
Sırlı Harfler
İz, Şule, Timaş gibi yayınevlerinde öykü, roman, masal, deneme kitapları yayımlayan Sadık Yalsızuçanlar bu defa Yapı Kredi yayınlarından çıkan 'Sırlı Tuğlalar' isimli anlatı kitabı ile okuyucusunun karşısına çıktı.
'Sırlı Tuğlalar' Yalsızuçanlar'ın anlatı türünde ilk kitabı olmasına rağmen öykünün tezgahından geçen bir yazarın zenginliğini ve yoğunluğunu gösteriyor.
Kitap 310 sayfa ve 3 bölümden oluşuyor. Bu üç bölüm yazarın varlık evinin üç ayrı duvarını temsil ediyor. Yazar inşadan ibdaya, ibdadan inşaya doğru gidip gelerek evini yapıyor; yıkıyor; yıkıyor, yapıyor.
Birinci bölüm 'Harfler Kitabı' ismini taşıyor. Harfler yazarın dilinin birer parçası, varlık evinin harcı oluyor. Hayatı belirleyen etnik, dini, coğrafi unsurlar insanın temel yapıtaşlarına harf harf işlenerek 'tuğlalar'ın sırları çözülmeye çalışılıyor. Ülfete ve tecrübeye dayanmaya meyilli olan modern zamanların insanları niyet ile nazarını dengelemekte zorlandığı için mana-i ismi ve mana-i harfi dengesinde tercihini mana-i ismi yönünde kullanıyor. Bunun için bir varlığın halka, Hakka ve halkına bakan yönlerini bütünüyle kavramakta zorlanıyor. Yazar burada mana-i isme vurgu yaparak varlığın anlam sınırını belirleyen bu üçgenin tüm boyutlarını kitabın imkanları ölçüsünde betimlemeye çalışıyor. Onun harfleri halka, Hakk'a ve eşyanın halkına bakıyor. Her harf kendisi ile başlayan onlarca dominant kelime menzilinin içinde ilerleyip bir cümlede buluşuyor. Harfler 'A' (Adem) ile, insanlığın yaratılışı ile başlıyor, 'Peltek Se'ye, varlığın temeli 'su'ya uğruyor, 'Elif'de sükun buluyor bir zaman. Sonra 'K Harfinin Tozu' alınıyor, altından bir gölge çıkıyor: Cami... 'Ka' harfi Kafka; ama sadece Kafka. -Ki Yalsızuçanlar'ı Kafka'ya benzetirler bazı eleştirmenler.- . 'S'ye 'Zifaf Odası'nda rastlanıyor. 'M' harfi ağzında masmavi bir 'deniz' ile dolaşıyor sayfalar arasında. 'Ka' Kafka'dır; bu doğrudur. Başka bir doğru da 'M'nin en çok M.Mustafa' ya (sav) yakıştığıdır. Harfler elele verip, yanyana durup, arka arkaya dizilip kelimeleri oluşturuyor. Kelimeler cümlenin içine girip 'Nokta'nın denizine dökülüyor. 'İlim bir nokta' değil mi zaten?
İkinci bölüm:Anlatılar Kitabı. Mana-i isimden mana-i harfe bakış. Sanki Mana-i isim mana-i harfin balkonu. Balkon doğudan batıya bir divan gibi uzuyor. Güneyden kuzeye bir rahle gibi seriliyor. Rahlenin bir yanına Kadı Burhaneddin, Şirazlı Hafiz, Razi, Rumi, Ahmed-i Hani, Bediüzzaman... oturmuş, fısıldaşıyorlar. Diğer tarafta Konfüçyüs, Shaekspeare, Kafka, Foucalt... tartışıyor. Leyla ve Mecnun divanın bir yanına sızmış, susuyorlar. Bütün bunlar varlığın 'Sırlı Tuğlaları'. Burası Yakup'un Yusuf'a baktığı, Yusuf'un Yakup'a vardığı yer.
