
Biz ölümlüler yeryüzünde ikamet ederiz ama gökle çevriliyiz.
Bizim ikametimiz, şeylerin kendi özlerindeki oturmasının sırrına uygun biçimde, sadece yeryüzüyle sınırlı değildir, göklerin ve kainatın bütün katlarının hakikatinde oturmaktır.
Heidegger, 'inşa etmek'e ilişkin nefis yazısında bunun denizine dalar :
'Yeryüzünde olmak', zaten, 'göğün altında olmak' demektir. Bunların her ikisi beraber 'Tanrısal olanların önünde kalmak' demektir ve bir 'insanların birbirlerine ait olma' durumunu içerirler. Dört: Bir içindeki Yeryüzü ve Gökyüzü, Tanrısal olanlar ve Ölümlüler, kökensel Birlik'e aittirler.'
Mimari, bu kökensel birliğin formlara bürünmesinden başka nedir?
Minyatür bir kosmoz olarak insan ile, büyük bir insan olan kainatın zerreden şemse bütün yapıları, kökendeki hakikatin mazmunlarıyla doludur.
Biz faniler, ikamet ettiğimizde, Heidegger'in söz ettiği 'dörtlü'nün içindeyizdir.
İkametin özünü ise, 'koruma' oluşturur.
Her parçası bir 'ayet' olan bakir doğayı korumak, onun bir tür yansıması olan sokakları, caddeleri, evleri ve şehirleri korumak, göğü ve göklüleri korumak ve nihayet, insan olarak, onların özü içinde kendi özümüzün hakikatini korumak, ona uygun yaşamak.
Heidegger'e göre, Yeryüzünü kurtarmak, onu sömürmekten ve sonuna dek kullanmaktan ibaret değildir. Yeryüzünü kurtarmak, onun efendisi olmak ve onu boyunduruk altına almak değildir, böyle bir şey onun yıkımına yol açacak son adım olacaktır.
Ölümlüler Gök'ü Gök olarak kabul ettiklerinde otururlar. Güneşi ve Ayı kendi yolculuklarıyla, Yıldızları kendi yollarıyla, mevsimleri yumuşak ve sert havalarıyla baş başa bırakırlar; ne Geceyi Güne ne Günü tedirginliğe çevirirler.
Ölümlüler Tanrısal olarak Tanrısal olanları beklediklerinde otururlar. Umutla, Tanrısal olanları umulmayanla karşılaştırırlar. Tanrısal olanların teşriflerinin ipuçlarını beklerler ve yokluk-eksiklik işaretlerini yanlış anlamazlar. Kendilerine Tanrılar yapmazlar ve Putlara tapınmazlar. Uğursuzluk içinde, hala kendilerinden geri alınmış olan Uğuru beklerler.
Bu uğurun ülkemizde sadece mimar olarak değil, bütünü kuşatan idrakiyle saf ve katışıksız bir 'entelektüel' olarak en seçkin tezahürlerinden biri, belki başta geleni, Turgut Cansever'dir.
Yolu, 'ikamet'in, kutsal ve geleneksel sanatların, nihayet modern zamanlarda düçar olduğumuz belaların kavrayışından geçen her okur yazar bir gün mutlaka Cansever'in yazıları, yapılarını ve sözlerini ziyaret eder.
'Dünyada mekan ahrette iman' sözünü Cansever kadar iyi bilen, anlayan ve anlatan ikinci bir mimarımız maalesef yoktur. Sedat Hakkı Eldem'in, Ekrem Ayverdi'nin ve daha birçok değerin önünde saygıyla eğiliriz lakin Cansever'in, mümeyyiz vasfı olan şiirden musikiye, mimariden resme, medeniyetin hemen bütün alanlarında; daima bütünü gözeten, parçaları bütün içindeki yerleri bakımından değerlendiren bakış açısı biriciktir.
Cansever'in söyleşilerinden oluşan (Derleyen Mustafa Armağan), 'Kubbeyi Yere Koymamak'ı yeniden yayımlayan Timaş Yayınlarına şükran borcumuz var. Bizi, bu bilge-mimar'ın kıymetli fikirleriyle tekrar buluşturdu.
Türk modernleşmesinin en patolojik sonuçlarının yaşandığı mimari üzerinden medeniyet krizimizin seyrini okuyan Cansever'le farklı kişilerce değişik zamanlarda yapılmış olan bu önemli konuşmaları okudukça, mimarinin bütün bir varlık tabakalarının üzerine inşa edilmiş olduğunu, 'oturma'nın, Heidegger'in belirttiği üzere, 'varlığı özünde gözetmek' anlamına geldiğini görüyoruz. Şehirlerin artık birer 'zorunlu iskan alanları'na dönüştüğü, bahçeli, ferah, doğal ve insani sivil mimari yapılarının yok olduğu, dar, tıkış tıkış, manevi/estetik değerlerden yoksun, soğuk, kaskatı, betonarme 'apartman'lara hapsolduğumuz bu kültürün de yüceltildiği bu süreci açıklamak için Cansever gibi nadide ruhlara ihtiyacımız var. Schuon'un dediği gibi, modern zamanlar, kozmik devirler bakımından bir 'bozulma, çürüme ve kokuşma' niteliği arzediyor. Artık, diyor büyük bilge, insanlık demir çağına girdi, zaman bozulma yönünde geri döndü. Zamanın devrini tamamlaması, erken zamanların 'bozuk' olduğunu ima etmiyor, aksine, her şey kökenden uzaklaştıkça bozulma şartına maruz kalıyor. Cansever'e göre bizdeki 'bozulma' Tanzimat'tan hemen sonra, 1850'lerde başlıyor...'Çeşitli yasalarla başlayan bu bozulma süreci, Cumhuriyet döneminde Medeni Kanun'un kabulü ile zirveye ulaşıyor, Osmanlı toprak sistemi ortadan kalkıyor. Özel mülkiyetin her şeyin hakimi haline gelişi bir bakıma...Cansever şöyle diyor : 'Evler için özel mülkiyet var ama özel mülkiyet faydalanma hakkını devrediyor. Mülkün esasına sahip addedilirseniz, o zaman sizin yapma hakkınız esas oluyor...'
