
19 Ekim 2003'te Cemal'e yürüyen Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam adlı değerli eserinin bir yerinde şaire ilişkin bir tanımı aktarır : "Şair, gaybı gören ve eski zaman törenlerinin anahtarlarını keşfeden kişidir'
Bu tanım, aynı zamanda kendisini de ifade eder.
Biz, son bilge-kral'ın sanat ve edebiyata ilişkin düşüncelerini daha çok, kitabından izliyoruz.
Guenon'dan öğrendiğimize göre, 'kral', klasik Arapçada ed-dünya olarak ifade edilen, üzerinde yaşadığımız ve Kutsal Kitap'ta, 'esfelisafilin (aşağıların en aşağısı)' olarak nitelenen arzda; el-alem denilen yüce alemlerin gölgesi, temsilcisi ve hakikatlerinin tecellisidir.
İrfani gelenekte veli sultanlara yapılan secde, modernlerin sandığı gibi bir şirk ve putperestlik değil, insan-ı kamil olarak yaratılan Hz. Adem'e, meleklerin yaptığı türden bir selam ve yüceltme secdesidir.
Bilge kral, ed-dünya'da, el-alem'in ilkelerinin takipçisidir.
Kamil insanın tabir yerindeyse politik alandaki tecellisidir.
Merhum ve mağfur İzzetbegoviç, böylesi kralların sonuncusu idi.
Doğu Batı Arasında İslam'dan öğrendiğimize göre, özelde şiir, genelde sanat, 'anlatılamazın anlatılamazlığını anlatmak'tır.
Bu güzelim tarif, sanatın modern zamanlarda uğradığı bozulma ve çürümeyi de temellendirir.
Artık -kural bozmayan istisnaları dışında- modern sanatçı, Eşrefoğlu Rumi'nin dediği gibi, 'kendi derdin söyleyen/gayrı hikayet etmeyen' değil, bir tür estetik yöneticilik performansı sergileyen kişidir.
İzzetbegoviç, bize, sanatın, özellikle geleneksel sanatın doğasını ve modern zamanlarda yaşadığı olumsuz değişimi vukufiyetle anlatan bir bilgedir.
İrfani gelenekte Efendimiz için 'berzah' tabiri de kullanılır. Gayb alemleriyle görünen alem arasında bir geçit, bir köprü anlamına gelen bu kelime, bize, hakiki sanatın, öteyi beriye yakınlaştıran ve perdeleri aralayan işlevini ima eder.
Hakikatle aramızdaki engelleri ortadan kaldıran geleneksel sanatçı, İzzetbegoviç'in dediği gibi, gerçekte bir 'uyarı'da bulunmakta, hatırlatma ödevini yerine getirmektedir : Tabiat aleminden bambaşka bir alemin (şeylerin bambaşka bir düzeninin) mevcudiyeti her dinin, her sanatın esas kaziyesidir. Yalnız tek bir alem olsa sanat imkânsız olurdu. Gerçekten her sanat eseri, ona ait olmadığımız, içinden neş'et etmediğimiz, içine "atıldığımız" bir dünya hakkında bir haber, bir intiba mahiyetindedir. Sanat, "vatan hasreti" veya "hatırlama"dır.
Bu, Mesnevi-i Şerif'in ilk onsekiz beytinin de konusudur.
Mesnevi şarihleri, külliyatın, ilk onsekiz beytin açılımı olduğunu söylerler. Onsekiz beyit ise ilk beytin, ilk beyit ilk kelimenin, yani 'bişnev'in (dinle), ilk kelime, ilk harfin, ilk harf ise, altındaki nokta'nın açılımından ibarettir.
Hz. Mevlana, kamil insan'ın imajı olan ney'in iniltisi ile bize, asli yurdumuzu hatırlatmakta ve ona duyulan hasret'i dile getirmektedir.
İzzetbegoviç'e göre, sanat, O'na göre, 'şiir insan hakkında bilgi'dir.
