
'Aylaklığa Övgü', 'Deliliğe Övgü' faslındandır. Mel Gibson'ı Cesuryürek'le sevmişidik lakin İsa'nın Çilesi'yle muhabbetimiz ihtiyat şerhi kazandı. Gerçi film bir antisemitizm ve mezbahacılık yapılıyor diye hayli taşlandı, haksız da değildi taşlayanlar, hatta Kuran'daki İsa'ya hiç uymuyor diye de eleştirdik, bu da elhak doğrudur; ne ki bendeniz tepkiselliğin kısmen patolojik yanları olduğunu düşünsem de bu filme özgü olmak üzre İsa'ya kıyanların (tarihsel-Kurani açıdan doğru olmasa bile) kıyıcılığını anlatmak için bu denli kanın akması gerekiyordu diye düşünmekten de kendimi alamadım. İsa'yı değilse de kendilerine gelen her nebiyi neredeyse katleden birilerinden söz ediyoruz. Ya da her gün onlarca çocuğu kadını tankların altında ezen, evlerini başlarına yıkan ve bunu Sırplar gibi kendini savunma refleksiyle yapan, kendisini hala mazlum ve mağdur olarak ifade etmekten geri durmayan birilerinden. Ayrıca denildiği gibi film sinematografik açıdan 'başarı'sız değildi, tam tersi, Küçük Buda'dan aldığım görsel lezzeti ve (kana rağmen) keyfi de aldım. Oyuncu seçimi çok başarılıydı, oyuncu yönetimi, mekanlar, kostümler Kitab'a göre, tıpatıp, aynen uyularak gerçekleştirilmişti. Gibson'ın sonra dividisinden Yurtsever'ini seyrettim. Ona kelimenin tam anlamıyla bayıldım. Bir büyücü, bir hokkabaz gibiydi yine. O doğaya, o müziğe, o sonugelmez yiğitlik atmosferine, o renklere, diyaloglara, efektlere bayıldım. Gibson'ın sonra Avusturalya'da (inşallah yanılmıyorum, ya da bilgi kaynaklarım doğrudur!) bir çiftlikte yaşadığını, nüfus planlamasına inanmadığını (fiilen), katışıksız bir Katolik olduğunu (fiilen) vs öğrendim. Muhabbetim arttı. Şimdi bir Gibson hayranıyım. Peygamber katillerini sevmeyen, onları umursamayan, tepkilerini ciddiye almayan, 'öldürmediler mi?' diye babalar gibi çıkıp amerikan, İngiliz televizyonlarında filmini savunan, Kenan Evren'in oniki eylülle birlikte devlet politikası haline getirip kısmen dayattığı nüfus planlamasına fiilen karşı çıkan, modernizmin mabetleri olan kent merkezlerinde, gökdelenlerde, apartmanlarda yaşamayıp, toprağa dönen Gibson'la bir Bediüzzaman filmi ne güzel olurdu. Başrolü ona oynatarak. Doğal mekanları Bitlis'e benzeyen, derin vadiler içinden semanın göründüğü mekanları İskoçya'da çekerek...Bediüzzaman'ın kozmik dilinin konuştuğu bir filmi...Gerçi hikmetin dili simge ve sessizliktir, ama o dünyadan bir rüzgar da estirmek yeterlidir. Hele bu denli yataylaşmış, aklı gözlerine inmiş bir dünyada. Sonra Lillia For Ever'ı seyrettim. (Bendeniz berbat bir film seyircisiyim, yıllar sonra izlerim bir çoğunu) Çok acı çektim. Yönetmenini en az Gibson kadar sevdim. Bağnazca inandığım bir nass bir çentik aldı: Ahlakın kaynağı sadece din(değilmiş demek ki!)dir. Bizim (hala) pozitivist, akılcı ve de kaskaskasıntı yönetmenlerimiz, senaristlerimiz bu filmleri seyrediyorlar mı? Dünyada bütün bunlar olurken, hala yerel bile olmayan salak sepek temaların çöplüğünde gezinmekten bıkmadılar mı? Toptancılık tehlikeli. Kusuruma bakılmasın. Lakin bu kozmik bakış, haksızlığa, ahlaksızlığa böylesi bir isyan niçin bizde yok? Biz hala neden kızların örtüsüyle, şununla bununla uğraşıyoruz. Özgürlük, ahlak gibi sorunlar konuşulmaz, bunlar yaşanılır şeyler değil midir? Ahlakın önemi'ne dair! Böyle bir konuşma olur mu? Bunu konuşuyorsa ahlaki bir sorun vardır orda zaten. Özgürlüklerimiz'e dair! Neyse savrulmayalım. Lillia'dan sonra Pardon'u seyrettim. (Bir Almanya gezimde, bir haftalık eve kapanma seasında olup bitti bunlar) Pardon, son yıllarda seyrettiğim ve Ferhan Şensoy'un yıllardır özlediğim absürditesinin en 'başarı'lı örneği idi. Görüntüleme, konuşmalar, tiplemeler, imlemeler, küfürlemeler, olaylar şunlar bunlar çok çok verimliydi. Sanırım oğlu (üvey?) çekmiş. Onu candan kutlarım. Elleri gözleri yüreği dert, maraz görmesin. Daha onlarca film izledim ama ne bu yazının tahammülü ne de bu oruç saati tütünsüzlüğünün dermanı var. Sahi bu sigara karşıtlığı nereye varacak, nerelere vuruyor, nerelerden esiyor? Bu İsa'yı öldürenler hem sigara üretiminde birinci sırada hem de sigara karşıtlığının öncülüğünü yapıyorlar. Onlara inat ve tütüne saygıdan asla ve asla bırakmayı düşünmüyor, hele on dakika araları sigarasız tahayyül bile edemiyorum. Hani şu tütüne ilişkin, dumana ilişkin filmler yok mu, doğru dürüst bir sinema yazarı şunları bir bir yazsa da okusak.
|