
Hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğuna fazlasıyla inandığımdan, Türkiye'nin son yüzyılda yaşadığı süreçleri, toplumbilimcilerden çok edebiyatçılardan (sayıları iki üçü geçmeyen) okumayı daha çok önemserim.
Üç 'altın yazar'ım var : Abdulhak Şinasi Hisar, Tanpınar ve Oğuz Atay.
Üçünden üç başyapıt : Fahim Bey Ve Biz, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tehlikeli Oyunlar.
Fahim Bey'e ilişkin Murat Belge'nin eleştirilerini ciddiye almak gerekiyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'yle ilgili ise, yani onun 'yeni hayat'ın önümüze getirdiği boşluk ve saçmayı anlatırkenki başarısına dair henüz dişe dokunur bir şey okumadım.
Tehlikeli Oyunlar'a gelince...onun hala keşfedilmemiş bir ada olduğunu sanıyorum.
Rudyard Kipling, 'bana hizmet eden altı sadık hizmetkarım var, bana tüm bildiklerimi öğreten. İsimleri: "Ne", "neden" ve "ne zaman", "nasıl", "nerede" ve "kim"'demişti. Bunun bir televizyon programına isim olacağını düşünmemişti tabi. Nihayet 'enformasyon' denilen ve dilimizdeki karşılığı 'malumat' olan bir içeriğin aktarılmasında kullanılması durumunda bunun, genellikle manipülasyon aracı olmaktan kurtulamayacağını da kestiremezdi. Türkişi CNN'de, olup bitenleri Mark Twain'in dediği gibi, 'önce ele alıp sonra onları dilediğiniz gibi değiştirirseniz' bu, Kipling'in kurduğu bağlamdan sapar, neyin nerede ne zaman neden ve kim'inle olup bittiğinden çok, olması gerektiğine doğru evrilir.
Böyle olunca da yüzyılın büyük bilgelerinden biri, ansızın Sabetayist oluverir.
İsmet Özel'in isabetle vurguladığı üzre, 'medyanın gücü yok, gücün medyası var'dır. Bu ezberbozan önerme olup bitenlerin gerisine bakma konusunda meleke kazanmış, duyarlı ve namuslu her okur yazarın rahatlıkla görebileceği bir gerçekliktir.
Örneğin Bediüzzaman, pek çok mektup ve savunmasında, Türkiye'de en kritik operasyonların gerisinde işleyen bir örgütlenmeden söz eder ve 'zındıka komitesi' diye adlandırır. 'Uçları ecnebide olan' bu örgütün ne zaman nasıl oluştu(ruldu)ğu, kaç üyesi olduğu, ne türden işler gerçekleştirdiği olayların dış yüzüyle yetinenler için sorulması ve cevaplanması mümkün olmayan şeylerdir. Olgulara ve onların içine bakmamızı ise şarlatan komploculardan çok acı çeken yazarlar/sanatçılar ve düşünürler sağlayabilir.
Oğuz Atay bunların en çok acı çekeni ve kaybedeni ve dolayısıyla en onurlu ve niteliklisi idi. Entelektüel kaliteleri bakımından Türkiye şartlarını zorlayan, bugün benzerine pek rastlamadığımız bir kişilik...Tutunamayanlar'dan üç yıl sonra yazdığı ve modern Türk romancılığının yüz akı olan Tehlikeli Oyunlar'ı 'Ülkemiz' ve 'Yalnızlığın Oyuncakları'yla bizi bir ateşin içinden geçirir. Romana ilişkin söylenenler, eh işte Shakespeare, 'dünyanın bir oyun sahnesi olduğunu' söyler, Atay da, en tehlikeli kişisel oyunlardan, özellikle de kadınların oyunlarından söz etmektedir. Bu türden 'eleştiri'ler, edebiyat dergilerinin kadrolu ve gereksiz 'eleştiri yazıcıları'nın geviş getirmeleridir ve romanın temel sorunsalı ile ilgisizdir. Atay, ne sadece bir 'biçem arayışı'ndaydı ne de kişisel oyunları anlatıyordu. O, Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde koyulduğu zor işe, modernleşme hikayemizdeki trajiğe öylesine içerden ve derinden dokunmuştu ki, Hikmet'in yaralayıcı öyküsü, bir bakıma, Türk modernleştiricilerinin ve buna maruz kalan toplumun acısının epiği olarak patlamıştı.