İlim keşfeder, varolanı belirler; sanat ise 'yaratır.'
Bu, yaratışın taklididir ki, Suyuti'ye göre 'ene' anlamını ihtiva eden 'emanet'in bir boyutu ile ilgilidir.
İnsan 'yaratır' çünkü, Rahman suretinde yaratılmıştır ve Zat ismi dışında bütün esma-yı şerife, insanda kamilen mütecellidir.
İnsanı beşerden insana yükselten, ondaki sonsuz Esma tecellisidir.
Yaratma, yani 'insanın yapıtı' olarak sanat eseri bir ruhun ürünüdür ve bu vasfı ile bölünemez bir eylemdir.
'Sanatın insanı hakikate ulaştıran en büyük yalan' olduğunu İzzetbegoviç de söyler : "İlim doğruyu ifade eder, sanat ise hakikate uygun olanı. Bir portreye veya ressamın yaptığı bir peyzaj resmine bakınız. Ne ölçüde doğrudur? Fakat ne kadar doğru olursa olsun, bunlar o şahsın veya o peyzajın bir fotosundan her zaman daha hakikîdir. İlim ruhu 'Psik', Tanrıyı da 'ilk sebep' yapar, tıpkı öğrenilmiş, gayr-ı samimî akademik sanatın, canlı, hür şahsiyetten poster suratı, adsız bir fert yaptığı gibi. Bu, haddizatında hürriyetin dahili boyutunun bertaraf edilmesiyle ortaya çıkan aynı düşüştür."
Modern sanatçı, 'yaratış'a öykünmez, bizatihi kendisinin Yaratıcı olduğuna iman eder.
Egosantrik hayalciliğin pençesinde kıvranması bundandır.
Oysa, sanat, insanı kişisel doğasının sınırlarından kurtarıp, hakiki olanla yüzyüze getirmelidir.
İlimle sanatı kıyaslarken şöyle der : 'İlmin keşf ettiği uzak bir yıldızın ışığı, bundan evvel de vardı. Sanatın bizi ânîden aydınlatan ışığı ise, sanatın kendisi tarafından o anda yaratılmış oluyor. Sanat olmadan o ışık aslâ meydana gelemez. İlim mevcut olanla uğraşmaktadır; sanat vücuda gelmenin kendisidir.'
Vücud kelimesi, sanatın varlığa ilişkin sorması ve mevcud olandan bizi vücud'a taşımasıyla da ilgilidir.
Mevcutla fazlasıyla ilgilenen, zamana karşı dayanıksız, popülist ve geçici bir dile sahip 'sanatkar'lar, varlık'a ilişkin soru sormazlar.
Oysa, 'sanat eseri, kâinattaki düzeni, onu araştırmadan, yansıtmalı'dır.
Bu, bir şairimizin ifadesiyle, 'kedi için mırıltı neyse şair için de şiir odur' belirlemesini hatırlatmaktadır.
Şiirin insanın doğal sesidir.
İzzetbegoviç'in bunu şöyle ifade eder : "Şiir ne fonksiyonel ne de menfaatle alakalıdır. Ve ne de Mayakovski'nin iddia ettiği gibi 'sosyal bir mesajı' vardır. Fransız ressamı Dubuffet sevilen bu yanlış anlayışı, tabirlerini seçmede pek de titiz davranmaksızın şöyle yıkıyor: 'Özünde sanat nahoş, faydasız, antisosyal, tehlikelidir. Böyle değilse yalandır, mankendir.'
Ne kadar derin ve kompleks olursa olsun ilim, lisanın yetersizliğini hiçbir zaman hissetmemiştir. Sanat ise bilakis dahilî, manevî bu temayülü yüzünden daimâ başka türlü, 'lisan üstü' vasıtaları aramıştır. Lisanın kendisi 'beynin eli'dir, beyin ise bedenî varlığımızın; faniliğimizin bir parçasıdır. İnsanî tecrübenin devamının vasıtası olan yazı ile birleşen söz, ilmin en güçlü cihazı olmuştur. Çünkü yazı lisana, lisan ise düşünceye uygundur. Her üçü de zekâ kalıbına göre yaratılmış ve aynı zamanda ruhun bir hareketini ifade için tamamen elverişsiz, bunu yapmaktan hemen hemen âcizdir."