Üçüncü bölüm 'Tekfener' ismini taşıyor. Yalsızuçanlar burada yöresel dil ve söylemlere başvurarak yakın çevresindeki kişilerin hikayesini anlatıyor. Kitabın ilk iki bölümünde hayli yorulan okuyucu burada biraz rahatlıyor. İlk iki bölümdeki felsefi ve tasavvufi dil bu bölümde ağırlığını yitiriyor. Okuyucunun nispeten aşina olduğu mekanlar ve karakterler ön plana sunuluyor. Olaylar Malatya'dan Dörtyol'a, İstanbul'dan Almanya'ya uzanan bir anlatı coğrafyasına yayılarak işleniyor.
Kitabı okuyup bitirdikten sonra insan şöyle söylemeden edemiyor: Bu kitap üç bölümde toplanmak yerine 3 kitap olarak yayımlanamaz mıydı?
Sırlı Tuğlalar
Adı öykü ile anılır hale gelen Sadık Yalsızuçanlar bu kez okurunun karşısına bir anlatı kitabı ile çıkıyor: Sırlı Tuğlalar. Her ne kadar kitabın türü anlatı olarak belirtilmişse de aslında bu kitap bir öykü kitabı. Zaman zaman deneme dilini çağrıştıran bir üslup kullanılmış olmasına rağmen bu böyle.
Sırlı tuğlalar üç bölümden oluşuyor: Harfler Kitabı, Anlatılar Kataloğu, Tekfener.
'Harfler Kitabı'nda harflerin sırlı evrenindeki armoninin yazıya bakan yanları anlatılıyor. Her harf imlediği tarihi, coğrafi, felsefi, sosyolojik, psikolojik .. unsurlar İbn-i Arabi'den BSN'e, Kafka'dan Wittgenstain'a kadar uzanan referanslarla açımlanmaya çalışılıyor. 'Harfler Kitabı' 'A' ile başlıyor, 'Nokta' ile bitiyor. Bu bölümde, içinde bir çok öyküyü barındıran harflerin öyküsü betimleniyor. Burada anlatım o kadar dinamik, o kadar hareketli ki okuyucu zaman zaman yazarın yazın akıntısına ayak uydurmakta zorlanıyor. Örneğin 'A' harfinin öyküsü anlatılırken ilk önce tek bir ses olarak 'A' tasvir ediliyor. Sonra 'A' ile başlayan 'Ayna'nın öyküsü bir çırpıda anlatılıveriyor. Aynı şekilde 'Adem'e , 'Akıl'a, 'Azrail'e, 'Ağaç'a öyle çabuk, ama yumuşak geçişler yapılıyor ki okuyucu ister istemez dikkatini son demine kadar kullanmak zorunda kalıyor. Kitabı okudukça zihni daha da geriliyor. Zira her bir harfle ilgili bölümde çok hızlı geçişler olduğu gibi harflerin metin diziliminde alfabetik sıra tercih edilmediği için düz bir okuyuşa sahip olan okuyucu daha da zorlanıyor. Yalsızuçanlar'ı güçlü bir zihni egzersize sahip olmayan okuyucunun okuması hayli güç. Bunu bilen Yalsızuçanlar okuyucusu Yalsızuçanlar'daki tematik unsurlardan çok Yalsızuçanlar'ın biçim ve türe getirdiği -getirebileceği yenilik ve farklılıkları yedeğine alarak yöneliyor ona.
