
Kırküç yıllık ömre yedi kitap sığdırdı Oğuz Atay. Ama sanki diğerleri Tutunamayanlar'ın devamı, açılımı, filizlenmesiydi.
Bir konağın büyük salonuna açılan odacıklar gibi.
Tutunamayanlar, salonla sokağın buluştuğu ilk görkemli romanımızdır.
Ne salonun ne sokağın sesidir ama, Cemil Meriç'in ifadesiyle 'bu ülke'nin bütün sesleri vardır onda.
Oğuz Atay, otuz yıl önce, soğuk bir aralık günü ayrıldı aramızdan.
O'nun öteye göçtüğü günlerde, bendeniz, lise üçüncü sınıftaydım ve üç yıl sonra ülkenin başına gelecek olan o büyük bela'dan tabii ki habersizdim.
Üç yıl sonra 12 Eylül samyeli esti ve ülkeyi baştan başa ağuladı.
O fırtınanın filizkıranında yitip giden nice canlar, çürütülen ömürler, söndürülen hayaller ve bitirilen ümitler arasında gençliğimi idrak ettim.
Bediüzzaman, Eşref Edip'e, Oğuz Atay'ın ölümünden çeyrek yüzyıl önce söylemişti 'karşımda büyük bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor' cümlesini.
Bu yangında değerlerimiz yitti, insanlarımız kayboldu, bu ülkeye dair umutlarımız karardı.
Ama, birileri bir sandukada saklanan çehizi yangından kaçırmayı bilmişti.
Geleneğin hazinesi, halkın vicdanı ve geleceğe ilişkin umutlarımız saklıydı onda.
Her yıkılıştan sonra yeni bir medeniyeti doğar insanın ve toplumun, bu yüzden, 'onüçüncü asrın kulesi'nde duran Bediüzzaman, çağdaşlarına değil, 'gelecek yüzyılın insanlarına seslendiğini' belirtti.
Oğuz Atay, dosyası elinde gezmedik yayınevi bırakmamış, yılmış, modern Türk romancılığının yüzakı olan bu başyapıtı, edebiyat tarihinin loş koridorlarına bir zar gibi atıp gitmişti.
Tutunamayanlar, sadece 'bu ülke'nin özgül şartlarında yitip gidenlerin, yaşama tutunamayanların, yaşamla arasındaki gerilimin yüksek hattında naşını uçuruma fırlatanların değil, ülkemizin maruz kaldığı zihniyet yarılmasının ve giderek insanın ruhu ile dünya arasındaki o derin uçurumun destanı olduğunu okurlar nezdinde ispatladı.
Bizim bilhassa edebiyat okur yazarlarımız, eleştirmen ve edebiyat 'piyasa'sının yazar çizerleri, Oğuz Atay'ın, Türk modernleşmesine getirdiği ironik yorumu kavramakta güçlük çektiler, nerde kaldı, eserlerinde ruhun dünya ile uyumsuzluğunun resmini bulsunlar.
Oğuz Atay ile akraba bir ruhun, Leonard Kohen'in deyişini ödünç alırsak, 'görkemli kaybeden'lerin bu büyük ismi, tıpkı bir son samuray gibi, Türk modernleşmesinin o muazzam başarısızlığı, o derin krizi karşısında harakiri yaparcasına kıydı kendine.
Ecel-i muayyenle mi göçtü yoksa, onu, modern(ist) Türk aydınlarının aymazlığı mı öldürdü bilinmez, lakin Oğuz Atay'ın bugün sağ-sol, dindar-dinsiz okur yelpazesinin zenginliği açıkça gösteriyor ki, bu adam sahici, gerçekçi ve en değerlisi samimi konuşup gitti bu deni dünyadan.
Tarkovski ve benzerleri gibi, gözlediği ve hissettiği o büyük çelişkileri bir 'ur'a dönüştürdü bedeninde
Çoğumuzun söylemekten çekindiği 'gerçek'leri, gerçeğe yönelik ironisi eşliğinde kalbimize yumruk vururcasına dile getirdi.
Atay yalnız değildi gerçi, Tanpınar, ondan yıllar önce, bu krizi farklı boyutlarıyla kendi tecrübesi içinden okumuş ve anlatmıştı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden de anlaşılacağı üzere, bu buhran onda da ironik biçimde dile gelmişti.
Bir anlamda Tanpınar'ın ardılı olan Oğuz Atay, 'gerçeğin ve insanın altını kalın uçlu kalemle çizen' Salim'e ödevini yaptıran Hikmet amcanın hazin ve gülünç halinin içinden ülke modernleştiricilerine bir dikenli gül fırlattı.