Bir üst dil olarak sükut ve hakikatin sonsuz görünümlerini ima eden 'mecaz', sanatın, İzzetbegoviç'in ifadesiyle 'lisan üstü' olana ilişkindir.
Wıttgensteın'ın, 'konuşulamayan hakkında susmalı' ve, 'dil düşünceyi örter' belirlemesi bize, sanatın, dil'in içinde ve ötesinde başka dillerin varlığına dair bir imkan olduğunu söylemektedir.
Mazmunları güçlükle çözülen büyük şair İbn Farıd ve batın ilmini inkar eden softalara karşı yüksek bir dil oyunu yaparak anlamı gizleyen ve onları sırlardan mahrum eden Ömer Hayyam bu zeminde söz edilmesi gereken iki önemli şairdir.
İzzetbegoviç tam da burada, şu alıntıları yapar :
"Şiir, ruhun, haddizatında ifade edilemeyen hakikatle ve onun kaynağı olan Tanrı ile olan temasının meyvesidir.
"Her şiir, kendi saf şiirsel mahiyetini 'saf şiir sanatı' dediğimiz esrarengiz bir hakikatin mevcudiyetine, radyasyonuna ve birleştirici tesirine borçludur."
"Şiir sanatı, kozmik muammayı içinde taşıyan hayatımızın kendi kendine sormakta olduğu o müthiş sırdan vasıtasız haberdar olma olarak kendini göstermektedir."
"Yaratıcılık olarak sanat ve bilhassa var olma tarzı olarak şiir sanatı, mukaddesin yerine geçecek bir şekil alma çabası içindedir... Hayatın idraki olarak olsun, yaşama tarzı olarak olsun (veya ikisi aynı zamanda olsun), şiir sanatı, insanı her bakımdan kendi insanî şartlarının üstüne yükseltmekte ve böylece mukaddes bir faaliyet olmaktadır."
"Çoğu insan eğer sonsuzluğu karanlığı, muayyen bir doğum, muayyen bir ölüm ve hatta bir şahıs karşısında her dinin esası olan aşkınlığı, müphem bir şekilde de olsa, sezmeseydiler resim sanatı, heykeltıraşlık ve edebiyat hakkında, mimarî hakkında sahip oldukları kanaatten daha esaslı bir kanaate sahip olmayacaklardı."
Çoğu kişi, Kafka'nın romanlarını ancak dini metinler olarak anlamanın mümkün olacağı kanaatindedirler. Halbuki Kafka'nın kendisi, kendi sorularına bir nevi dua imiş gibi baktığını belirtmekteydi. ('Kâinat anlamadığımız işaretlerle doludur' Franz Kafka). Tanınmış sürrealistlerden olan Michel Leiris şöyle diyor: "Bundan sonra hiç bir şeye -ve her şeyden evvel Tanrıya ve hatta öbür hayata- inanmıyordum, fakat yine o mutlak, o Bakî olandan seve seve bahsediyordum. Müphem olarak ümit ediyordum ki şiir mucizesi her şeyin değişmesine tavassut edecektir ve ben de diri olarak ebediyete geçeceğim ve böylece söz sayesinde insan olarak mukadderatımı yeneceğim."
Böyle veya şöyle olsun, insanın aynı meyli söz konusudur. Aralarındaki fark, bunlardan hangisinin muayyen şartlarda ortaya konuluyor oluşundadır. Din, ebediyet ve mutlakiyeti merkez noktası yapmıştır; ahlak, iyilik ve hürriyeti: sanat ise, insanı ve yaratmayı. Bunların hepsi eninde sonunda belki yetersiz, fakat istifade edebildiğimiz tek lisanla sezilen ve ifade edilen aynı hakikatın değişik tezahürleridir."
