
Doksanlı yılların ilk çeyreğinde yirmi yaşını idrak etmiş her üniversitelinin volkmeninde dönüp dururdu Yaşar Kurt.
'Hırsızlar dolaşıyor hırsızlar
para koyarlar cebine ruhunu çalarlar oğlum senin'
diye bağıran bu adamı doksanlı yıllar fena halde haklı çıkardı.
'Plastik bunlar
yaşamıyorlar
üstüne sürerler pisliklerini
artıklarını sarkıklarını
anasını satarlar melodinin melodinin melodinin melodinin dinin dinin dinin'
diye işaretlediği vehametle karşılaşmaktan kimse kendisini alıkoyamadı.
Kestirimlerini zamanın daima doğruladığı bir kahin gibiydi Yaşar Kurt.
Hani, 'ben size demiştim'cilerin ham bilgiçliği de yoktu üzerinde.
Sadece şarkı söylüyor, sadece, 'polisin geldiğini, polisin döndüğünü, polisin beyaz şapkalı olduğunu ve polisin ateş ettiğini' anlatıyordu.
Sadece şarkı söylüyordu ve 'orduya çağrıldığını/savaş çıkacağını/eline silah verildiğini/kendisine öldür denildiğini/yat denildiğini/kalk denildiğini/beyninin yenildiğini' anlatıyordu.
Annesine, 'Oyunu verme!' diye bağırıyordu
'oyunu verme! Oyuna gelme!'
İlk kez 'beyninin yenildiği'nden söz eden bir müzisyen çıkmıştı türkler arasından.
İlk kez, Ziya Gökalp'in, çocukken ufacıkken yerde bulduğu eriğe bakarak büyüklerin, 'bunu sen mi çaldın?' diye sorduğundan.
Ve ilk kez eriğin ardından koşma yürekliliği gösteriyordu bir şarkıcı.
Gidenlerin ardından koşmuştu Yaşar Kurt ve günler günleri kovalamış,
kendini yakalamıştı kaçarken...
Kendini yakalamıştı
koşarken
düşerken
kendini yakalamıştı.
Yaşar'ın tüm zamanların en güzel türkçe sözlü bu şarkısında olduğu gibi, Boğaziçi Müzik'çe çıkarılan iki albümündeki(Sokak Şarkıları, Göndermeler) bütün şarkılarda, böyle abuksubuk bir memlekette iç hayatıyla dış hayatının uyumunu arayan her doğru insanın başına gelmesi mukadder duygusal yaşantılar dile gelir.
(Leyla'sını okuduğu Muharrem Ertaş veya Toprak'ını yorumladığı Aşık Veysel gibi halis bir sanatçı Yaşar Kurt. Kamyonlar Kavun Taşır'ı ise, Külebi'nin rağmına nefis bir şarkıya dönüşebilmiş. Yaşar Kurt, merhum Cinuçen Tanrıkorur'un udu, Talip Özkan veya Yılmaz İpek'in bağlama denilen primitif enstrümanı, Deli Selim veya Mustafa Özgül'ün klarneti, Erkan Oğur'un perdesiz gitar veya çöğürü, Fazıl Say'ın piyanoyu, Hasan Cihat Örter'in gitarı dillendirdiği gibi kullanabiliyor gitarını)
Seksenli yılların ilk çeyreğinden itibaren güzide memleketimizde yaşanan çürüme kendini çarpıcı biçimde müzik alanında da dışavurdu.
Videoklip denilen ve uyruğu ingiltere olan şeyi türklerin keşfiyle birlikte bir gürültü ve kakafoniden ibaret hale geldi türk müziği.
Seksenli yılların talihsiz çocukları, müziği seyirlik bir malzeme olarak algılamaya başladılar.
Dört beş firma, müziği Yaşar Kurt'un o güzelim şarkısında anlattığı gibi iğrenç bir endüstriye dönüştürdü.
Müzik artık endüstriydi,şiir endüstri
şair endüstri...
Melodinin anasını satmışlardı patronlar.
Bu cahil, kabasaba, ruhsuz patronların firmalarınca pompalanan bir alay çığırtkan, müthiş bir ses kirliliğine yol açtı.
Bugün haftaya bir 'star'ın düştüğü müzik piyasası, müzikle piyasa kelimelerini de nikahlamış, ayrılmaya asla niyeti olmayan bir çift haline getirmiştir.
Güneydoğulu, 'dünyanın tüm kadınlarına saygı duyan', 'delikanlılığın kitabını yazan', 'aşıığh olsam' diye kuyruğuna basılmış gibi bas bas bağıran bir alay terbiyesiz tenor ile, nidüğü belirsiz imagemaker'ların birkaç fırça darbesiyle sunuma hazır hale getirdiği bed sesli evden kaçmış kızlar, popun yeşil versiyonunu üretmekte gecikmeyen bezirganlar, hep birlikte 'melodinin anasını satmak'la meşgul ve meşbu haldeler.
'Bu toprakların sesi' olarak nitelenen Sezen Aksu gibileri ise, bahsi geçen 'piyasa'nın layt Gueen'i olarak işi götürmekte ve (asla aşağılamıyorum, Müslüm Baba'nın seslendirdiği, artık günahlara tövbe etmek gerek' diye başlayan o ilahinin hatırına asla aşağılamayacağım) gidişatın arabesk dozunu artırma hususunda hayli gayret sarfetmekteler.
Modern zamanların Türk(iye) müziği, Yaşar Kurt'ları boğuyor kuşkusuz.
Şimdilerde pek sevmediği ülkesinden hayli uzakta yaşamaya mahkum edilmiş olan bu gerçekten şair, hakikaten müzisyen, doğru dürüst adam gibi iki üç adam daha olsaydı
İnsan insanın Yaşar Kurt'u olsaydı...
Kimbilir pek çok şey değişirdi
'Ne zaman geldin ruhum görmedim seni
Uçaktan atlarken unuttum galiba seni
Özledim
Sensiz yaşamaya alıştırdılar bizi ruhum'
sözlerine bakınca, ruhun değerine inanmış üç beş müzikçinin, üçbin beşbin şarlatan'ın yol açtığı kirliliği dağıtabileceğine inanmadan edemiyor insan.
Son olarak, Kukla adlı şarkısının sözleriyle başbaşa bırakıyorum sizleri :
'Kuklayım ben kuklayım
annem giydirdi beni
babam boyadı yüzümü
öğretmenler doldurdu içimi
herşeyi onlar öğretti
işe ne zaman gideceğimi
ne zaman işten çıkacağımı
kaç paraya çalışacağımı
onlar öğretti bana
kuklayım ben kuklayım
oyumu kime atacağımı
akşam kaçta yatacağımı
çişimi nereye yapacağımı
ne zaman güleceğimi
nereye gömüleceğimi
yalnız bir şeyi unuttu bunlar
ipler kimin elinde?
İpler kimin elinde?' |