
Öykücünün mekan kullanımı, öyküde mekan, öykünün mekanları, öykülerin geçtiği mekanlar...bütün bunlar bir bakıma, bizatihi öykünün mekanı sorunuyla ilintili olabilir. Öykü nerededir ya da öykünün yeri neresidir? Bu soru, öykücünün de mekanını içerir. Öykü kadim bir 'dil'dir. İnsanoğlu, başlangıcından bugüne ve dünyanın sonuna değin bu dili kullanmıştır ve kullanacaktır. Gündelik yaşamdan, 'varlığın evi' olarak 'dil'e değin, insan, kendisini hep öyküsel bir biçimde ifade eder.
Bu, dünyanın 'misl'ini de üretmektir aynı zamanda. Dünya bir 'misal'dir, her varolan ve varoluş bir 'misil'dir, öykü ise, bunun 'mesel'idir.
Bu yüzden mesel, masal, öykü, hikaye, kıssa, efsane, giderek novela, romans, roman...tahkiyeye dayalı her anlatı dünyanın bir imajını oluşturma eğilimi olarak belirmiştir, denilebilir. Bir bakıma dünyanın imajı olarak insanın bir an'ı, bir olayı, bir vak'ayı, bir durum veya atmosfer'i, bir geçip gitmekte olan'ı, bir anı veya acıyı, dünyaya misilleme olarak, onun meseli ve misli olarak anlatması, öyküdür. Mekan, bu öykünün oluştuğu ve/veya anlatıldığı yer'dir. Öyküde mekan, öykünün mekanını da ele verir.
Öykü, bizde özellikle son birkaç on yıldır çok fazla yuvalanan bir 'dil' oldu. Bunun, modern yaşamın 'ritim'inin süratiyle ilgili olduğu söyleniyor, lakin sadece bu neden bunu açıklayamayabilir. Öykünün bir 'an'ın tasviri oluşu ve yaşamın sanıldığının aksine yaşanılan 'an'dan ibaret bulunuşu da buna eklenebilir...Ama bir an, durum veya olayı bir çırpıda anlatmaktan ibaret bir anlatının tek başına dünyanın imajını ortaya koyması güçtür. O halde öykü bir ibret ve hikmet yeri olarak da düşünülebilir.
İnsan, anılarıyla ve acılarıyla yaşıyor...öykü bu parça parça anı ve acıları tek tek anlatarak, bunların toplamından bir yaşam öyküsü sunabiliyor.
Her acı bir mekanın da öyküsüdür, her hatıra bir yer'in hikayesidir.
O halde öykünün ve öykücünün mekanı ile öykünün mekanları arasında 'bölünmez bir bütünlük', en azından sıkı bir ilişki düşünülebilir.
Öykücünün mekanla ilişkisi, öykünün nasıl bir yerde, ne şekilde olup bitenin anlatılmasından ibaret olduğunu da ele verebilir. Anlatıcı, anlattıklarına nasıl 'bakmak'tadır ve şeylerle ilişkisi, olup bitenlere karşı durumu/tutumu nedir, bu soru bize öykü-mekan bağlamına ilişkin sorular sorabilir.
Modern zamanlarda anlatılan öykülerin mekanları, bir yandan parçalanmış bir dünyanın kaotik resmini sunarken diğer yandan, varolanın tümünün 'şeyleştirilmiş' olduğunu da gösteriyor. Bir insanın bir mekanet olarak içinde olup bitenler anlatılırken, bir mekan olarak bulunduğu maddi dekor da anlatılıyor ve çoğu zaman ikisi arasında bir 'dil' farkı olmuyor. Bu, insanın bizatihi kendisini 'özne' olarak gördüğünü ve gerek doğal gerekse yapılmış maddi çevreyi tasarrufu altındaki bir 'mülk' olarak gördüğünü gösteriyor. Bunun yanı sıra, insanın, kendisini varlık'ın bir parçası olarak gördüğü ve varlık'ın sesini örten varolan'ı da bir örtü olarak algıladığını ele veren öyküler de yazılıyor.
Ben, kendi adıma bu öykülerin 'mesel' olarak insanların hayrına ve sanılanın aksine en gerçekçi anlatılar olduğunu düşünüyorum.
Gerçeğin örtüsü kaldırılmaksızın (bu ne ölçüde mümkündür?) 'gerçek'çi anlatılar yazılamaz.
O halde bu öyküler, sahici bir mekanda geçmiyor olsa da, mekanın sahiciliği fikrini yıktığı için, öykünün gerçek mekan(lar)ı olabiliyorlar. Zira orada varlık ikamet edebiliyor.
|