Tezahür, özellikle 'mask'larda, kadim bir sanat olarak 'tiyatro'da ve dilin kılcallaştığı geleneksel anlatılarda ve en kişisel dil olarak şiirde kendini dışa vurur.
Mask, Guenon'un da belirttiği gibi, zuhurun imkanlarıyla ilgilidir.
Varlık, her an farklı bir 'maske' ile kendini dışa vurmakta, farklı bir veçhesiyle belirmekte, tecelli kesintisiz olmakta ve tekrarlanmamaktadır.
Tecelli, cilve ile kökteştir ve sözlük anlamı itibariyle, 'gelinin gerdek gecesi duvağını açması' demektir.
Dil, düşüncenin örtüsü olduğu kadar, düşünce ile aramızdaki perdelerin aralanması, yani Varlık'ın cilvelenmesidir de.
Bu anlamda, temsili sanatlar da doğrudan dünyanın imajıdır denilebilir.
İzzetbegoviç, din ile sanat arasındaki temas noktalarını tartışırken, bir yerde,'dini gerçek yoksa, sanat gerçeği de yoktur' der ki, bu. 'sema ile arzın' topyekün ağırlığına/baskısına insanın cevabını ancak sanat yoluyla verebilmesini de içerir.
Temsil, mesel, misil, misl, temessül, mümessil vb. kelimeler, sırrın bir görünümünü, benzerini, örneğini ifade ederler.
Bu anlamda mesela tiyatro ve teknolojik bir sanat olarak sinema, doğrudan varoluşun, dünyanın imgesi olarak okunmalıdır.
'İnisiyasyona Toplu Bakışlar' kitabındaki bir yazısında Rene Guenon, Shakespeare'e de atıfta bulunarak, dramatik hikayelerin, tiyatro ve sinemanın, doğrudan dünyanın imajı olduğunu belirtir. Dünya, bir oyun sahnesidir. (Dünya hayatı bir oyun bir oyalanmadır) İnsanlar ve mevcudat, oyunun kişileridir. Arz sahnedir. İlahi Oynatıcı (Allah) Yönetmen'dir. Senaryo, kader yazımızdır. Levh-i Mahfuz'da saklıdır herşey. Allah, olmuş, olmakta ve olacak herşeyi ezeli ilminde bilmektedir. Oyuncular olarak yerküreye gelir, rolümüzü icra eder ve gideriz. Oyunun müziği, musika-yı ilahiyyedir ve dünyadayken çıkardığımız seslerdir vs.
Nitekim İzzetbegoviç şöyle der : "Din ve sanatın esaslarında aslen birlik vardır. Dram; konu ve tarih bakımından dinî menşelidir; tapınaklar ise oyuncular, kıyafetler ve seyircilerle beraber ilk tiyatrolardı. İlk dramlar Milattan evvel 3000 ila 2000 yılları arasında Mısır'da ritüel oyunlar olarak ortaya çıkmıştı. Ünlü antikçağ dramı ise tanrı Dionisos'un şerefine söylenilen koro şarkısından gelişmişti. "Tiyatro binaları Dionisos tapınağına yakın yerlerde inşa edilip, temsiller Dionis törenleri sırasında düzenlenerek dinî ayinlerin bir parçası şeklinde telakkî ediliyorlardı." Tiyatronun ve hatta tüm kültürün ritüel menşei şüphe götürmez bir husustur ve bununla ilgili tarihi deliller vardır.
