
Ali Alkan İnal'ın 'Beni Ölüm Gibi'si (YKY, Şubat.2007) ilk roman olmanın da doğal sonucu olarak bir özyaşamöyküsel anlatı olarak okunabilir. Aşk'ın imkansızlığı ile ölümün özdeşleştirilmesinden de anlaşılıyor ki, bu bir kişisel menkıbe aslında.
Wıttgenstein, 'kelimeler eylemlerdir' demişti.
Bunun, İnal'ın bu samimi ödeşmesinden ve yer yer dilin kılcallaştığı, bizi 'yarılmış bir nar gibi' hissettiren hüzünlü öyküsünden bir kez daha doğrulandığını görüyoruz.
Ön-metin, anlatının ruhunu ve sırlarını ele veriyor leterince: 'Bütün yalancıları kutsadığım düş yolculuğundan döndüm. Bütün yalanlarının doğrusunu bilecek kadar ben senim. Kendime yalan söylemekten daha gülünç, daha acı ve saçma ne olabilir artık. Seni sevdiğim bir zaman vardı ve sen biliyordun. Korkunç bağışlanmalara tapınılan bir ayindi. Söylenen yalanlar bağış dileyebilmek için, bağış yeniden işlenecek suçlara yer açan bir ceza ya da yeniden işlenecek suçlara yer açan bir ödül...'
Beni Ölüm Gibi'yi okurken sık sık İbn Arabi'nin şu sözü yokladı : 'Günahın karşılığı kendisidir...' Günah sözcüğünü teolojik anlamını da aşar biçimde kullanıyorum.
Dileğin karşılığı da kendisidir. Dilek, yaklaşılınca kaçan bir şeydir.
İnal belli ki bir firari ve bir firar öyküsü yazıyor.
Uyanınca kendini sevmediğinden belli.
Bölümleri 'fasıl'la nitelemesi çok anlamlı, bu bir fasıldır, gelip geçer. Geçerken tenimize değip geçer değmeyip delip geçer.
Dil o kadar duyarlı, kırılgan, çağrışımlı ki, okurken zaman zaman dimağ kamaşıyor, ne denli 'rafine' bir şeyin içinden geçtiğini insan anlayamıyor.
Uzun söze ne hacet, hikaye hep aynı işte, başı ve sonu aynı diyor ya şair, belki başla son arasındaki farklı...ama insan ilk adımıyla sonunu, ilk sözüyle son sözünü haber vermiyor mu?
Hakiki öyküler de böyledir, ilk faslıyla son faslını haber verirler.
Bu çözük, parçalanmış, yaralı dünyada, insanın ötekiyle macerası bir avcı-av denklemini aşıyor...yine de insan o özellikle ilk evredeki gereksiz ve gerçeksiz 'nezaket'i bi yana bırakıp, son tahlilde erkek avcıdır kadın av işte diyecek gibi oluyor.
Ve Mungan'ın dediği gibi, 'bir aşk birçok aşktan yapılıyor'
İnal, altıncı fasılda, dimağ kamaştıran sorular soruyor : 'İnsansızlık hali/Sana bakıyorum. Ama kimsin sen? Bu anlamadığım cevapların yüzünden kaçıncı soruşum? Sönmüş bir lambanın, silinmiş bir gölgeyle karşılaşması daha kolay ve umut verici değil mi bu halden?'
İşte Necatigil'i söyleten sır : Sen e, de, den hallerinde dolaşıp duruyorsun, yalın halin nedir, kimsin sen?
İnal'ın bizi aşırı biçimde üzen anlatısını hep Lale Müldür'ün dizeleriyle birlikte okudum : 'Ormanda bir kuş hızla dönüyordu/aşık olduğumuz zaman/yürek denen ormanda/ya da orman boşluğunda/bir kuş anormal bir hızla döner/ve kaçmamız gerektiğini söyler bize/çünkü herşey çok fazladır/kendi etrafında nefes kesici bir biçimde/dönen bir kuş kendini ve etrafındakileri/yaralar; tehlikedir onun adı/bunun için aşkı hiç kimse/insanın kendi arkadaşları bile/istemez/kumrular sakindir bir tek/ben kumru değilim/sen de/bunun için birbirimize yaklaşamayız.'
Beni Ölüm Gibi, İkinci Yeni'cilerin 'aşkın imkansızlığı'nı da parçalayarak, 'öznenin zamansızlık halsizliği'ni derin bir dilin içinden anlatıyor.
Dil denilen o muazzam dünyanın içine çekiyor sizi ve orada insanın nasıl hem çaresiz hem kuvvetli olduğunu ima ediyor.
Bunu 'edebiyat yapma'dan gerçekleştiriyor ki, bu, zaten 'edebiyat yapma'dan yapılabilecek bir şey.
Guenon'un dediği gibi, estetize etmeye kalkışıldığında gerçeklik de buharlaşıyor, edebiyat da.
Zira sözün tükendiği yer'e taşıyor bizi ve oradan sonra Wıttgenstein'ın dediği gibi başka bir dil var, bizi onunla yüz yüze getiriyor.
Gerçi Niyazi Mısri Sultan, dilden de halden de geçtik diyor ama, biz henüz dilin ötesindeki hal'den habersisiz, kaldı ki hal'den ötesini bilelim.
Ama böylesi anlatılarla buna en azından hazır ve açık hale gelebiliyoruz.
İnal'ın Beni Ölüm Gibi'sini heyecan duyarak, keşke böyle bir şey yazabilseydim diyerek okudum. |