İlk bakışta ülkemizin bir haritaya benzediğini söyleyen Tehlikeli Oyunlar'la, bu bakışın 'kuş bakışı' olduğunu anlattı.
Bugün hala, 'ülkemiz'in çoğu okur-yazar'ında bu bakış biçiminin tortuları vardır. Enis Batur, haklı olarak, 'geleceği elinden alınan adamın geçmişi de elinden alınacak diye korkuyorduk' diyordu : "Cumhuriyet döneminde yetişen aydın kuşaklarının biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, traji-komik tarihini 32 kısım tekmili birden kucaklar "Tutunamayanlar". İlk cildin yayımlanışında bile gizli bir ürpertiyle, hoşgörüyle maskelenmiş atıl bir öfkeyle karşılanmış olması şaşırtıcı değildir aslında: Kıdem esasına göre düzenlenmiş bir "edebiyat ortamı"na, okulsuz ve alaysız onun için de okursuz ve alaycı bir konuk geldi sanılmış, bu amatör hayaletin nasıl olsa 'tek' kitapta kalacağı düşünülmüş, gene de bu 'tek' kitapla (bile) kalacağı fikri kolay kolay sindirilememiştir. Oysa konuk değildi Oğuz: Yüreğindeki kadar dağlayıcı bir acı vermeyen ama onu usul usul ölüm koridoruna ihbar eden beynindeki ur ile yolcuydu düpedüz. Onun için de, "Yedinci Mühür" deki gibi sonlu bir oyunla biraz kendini, daha çok da ölümü oyalamayı seçti: 1970'den 1977'nin son ayına dek programına zorla giren hastalık ve ameliyatla, zorunlu olarak giren acı, alay ve hüzünle iki roman, bir düzineye yakın öykü, bir oyun ve bir günlük yazdı. Öldüğünde dördüncü romanından 60 sayfa kadar yazmış, "Geleceği Elinden Alınan Adam" adını verdiği anlatıyı da bütünüyle tasarlamış durumdaydı."
Tutunamayanlar, aynı zamanda 'bir halkın geleceğinin nasıl çalındığını' anlatır. Bunun ne denli 'tehlikeli bir oyun' olduğunu. Atay, 'yazmasam ölürdüm'gillerdendir. Böylesi birkaç yazar vardır son yarım yüzyılda bizim edebiyatımızda. Batur, 'Kemal Tahir, Vüs'at Bener ve Süreya'dan söz eder ama bu dönem resmi çizmek içindir. Bener de akrabadır gerçi. Bendeniz buna başka bir vadide yürüyen ama modern edebiyatımızın en seçkin tahtına oturmuş olan Sezai Karakoç ile Cahit Zarifoğlu'nu ve bilhassa Turgut Uyar'ı da ekliyorum.
Uyar, tıpkı Sevim Burak gibi 'kanıyla yazan'lardandır. Karakoç, inançlarına karşı bir kırım yaşayan Anadolu insanının destanını örmüştür şiirlerinde. Onun şiiri bir uzun yol koşusu gibidir. Müthiş bir manevi rüzgar eser, bir irfani deniz kaynar.
Oğuz Atay, acının kılcal uçlarından geçtiği mustarip bir ruh olarak yazmanın yanmak olduğunu bize yeniden hatırlatan bir yazardır. Ondan sonra, romanda postmodern eğilimler başlamıştır ve giderek roman bir tür estetik yöneticilik çabasına doğru evrilmiştir. Bugün -arada Selim İleri gibi edebi ahlakı koruyan birkaç yazar dışında- romancılığımız, kendi dilinin ve doğasının dışında amaçlara hizmet eder ve dolayısıyla o türden amaçları hizmetine sokmaya çalışan bir kurnazlığı yeğlemiştir. Zafer Yalçınpınar'ın Atay'a ilişkin yazısında vurguladığı gibi, 'tutunamayan insanın izinde yürüyen roman'dan, yine tutunamayan insan'ı imleyen bir alıntıyla sonlamak ve Oğuz Atay'ı rahmetle yadetmek isterim :
"Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. Yalnız pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer.) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavruları ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yasamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeği unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez.) İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat - gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. (Aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler.) Din kitapları, bu hayvanları yemeği yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, Belediye Sağlık Müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntıdan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun sure uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karsısına çıkartılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir.) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır. Başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir. Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uymamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir turlu gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.) Şehirlere yakın yerlerde yasadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta oturarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir." |