Dram -teoloji değil- insanın ve insanlığın hakiki dinî ve ahlakî problemlerini ifade tarzıdır. Maskta onun ikili karakteri açıkça hissedilmektedir. Bu karakter aynı zamanda hem dini, hem de dramı telkin ediyor. İlk resim, heykel, şiir ve oyun âyinin birer parçası idiler ve ancak çok sonra kültten ayrılarak müstakil oldular. Vahşî insan avlamak istediği hayvanın resmini yaptığı zaman bu resim kendisi için kültün, tapınan bir şekli idi. Kızılderililer dinî törenler sırasında kum üzerinde ve törenin bir parçası olarak renkli resimler çizerler. Meşhur Japon "Gigaku" balesinin kökleri uzak maziye, Japonların inancına göre, dünyanın yaratılışı zamanına kadar gider. Bu çok eski oyunlar aslen şarkı, dans ve mimiğin bir karışımı idi ve ölülerin ruhlarının geçtiği metafizik hadiseleri sembolik bir tarzda temsil ediyordu. Tarih ve konu bakımından bu oyunların dinle müşterek bir tarafı vardır. Eski Arap (İslam öncesi) ananesinde şairi, imtiyazlı, nüfuzunu büyü güçleriyle temasa borçlu bir şahsiyet olarak görüyoruz. Şairin dehşet dolu ve yüce sözlerinin, hayatı korumak veya yok etmeğe muktedir tabiatüstü güce sahip olduğuna inanılıyordu. Meksika Kızılderililerinin şiirlerinden fevkalâde güzel bir seçmeler kitabı yayınlamış olan Gabriel Zaida, kitabının önsözünde "Meksika Kızılderililerinin, şiirinde umumî ve müşterek özellik ebedî hayatın sembolize edilmesidir. Totem -bitki, hayvan, tabiat olayı- ile münasebet ise, hemen hemen her zaman büyülü, dinî bir tören şeklini alır" diyor.
Peki dine olan borcunu sanat nasıl ödemiştir?
Bilge Kral'a göre, dinin çocuğu olan sanat, yaşamak istiyorsa, tekrar bu kaynağa dönmek zorundadır ve modern zamanlarda düçar olunan kabz haline, Schuon'un ifadesiyle 'bozulma, çürüme ve kokuşması'na rağmen, sanat asli kaynağı dönmeye çalışmakta, hatta dönmektedir.
"Dine olan borcunu sanat daha açık bir tarzda resim, plastik eserler ve müzik sayesinde ödüyordu. Rönesans'ın en büyük sanat eserlerinde hemen hemen istisnasız dinî konular işlenmiştir. Dolayısıyla bu eserler Avrupa çapında bütün kiliselerde ana baba evinde gibi hüsnü kabul görmüşlerdir. İtalya veya Hollanda'da herhangi bir kilise var mı ki aynı zamanda sanat galerisi olmasın? Michelangelo'nun resim ve heykelleri kendine özgü bir şekilde Hıristiyanlığın devamını oluşturur. Händel'in oratoryumları -bir tür manevî operalar- gerçekten büyük bir dinî müziktir. 20. yüzyılın en büyük iki müzisyeni olan Debussy ve Strawinski doğrudan doğruya dinî içerikli eserler meydana getirdiler. Diğer yandan Chagall onbeş büyük tuvalinde İncil konularını işlemiştir. Yüzyılımızın ellili senelerinde müzik öncülerinden olan büyük piyano bestecisi Olivier Messiaen dini meditasyonlardan esinlenen bir çok eser veriyor. En büyük çağdaş bale ustası olan Maurice Bejart'ın balelerinin en etkili olanları Wagner'in mitolojisi ve Uzak Doğu mistiğinden esinlenmiştir. Soyut resim sanatı öncülerinden olan Mondrianlanda züht ve takdisi en "yüksek hakikate" ulaşmak için araç olarak görüyor. Onun keza ünlü hemşehrisi olan Jan Torop da sembolizm ve mistisizmi sayesinde resim sanatının dinî ve ahlakî anlayışını geliştiriyor. Rembrandt hakkında Kenneth Clark şöyle yazıyor: "Zihnine İncil öyle işlemişti ki her hikayeyi ve en ufak teferruatı biliyordu. Çizdiği resimlerde çoğu defa her günkü hayattan bir manzara mı, yoksa Kitabı Mukaddes'ten bir tasvir mi verdiğini fark edemiyoruz, çünkü bu iki tecrübe, ruhunda birbiriyle kaynaşmıştı. Yves Klein, ZenBudizmden ilham alıyor ve maddî olmayan kozmik enerji hakkında meditasyon yapıyor, ki bu, Bergson'un sezgi felsefesinin bir bakıma resimde devamı mahiyetindedir. Ona göre sanat, meyli derunînin saf bir tecellisi, bir nevi ilahi vahiydir (en ileri giden kompozisyonu olan "Kozmogoni"yi yağmur ve rüzgarın vasıtasıyla resim olarak meydana getirmiştir). "Dünya tiyatrosu" denilen şeyin fikri de kendi semboliğinin dini mahiyetini açıkça vurguluyor. Bir yazar şöyle yazıyor: "Yaratıcılığın her sahasında dinî düşünce ve hissiyatı içeren sembolizmin ortaya çıkması, çağımızın ayırıcı bir özelliğiolmuştur. "Fakat gördüğümüz gibi burada ne yeni ne de geçici bir eğilim söz konusu değildir."