Toplumsal değişimin hızının ve ivmesinin belirlediği tematik dünya edebiyat metninin şekline, biçemine ve türüne kaynaklık ediyor. Klasik söylem ile modern söylem arasındaki temel fark tematik farklılıkların yazıda oluşturduğu biçimsel ve türsel değişimlerdir. Şüphesiz Klasik ile modern arasında katı bir geçişin olduğu düşünülemez. Yalsızuçanlar 'Anlatılar Katologu'nda geleneksel tahkiye disiplinine dayandırılabilecek bir söylemi tercih ediyor. Kıssa/mesel türü bir yazına vurgu yapıyor. -Daha çok Doğu olmak üzere- Doğu ve Batı'daki mistik unsurların ve kişilerin bilinen öykülerini bazen yeniden yazarken, bazen de yazarın kendisi meseller ve kıssalar üretmeye çalışıyor. Leyla-Mecnun, Hacivat- Karagöz, Razi, Şirazi, Oedipus, Konfüçyus vb.. odaklı bir referans dünyası ile öyküler dillendiriyor. İlk bölümdeki çağrışımlara olabildiğince açık olan üslup burada nispeten terk edilip, biraz daha insanın içini okşayan hikmetli ve sade bir söyleyiş söz konusu. 'Harfler Kitabı'ndan sonra biraz soluklanıyor okuyucu bu bölümde. Kitaba adını veren 'Sırlı Tuğlalar' da bu bölümde yer alıyor. Bu 'Anlatı'da Kenan ilinde Yusuf'unu kaybeden Yakup'a bir soru soruluyor: 'Neden Mısır'dan gelen gömleğin kokusunun duydun da yanındaki Kenan kuyusunda bulunan Yusuf'u göremedin?' Yakup cevap veriyor: 'Bizim halimiz şimşekler gibidir, bazen yüksek bir yerde oturuyor gibi her tarafı görür, bazen de ayak parmağımızı göremeyiz.'. 'Harfler Kitabı' okuyucu için 'parmağın ucu'. Orada Yusuf'unu bulamayabiliyor ama. 'Anlatılar Katalogu'
kaç bin yıllık mesafeden gelen gömleğin kokusu. Orada okuyucu yazının (kendisinin) kokusunu daha iyi hissediyor. İlk bölüm ontolojik ve bireysel, ikinci bölüm geleneksel ve kolektif olmasına rağmen bu böyle oluyor.
'Tekfener'e gelindiğinde okuyucunun aklı düze inip, kalbinin yanına yükseliyor. Duru, berrak, akıcı, yazılmak için değil de sanki sadece anlatılmak için söylenmiş öyküler bu öyküler. Okuyucuyu rahatsız etmeden bir çırpıda okunuveren öyküler... Yazar kendi aile çevresinden devşirdiği malzeme ve karakterler ile öyküsünü anlatıyor. 70'lerin Malatya'sındaki sosyal hayat ve aile içi ilişkilere değiniyor. Babasının sahibi olduğu Pınar Sinema'sında geçen olaylar, evdeki ataerkil yaşam... konu ediliyor. Ayrıca Anadolu'daki geleneksel tasavvuf anlayışındaki eskizlere dikkat çekiliyor. Bu anlamda Değirmenci'nin kendi aklı kadar (!) yaptığı tasavvufi çıkarımlara işaret ediliyor.
'Sırlı Tuğlalar' bugüne kadar yayımladığı öykü kitapları (Gerçeği İnciten Papağan, Şehirleri Süsleyen Yolcu, Güzeran, Düş Uykusu, Halvet Der Encümen, Varlığın Evi) ile karşılaştırıldığında bir çeşit kırk ambar niteliği taşıyor. Söz konusu kitaplarda ayrı ayrı yokladığı dil, üslup, biçim, teknik ve temaları bu kitabında olabildiğince geliştirerek sürdürüyor. Bu anlamda 'Sırlı Tuğlalar' boşluğa uzatılan bir çok ip parçasından büyük bir halatın oluşturulması gibi bir anlam ifade ediyor. Bir çeşit 'Yalsızuçanlar Seçki'si denilebileceği gibi bundan da ötesi söz konusu kitaplarda yarım bıraktığı bir tadın izini sürmesi açısından kayda değer. Biçimin öne çıktığı ('Şehirleri Süsleyen Yolcu, Gerçeği İnciten Papağan) öykü kitaplarındaki dili 'Harfler Kitabı'nda olgunlaştırırken, hikemi söylemin öne çıktığı (Halvet Der Encümen, Güzeran) öykü kitaplarındaki dil 'Anlatılar Katalogu'nda kıvama erdiriyor. Romanik söylemin hakim olduğu, tematik vurgunun belirginleştiği (Kuş Uykusu) öykü kitabındaki dil de 'Tekfener'de hitama eriyor.
Yalsızuçanlar bu kitabında Türk öyküsüne getirdiği biçimsel ve tematik yenilik ve bunun içini doldurduğu dinamik bir söylem ile gelecekte adından daha sık bahsedilecek birisi olacağının işaretlerini veriyor. Okuyucuya düşen ise onu anlamak noktasında göstereceği sabır ve inanç.