Ülkemiz'den sonraki en hicranlı bölüm olan Yalnızlığın Oyuncakları şöyle başlıyordu : 'Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, 'yahu insanlık öldü mü?' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, 'insanlık öldü mü?' ya da 'insanlık ölür mü?' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok.'
Hikmet Amca ile Salim'in 'Ülkemiz' ödevi ise, modern anlatı tarihimizin unutulmaz bölümlerinden birisidir.
Oğuz Atay, burada 'yukardan bakıldığında bir haritaya benzer' dediği ülkemiz'e 'kuş bakışı' bakanları yaylım ateşine tutar ve onlarca sayfa boyunca yüzlerce ezberi bozar : 'Ülkemiz...Ülkemiz, bazı yanlarından denizlerle, bazı yanlarından da başka ülkelerle çevrili, genellikle dört köşe, özellikle çok köşe bir kara parçasıdır.' Çevrili olduğumuz bu 'başka ülke'lerin kırklı yılların ikinci yarısından itibaren daha çok ABD olduğunu bilenler bilir. Türkiye'de olup bitenlerin gerisinde ise bu uzak komşumuzun parayı, silahı, petrolü, uyuşturucuyu ve ihtilalleri çok seven bir 'örgüt'ünün bulunduğunu da...Kimi şapşallar, filan yüzyılda yaşamış bir papanın adının da Nursi olduğundan hareketle Bediüzzaman'a çamur atadurarak bu 'örgüt'ün ekmeğine yağ sürdüğünü bilmeyedursun, Atay, Ülkemiz'in özellikle heykeller bölümünde anlatımı taçlandırır : 'Ülkemizde eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir. Ülkemiz, birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır, birçok medeniyeti uyutmuşuzdur. En son kurulan medeniyet, ekmek medeniyetidir. (...) Ülkemiz, büyük adamlar da yetiştirmiştir. Nokta çizgili sınırlardan, beyaz köpüklerle başlayarak tıpkı haritalardaki gibi rengi gittikçe koyulaşan denizlere kadar; derin deniz yaratıklarına benzeyen göllerden, üzerlerinde yükseklikleri yazılı beyaz dağ doruklarına kadar ülkemiz, bir zamanlar canlı ve yaşamış irili ufaklı büyük adamlarla doludur. Hemen hepsi bugün birer heykel olan, bu büyük adamlar ülkemizi bir baştan bir başa kaplar... Şimdi bunları anlatacağım : Bir : Baş Heykelleri. Bu adamların yalnız başlarının heykelleri vardır. (...) İlk yapıldıkları yerlerde duranlarının gözleri güney sınırlarımıza dönüktür. İki : Ata binmiş büyük adam heykelleri. Üç : Şapkalı adamlar. Bunlar atlı değildir. Hikmet bey amca, bunların otomobile binmiş heykellerinin yapılmasının uygun olacağı kanısındaymış. Fazla yer tutmasa, şimendifer üstünde duran toplu heykellerin bile güzel görüneceğini söylüyor..." Uzun söze ne hacet : Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ı, 'Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Onları güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemişler yetiştiririz. İngiltere'ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden kendimize göre gerçekler yetiştirmeye çalışırız. Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeğe başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şoför pilağı gönderirler, aranjman gönderirler. Azgelişmişülke gönderirik, yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz, çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz, teşekkür gönderirler. Binzorluklayetiştirdiğimizdeğerler göndeririz, dışülkelerdeçalışanyabancılaristatistiği gönderirler. Gerçekinsanlarımızı göndeririz, bizeordanmektup gönderirler...'in trajik öyküsü işte...Nur içinde yat Oğuz Atay! |