İzzetbegoviç, sanatın, kaynağı olan dine dönüşünü, eserler ve sanatçılar üzerinden Doğu Batı Arasında İslam'da uzun uzun anlatır.
Bir bakıma, gerçek sanatın akılüstü ve kutsal olan doğasını belirginleştirir ve modern zamanlarda düçar olduğumuz zihin karışıklığını dağıtır.
Sanatın, ruhun özgürleşme alanı olarak yeniden asli yapısına ve doğasına dünüşünün nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin bir zihin alıştırması, bir hatırlatma ve uyarıdır bu.
Sanat madem, 'ona ait olmadığımız, içinden neş'et etmediğimiz, içine atıldığımız bir dünya hakkında bir haber, bir intiba mahiyetindedir', o halde, sanatçı o Muhbir-i Sadık'ın da elçisidir. Muhbir kelimesinin bugünkü sözlüğümüzde uğradığı anlam kaymasını dışta tutarak konuşacak olursak, 'haberci', bize bir şeyi hem bildirmekte hem müjdelemektedir. Sanatçı, muştulayıcıdır, Sezai Karakoç'un deyişiyle her türlü bela ve kötülüklere karşı bir paratoner ödevi yüklenmiştir, ama sunduğu şey, sonuçta hep Cemal tecellisi olacak, diriltici bir soluk estirecektir.
Bu, güzellik-iyilik ve gerçeklik (hüsün-ihsan-hakikat) formülasyonunu hatırlatır.
Güzel olan iyidir, iyi olan gerçektir.
Kimilerince indirgemeci bulunan bu formülasyon, Guenon'un, 'Allah'ın iki eli de sağ elidir' hadisine ilişkin yorumunda belirttiği gibi, dünyada Cemal'in baskın oluşunu gösterir.
Bu denli kötücül bir dünyada, evet, Cemal baskındır ve bu, her zaman 'alıcı' olan nefsin baskısına rağmen, daima verici olan Ruh'un özgürleşmesinin de yoludur, yordamıdır.
Yezid nefstir, Hüseyin Ruh'tur.
Yezid hep almak istemiştir, Hüseyin ise bağışlamak.
Yezid yok etmiş, yıkmış, çürütmüş ve öldürmüştür; Hüseyin arıtmış, inşa etmiş ve diriltmiştir.
Gerçek sanatkarın kılavuzu Hüseyin'dir.
Bu sırdandır ki, İzzetbegoviç'in ifadesiyle, 'şiir, nağme ve resimde biz, kelimenin metafiziksel manasıyla nitelik denen gizle karşı karşıya kalırız.'
Bir adım daha ileri giderek denilebilir ki, 'sanat, insanla Allah arasında bir sırdır.'
Sır zaten deşifre edilmeyen, edilemeyen, İbn Arabi'nin deyişiyle, 'henüz verilmemiş olan'dır.
Silesius'un gülünün açması sırlardan bir sırdır.