Tarafsızlık Masalı
'Rüya Sineması' 'Televizyon ve Kutsal' ve (İ. Kabil ve A. Şasa ile birlikte) 'Düş, Gerçek Sinema' kitaplarında, televizyon-sinema merkezli çalışmalarıyla, kitle kültürünün oluşumuna zemin hazırlayacak değerlendirmelerde bulunan Sadık Yalsızuçanlar 'Tarafsızlık Masalı'nda popüler kültür aracı haline gelen söz konusu unsurların işlevini olması gereken şekliyle yeniden tanımlamış. El-HABİR'in iletisinin (mesaj) bir vasıtası olabilecek olan iletişim unsurlarının çarpık kullanımı sonucunda nasıl bir endüstri haline geldiğini daha belirgin olarak görüyoruz kitapta. Yazarın sık sık vurguladığı odaklı televizyonculuk tezinde değişik boyutlarda reklamasyonunun ihtilalciliğini önlemek için Mc Luhan'dan Baudrillard'a, Sezai Karakoç'tan Said Nursi'ye kadar geniş bir referans dünyasına atıflarda bulunarak, tezini irdelemeye çalışıyor.
Hayatımızın tüm özgül alanlarını, kendi doğasına sonradan monte edilen özgeciliğiyle kuşatan iletişim araçlarının (psiko-patolojik) bir bağımlılık oluşturduğunu iddia eden yazar, iletişim aracı karşısında pasif halde kalan insanın reflekslerinin ne kadar aşındığının altını ısrarla çiziyor. 'Medyanın gücü yok, gücün medyası vardır' diyen İsmet Özel'in nasihatini farklı anlayanlar olduğunu zannetmiş olacak ki, kronik bir sorun haline gelen başörtüsü reklamlarına ve Jet-Pa'nın çıkışlarına değinmeden edememiş yazar. 'Hakikatin propagandaya ihtiyacı yoktur' diyen Sezai Karakoç'un sözünü bu konuda belirleyici öğe olarak kullanmış. 'Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır' la önsöze giriş yapan yazar sona doğru 'sezintiler'ini izlememizi tavsiye etmiş.
Geçen Gün Ömürdendir
'Korku ve Ümit ve Aşk' devam ediyor, Sadık Yalsızuçanlar'ın 'Geçen Gün Ömürdendir' inde. Deneme kitabı olmasına rağmen öyküden gelen ve öykünün DNA'larına kadar sızan bir yazarın kitabı 'Geçen Gün Ömürdendir'. Öykü-deneme arasında, yayıncının da belirttiği gibi şiirsel tatlar taşıyan kitap, başlıca dört bölümden oluşuyor: 'İnsan bir yalnızlıktır.', 'Hayat müzikle devam eder.', 'Sırlı tuğlalar ve zihni tarih bilinci' ve 'Zehir sunağı'. Yer yer Cemil Meriç'in 'Bu Ülke'sini hatırlatan kitabın ilk bölümünde, ölümün gerçek sebepleri olan ayrılıkların, kopuşların, hüzünlerin kırıklıklarını gidermeye çalışmış. İkinci bölümde Tuluyhan Uğurlu'dan Livaneli'ye kadar bir dizi müzisyenin müziklerini konu etmiş yazılarına. Üçüncü bölümde daha çok 'daha bizden' olanların ürünleri çerçevesinde değerlendirmelerde bulunmuş. İbrahim Kiras, Necat Turhan, Ramazan Dikmen bunlardan bazıları. 'Zehir sunağı'na ise, 'Devlet, herkesin ağır ağır kendi canına kıymasına hayat denilen yer' diyen Nietzsche ile başlıyor. Bir 'Devlet Eleştirisi' klasiği. Bu bölümde yakın dönem olayları belirleyici olmuş. Bir çeşit okuma notları niteliğinde olan bu kitapta 'Bir yazarın malzemeleri neler olabilir?' sorusuna net cevaplar alabiliyoruz. Şiir hariç (Aslında her tür yazısında bu var) edebiyatın hemen her alanında ürünler vermiş olan bir yazarın bu kadar zarif ve kolay söyleyebilmesi okuyucuyu şaşırtıyor. Bir çok edebiyatçının, tabir yerinde ise, çuvalladığı konularda Sadık Yalsızuçanlar'ın şiirselliği hiç bırakmadan bir şeyler söylemesi, onun alt yapısının ne kadar sağlam olduğu konusunda bize bilgiler veriyor.
