
Vüs'at O. Bener, Yusuf Atılgan ve Bilge Karasu'yla birlikte 'benim yazarlarım'dandır. Dost Yaşamasız'ı uzunca bir süre elimden düşüremedim. O'nu, Yaşamasız'daki niteleyişiyle hep bir 'çınarın ardına gizlenmiş' haliyle hatırlarım. Her ne kadar Behçet Necatigil, 'gerçekleri aydınlıktan uzaklaştırıp soyutlamalara götürme çabası'nda olduğunu söylerse de, bendeniz onun daha çok, gerçeği eklerinden soyarak bize çıplak ve saf haliyle gösterme gayretinde olduğunu düşünüyorum. Az yazmasının bir hikmeti da bu olsa gerektir. 1950 kuşağını 'altın kuşak' olarak kim nitelemiştir bilmiyorum ama Türkiye öykücülüğünün bu tarihle birlikte daha kişisel çabalara tanık olduğu kesin. Kuşkusuz sürecin Vüs'at O. Bener dışında birçok kahramanı vardır ama esas itibariyle öykü dilinin hem kişiselleştiği hem de egosantrik hayalciliğin pençesine düşmeye başladığı bir süreci saklar bu dönem. Bir yanda Savaş yıllarının yoklukla sınadığı toplumun 'ekmek kavgası' diğer yanda manevi yaşamı tersyüz edilmiş insanların hakikat iştiyakı. Bu çift yönlü öyküsel macerada Bener, çağdaşlarından özellikle grameriyle ayrılır. Necatigil'in kafasını karıştıran da budur sanıyorum. Varolana değil, varlığa ilişkin soruların beyninde uçuştuğu bir insan olarak Bener, görünür olanla bir fotoğrafçı gibi ilgilenmez. Objektifin 'nesnel' olmadığını erken fark eder ve örneğin Monolog yazar. 'Yaşamasız', bir bakıma Oğuz Atay'ı da haber verir. Böylece, Fahim Bey'den Hayri İrdal'a oradan Aylak Adam'a ve Tutunamayanlar'a doğru gelişen bir eleştirel-ironik geleneğin değerli bir halkası olur. Bener'in yaygın ve beylik olandan köktenci biçimde ayrılarak kendine özgü, ya da yaklaştığı meselenin doğasına uygun, yaklaşma biçiminin gerektirdiği bir gramer üretmesi, 'yeni hayat'ın ruhta yol açtığı çoraklığa karşı bir çıkış yolu arama gereksinimindendir. Aynı objelere bakarız, aynı insanlar aynı mekanlarda seyirtir durur ama Bener, sanki onları ilk kez görüyormuşçasına hayret içerisindedir. Hayretsiz bir göz bize zaten bizim göremediğimizi gösteremez. Onun Boş Yücelik'i, Acamı'sı, Yaşamasız'ı, Dost'u ve Monolog'u, ortasında, koca bir çınar ağacının, dalları kaskatı, gövdesi çentik içinde, budaklı, büyük bir çınar ağacının durduğu boşluğu anlatır. Bu boşluğun ortasında ise şöyle bir resim belirir: 'Kün Emri'yle yaratılışın ilk günlerinden ayrımsızdı bu yaşama. Dört kıtada dev yumurtalar çatlayalı, memeli yaratıklar doğurmaya başlayalı beri bir boğuşma. Yutulan yutulana. Bir oluş halindeydi çevresi. O, bu oluşun ortasında yutulmaya hazır. Kimse ayağının burnuyla dokunmak istemiyor ötekine. Kasaplar çarşısında koyunlar kendi bacaklarından asılı. Sinek gibi geberiyor, beş paralık alacak uğruna çarşının göbeğinde adam vuruyor, leş kargaları gibi ölülerden arta kalanı pay edemiyorlardı.'
|