Gül
'İşte şurada yeryüzünde gördüğün gül var ya
Ta ezelden beri işte öylece açmıştır Allah'ta'
/
Gizemli Gül
'Bütün Mülk'ü ile birlikte Allah'ı ihata eder kalbin
Yüzünü O'na çevirip, bir gül gibi açıldığın zaman'
/
'Gül gibidir ruhum, ve dikenidir bedendeki şehvet
Bahar Allah'ın rahmeti, gazabı ise soğuk kış
Tomurcukları iyi ameller, dikenleri bedenin ayıbı
Faziletle süslenir o, ve cennette huzur bulur.
Vakit eriştiğinde, bahar vasıl olduğunda,
Allah'ın gülü olacaktır, tek seçilmiş olan.'
Allah'ın gülü, İzzetbegoviç'in dediği gibi, 'insan'dır ve, 'külklerin en tehlikelisi', 'uğraşların en masumu' olarak onun şiiridir.
Zaten şiir, 'insan hakkında bir bilgi'dir.
Şiirin bu organik içeriği, onun aynı zamanda en kişisel dil oluşuyla da ilgilidir.
Heidegger'in, 'felsefe yoluyla düşünme' imkanlarının kapandığı, bunun Hölderlin ve Rilke gibi şairlere bakılarak, belki şiir yoluyla mümkün olabileceğine ilişkin düşüncesi bu bakımdan ilgi ve dikkati hak etmektedir.
'Bu dünyadan bambaşka bir alemin (şeylerin bambaşka bir düzeninin) varlığı her dinin, her sanatın esas kaziyesidir. Yalnız tek bir alem olsa sanat da imkânsız olurdu' diyen İzzetbegoviç de benzer bir imada bulunmaktadır.
'Sanatsal üretim asıl gerçeğe doğru bir gedik açmaktır' diyen Picasso da.
İzzetbegoviç, 'Sanat Ve Tenkid' başlıklı makalesinde, bize, bu yönde kullanışlı ilkeler verir : 'Sanatçı için eser, ıstırap ve başından geçenlerin etkisiyle hareketlenen içsel bir vizyondur. Tahlil ve mantıksal düşünmenin sonucu değildir."
Bunu, Servet-i Fünuncuların sevk-i tabiisi ile karıştırmamak gerekir.
Zira, burada akılsızlık değil, aklı öteleyen bir dil söz konusudur ve Rilke'nin, şiirin 'indirildiğini' söylemesi boşuna değildir.
Bunu da vahiy'le karıştırmamak gerekir.
Ama, hakiki şiirin, Hz. Yusuf'un mekaneti olan, aşk gezegeni Venüs'ten şairin kalbine indiğine inanan İbn Arabi'ye itiraz ettiğimi söyleyemem.
"Bize anlattığı şeylerle ve anlatım tarzıyla sanat, dinin insanlara mesajı gibi, aklen inanılmazdır" diyen İzzetbegoviç'e de...
Sözlerime hem Pir hem Sultan hem Abdal bir bilgenin nutk-ı şerifiyle son vermek isterim :
Hasretinle beni büryan eyledin
Beklerim yolların gel efendim gel
Gönül kuşu kalktı cevlan eyledi
Beklerim yolların gel efendim gel
Bozuldu yolcular yollarda kaldı
Edep erkan gitti dillerde kaldı
Bendelerin zayıf hallerde kaldı
Beklerim yolların gel efendim gel
Evvel Ahir sensin dönmezem Senden
Meyl-i muhabbetin çıkar mı candan?
Gönül göç eyledi kevn ü mekandan
Beklerim yolların gel efendim gel
Abdal Pir Sultanım "Allah" diyelim
Gelin nikabını elden koyalım
Takdir böyle imiş biz ne diyelim
Beklerim yollarını gel efendim gel
Dört yıl önce Cemal'e yürüyen aziz Aliya İzzetbegoviç'i rahmet ve minnet anıyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. |