Halvet Der Encümen
Her şeyi kalbinin kulelerinde açtığı öykü pencereleriyle gören bir yazar için yalnızlığa sürekli vurgu yapmak kaçınılmaz bir durumdur. Sadık Yalsızuçanlar da bu yalnızlığı cisminde derinleştirerek 23 tünel açmış kendi kalbinde, her biri birbirinden enfes öyküleriyle. 'Gerçeği İnciten Papağan' ve 'Şehirleri Süsleyen Yolcu' isimli öykü kitaplarıyla öykücülüğümüze büyük bir soluk kazandıran yazar, 'Halvet Der Encümen'de öykü dilini zorluyor. İlk iki öykü kitabını 'anlayabilmek' için, bir-iki kişi ile okumak zorunda kalan okuyucu 'Kuş Uykusu' ve 'Güzeran'la yazarı tek başına okuyabilecek hale geldi. 'Halvet Der Encümen'de ise anlamaktan çok, beynin bilinç bağlantılarının köprüsünü atıp kalbin zarif sezişler ve hissedişlerle dolu akışına kendini teslim ediyor. Neo-epik öykülemden, neo-lirik öyküleme gelen yazarın kalbinin yataklarını enine-boyuna deşerek büyüttüğünü görüyoruz bu kitabında.
Hiçbir yerde yayınlanmamış bu öyküler 'ben' ve 'sen' 'o' için yazılmış Vildan, Firdevs, Sandra vb. atfedilmiş. Bilgi, düşünce ve kültürün naftalin ve gül sandığı kokan lirizmin bereketliliğinde, aşka, sonrasında öyküye dönüştüğünü zevk veren bir gerilimde görüyoruz. Sezgilerin, içkinliğin, durup beklemenin; hızlı hızlı yalnızlığa, çocukluğa, kadına, duaya sızdığını kalb koşularında duyuyoruz. Tasavvufun 'ezvak' dediği hale sürekli çentik atan bu öykülerin, tüm varlığın değişik kesitlerinin insan öznesinde kalple yüzleştiğini anlatıyor bize! Bu öyküler 'mutlu aşk yoktur gibi bir yalan'a inanmayanların iç çekişleri.
Yakaza
'Taşra aydının cehennemidir.' demiş ya Cemil Meriç, aslında öyle değil. Rüya-düş karışımı bir öngörüye sahip olanlar bunu ferasetle birleştirince hayatın kendisini anlamlandırmaya mahkum eden kodlarını, şifrelerini çözmekte zorlanmazlar. Öyle ki o cehennemi halet cennete dönüverir sağlam bir kalp kestirmesinin emrinde. Sadık Yalsızuçanlar bir 'kalp kestirmesi' diyebileceğimiz 'Yakaza' isimli romanında öğretmenlik dolayısıyla bir süre kaldığı taşrada başından geçenleri anlatıyor. İyi bir yazar olmanın, olaylar karşısında dengeli bir edilgenliğe sahip olmaktan geçtiğini çok iyi bilen yazar, çevresinde gelişenlere karşı böyle içselleştirilen bir edilgenlikte duyarlılığını romana aktarmış. Bir günlük niteliğindeki roman, basıldığı yıllarda yeni bir roman anlayışının ve dilinin örneğini veriyordu. Dilin sağlamlığı, İlhan Berk'i bile heyecanlandırmış 'Bir Kafka mı doğuyor?' mealindeki sözleri söyletmeye mecbur etmişti. İlk baskıları Türkiye'de belirli bir çevrenin okuduğu ilk 10 kitap arasına giren Yakaza'yı Şule Yayınevi'nin tekrar basması isabet olmuş. Zira bu eser, son zamanlarda kitapları en çok satan yazarlardan Sadık Yalsızuçanlar'ın yazarlık serüveni hakkında en kestirme bilgileri sunuyor bize. Genç yaşta yaklaşık 20 kitaba imza atan yazarın 'Yakaza'sı ilk kitaplarından birisi olması dolayısıyla yazarın daha sonra daha göverecek sanatçı kimliğinin mesnevi fidanlığını oluşturuyor. Bu kitabı hakkıyla anlayan, yazarın diğer kitaplarını çözümlemekte zorlanmayacaktır.
|