
Necip Fazıl'ın o dolu dolu geçen yaşamı, sanki, bindokuzyüzyirmiikide yazdığı 'Akşam' başlıklı şiirinin bu dizesinde özetlenir : 'Akşamı duya duya/sular yattı uykuya/kızıllık çöktü suya/sandım bir cenk akşamı'
Necip Fazıl, yirmili yılların başından itibaren modern Türkiye şiirinde yaptığı sessiz 'devrim'i, yetmişli yılların ikinci yarısına değin derinleştirerek ve çeşitlendirerek sürdürür.
O'nun için Yunus Emre ve Karacaoğlan benzetmesi çok yapılır ama, o, daima 'Fazıl beyin oğlu bay Necip'tir'
Kumar oynarken de, Arvasi hazretlerinin meclisinde vecde girerken de, Kaldırımlar'la modern yaşamın kalbindeki yalnızlığı eşsiz bir musikiyle anlatırken de, Sakarya ırmağını yokuşa sarıp çatlatır, yırtarken de böyledir.
İnsanın birkaç kişiliği olur. Modern psikiyatri bunu şizofreni diye niteler ama, sanırım bu hele bu (modern) zamanlarda kaçınılmazlaşmıştır. Necip Fazıl, bir duruşmada, kusursuz bir Türkçeyle, olağanüstü bir hukuk mantığıyla, zekice ve namusluca ve Sokrates gibi savunma yaparken farklı bir kişiliktir; Nurullah Ataç'ı tavlada hile yaptığı için herkesin içinde tokatlarken farklı bir kişiliktir, kumar masasında basına yakalandığında, 'Allah kainatla zar atmaz, kainatta tesadüf yoktur, oysa kumarda var görünüyor, bu muammayı çözmeye çalışıyorum' diye açıklama yaparken farklı bir şahsiyettir, 'Bir Adam Yaratmak'ta, modernleşme maceramızın dilemmasını çözmeye çalışırken farklı bir mizaç ve ruhtur.
Belki de asıl değeri buradan gelmektedir.
Sezai Karakoç bir yazısında, sanatçının 'paratoner' olduğundan söz eder.
O, topluma inen yıldırımları kendine çekerek etkisiz hale getirir, kendisi yanar, toplumu esenliğe taşır.
Mum gibidir.
Bir farkla ki, Necip Fazıl, kendi dibine de ışık vermiştir.
Çevresinde başta Karakoç olmak üzre onlarca yetenekli edip ve düşünce adamı yetişmiştir.
Necip Fazıl'ın toprağı münbittir. O toprakta Karakoç dışında modern Türkiye şiirinin en büyük şairi Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Akif İnan, Erdem Beyazıt ve daha nice güller açmıştır.
Yahya Kemal veya Oğuz Atay gibi değildir o.
Necip Fazıl'ın damarını, kendi özgül grameriyle sürdüren 'altın şair' Karakoç'tur.
Sezai Karakoç'un onunla ilişkisi, usta-çırak, mürşid-mürid ilişkisine benzer.
Anılarında ilginç bir şey hatırlıyorum Karakoç'un, bir ramazan günü, Üstad'ın önemli, kritik bir görüşmesi var biriyle, iftara da henüz çok var, beklerken helecanlanır ve çıkarıp sigara yakar. Bunu Sezai bey onun hakkında herhangi bir olumsuz düşünceye kapılmaksızın, yapması gereken bir şey olarak niteler yanlış hatırlamıyorsam.
Necip Fazıl dili, şiirin gerektirdiği biçimde, yani 'kişiselliğin'en ileri düzeye taşındığı bir dildir.
Şiir, en kişisel dildir. Bunun en çarpıcı örneği, modern zamanlarda Necip Fazıl'dır.
Bir milletin vicdanıdır aynı zamanda.
Bir kuşağın lokomotifi, modernleşmiş intelijensiyanın sorgu hakimi, günah çıkarıcısı, sınır bekçisi, ters yüz edilmiş değerlerin kurtarıcısı, yeniden yerli yerine oturtucusudur.
Bir yangın vardır Necip Fazıl'ın o güzelim şiirlerini şakıdığı dönemde.
Bediüzzaman'nın Eşref Edip'e verdiği mülakattaki ifadelerinde olduğu gibi, 'alevleri göklere yükselmektedir. İçinde evladı yanmaktadır, imanı tutuşmuş yanmaktadır.'
Necip Fazıl'ın yaptığı en değerli şey, bu yangında, evin bir odasındaki sandukada duran evin kızının çehizini, dedesinin mushaf'ını, el yazması kitaplarını kurtarma çabasıdır. Necip Fazıl'ın yirmili yıllardan itibaren yazdığı bütün şiirleri, sonradan 'sabık şair' diye nitelendiği dönemde ortaya koydukları da hep bu telaşın, bu manevi kaygıların, bu yangından değerleri kurtarma çabasının ürünüdür.
Dili arı durudur, tertemizdir. Dede Korkut'un, Yunus Emre'nin, Niyazi-i Mısri'nin dilidir. Fakat Baudelaire'in 'spleen' dediği, psikiyatristlerin 'yaşama hastalığı' adını verdikleri, modern bireyin acısını, yalnızlığını ve tedirginliğini şiire taşıyan da Necip Fazıl olmuştur.
Bunu, kişisel bir lüks olarak nitelemek haksızlık olur.
Bu ruh sıkıntısı, dönemin kara atmosferindendir ve değerlerin çözülme sürecinin önümüze getirdiği bir sonuçtur.
Bunu, herhangi bir bozkır tasviri, bir gurup anlatımı, bir soyut kadın imajı çizerken de yapar Necip Fazıl : 'Akşam; sanki boşluk içime dolar/dağların cilası gittikçe solar/rüzgarda bir kadın saçını yolar/artık bu yollarda beklenmez oldu.'
Üstad'ın, Son Devrin Din Mazlumları'nı geçenlerde yeniden okurken, hem entelektüel namusunu hem de şiirsel mirasını korumaktaki duyarlığını tekrar gördüm.
Bir dönem (hatta bugün bile) lanetlenen pek çok onurlu, erdemli insana iade-yi itibarda bulunurken kadar soylu ve cesurdur.
Necip Fazıl'da korku, otel odalarında, gece kaldırımlarda, beynine kıymık gibi giren sorularda belirir.
Yoksa, bir iktidara, onun topuna tüfeğine karşı, o muazzam güçten daha kudretli ve ataktır.
Tek başına bir kale, bir ordu gibidir.
Necip Fazıl, kalenin burcunda, ileri karakolun, sınırında bekçidir, vicdanın sesidir, modern Türkiye şiirinin ankasıdır.
Bu nitelikleriyle bugünkü kuşaklar olduğu gibi, gelecek kuşaklar da, 'surda, mukaddes bir gedik açan bu küçük dev adam'ı sevgiyle ve minnetle anacaklardır.
O'nun Yunus için yazdıklarını, kendisineymiş gibi okuyabiliriz bugün :
'Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş/okunu kör nefsin, kılıçla çelmiş/bir zaman dünyaya bir adam gelmiş/ölüm dedikleri perdeyi delmiş/bir zaman dünyaya bir adam gelmiş/eli katile de kalkamaz elmiş/bir zaman dünyaya bir adam gelmiş/zaman onun kemend attığı selmiş/bir zaman dünyaya bir adam gelmiş/toprakta devrilmiş, göğe çömelmiş/bir zaman dünyaya bir adam gelmiş/sayıları silmiş, Bir'e yönelmiş...' |