Musa beyin hatırası beni oraya, Ulaş'a çekip duruyor. Bir fırsat 'yaratsam' da gitsem diyorum. Yine saç sobanın yanında kömbe yiyip o demli çaydan içsem, Garib Emmi Kumru'dan bir mersiye okusa... |