Dörtyüz sayfa boyunca çeşitli konuşmalarında Turgut Cansever, insan-mekan ilişkisinin bütün boyutlarını, irfani bir geleneğin içinden okuyor, tartışıyor.
Sadece şehirlerdeki, şehrin yapısındaki, sivil, ibadet veya askeri yapılardaki bozulmadan değil, topyekün medeniyet buhranımızdan söz ediyor, geleneksel mimarinin doğasını anlatıyor, yapılardaki metafiziksel doğayı yorumluyor, çeşitli kültürel alanların sınırlarını birbirine geçiriyor ve bütüncül bir bakışla bize, kendi hikayemizi giderek insanlık durumunu anlatıyor. İnsanın mekanla ilişkisini, kendisini kuşatan doğal çevreyle ve hiç değişmeyen alemşümul ilkelerle açıklayan bu bakış açısı, her alanda olduğu gibi mimaride de 'tevhid' ilkesiyle doğrudan ilişkili olan geleneksel mimariyi doğru okumakla oluşabilir.
Hüseyin Nasr'ın isabetle belirttiği gibi, 'İslam mimarisi ve şehirciliği, tek tek Müslümanların olduğu kadar, bir bütün olarak İslam cemaatinin hayatını da biçimlendiren İlahi nizam'dan kaynaklanır. Bunun kaynağı vahiydir. Her ne kadar, vahiy kaynaklı öğretiler, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir mimari veya şehircilik düzeni koymuş değilse de, bu mimariye, üzerinde gelişip serpilebileceği toplumsal ve beşeri zemini hazırlamıştır.' İşte Turgut Cansever, bu zeminin bütüncül biçimde gözetilmeksizin, mimariye ilişkin sorunların doğru kavranamayacağını bize anlatmaya çalışan bir bilge mimar. Oda kelimesinin 'otağ'dan geldiğini ondan öğreniyoruz. Otağın iki odadan oluştuğunu, bunların arasında 'hayat' denilen bir alanın yer aldığını ve ön tarafta bunları birleştiren yerin neden örtük kaldığını bize Cansever açıklıyor. 'İslam şehri'nin özelliklerini okumamıza imkan veren söyleşisinin birinde şöyle diyor : ''insanlık tarihinin çok müstesna bir ürünüdür İslam şehri. Bu şehri iki özelliğiyle algılamak mümkün. Biri, hakim iradenin görünür olmaması, ikincisi de kendiliğinden oluşmuş bir güzellik olması. Bir birlik içinde görünür olan iki ifadenin bir toplumu, bir şehri yönetirken iki temel varlık realitesini gözden uzak tutmamak üzere girişilmiş teşebbüsler sonucunda vücuda gelmiş olmasıdır'
Modern zamanlarda Müslümanların da düçar olduğu 'bozulma'nın nasıl gerçekleştiğini izlerken, bir başka yerde ise şöyle diyor : 'Evrensel kültür bilincinin, yani İlahi iradeye kayıtsız şartsız uyma bilincinin, vahdaniyete inancın ve mutlak surette her türlü açık ve gizli şirkten kaçınma zaruretini idrak ederek sürekli teyakkuz halinde bulunmanın İslami ürünü vücuda getirmenin temel şartı olduğunu modern çağ ve İslam alemi gözden kaçırmış gibi görünüyor. İslam şehirlerinin içerisine düştüğü durum ve İslam mimarisi, benzer yanılgıların meydana getirdiği felaketlerdir. Cami yapıp bunu göklere kadar yükselen üç şerefeli minarelerle donatmayı düşünen ve bunun için çaba sarfeden kişi, minareyi bu kadar yüksek yapmakla İslam'ı yahut o eseri meydana getiren kişileri kurtaracak bir güç vücuda getirdiği zannında. Bunun, bir bakıma 'şirk' koşmak olduğunu unutuyor. İslam kültürünün çok üstün vasıflı bir ürününün (örneğin Selimiye'nin) alınıp bugün tekrar edilmesinin çözüm olduğunu zannetmek, o ürüne ilahi bir güç atfetmek anlamına gelir. Onun, İslam'ın hangi evrensel prensiplerini yansıttığının, hangi tarihi ve mahalli sürecin yansıması olduğunun tahlil edilmemesi; bugün yapacağımızın hangi evrensel İslami değerlerin icabı olarak gerçekleştirilmesi lazım geldiğinin, hangi İslami çabanın, tarihi sürecin bugünkü hangi mahalli şartların ürünü olduğunun tahkik edilmemesi, eserin 'meselesi'nin bulunmadığını gösterir. Dolayısıyla hakikatin her şeyin içinde bulunduğunu, her anda ve her şeyde tezahür ettiğini tahkik etmek mecburiyeti vardır.'
Kubbeyi Yere Koymamak, Heidegger'in dediği gibi, oturmanın, 'yeryüzünde, göğün altında, İlahi olanların önünde ve ölümlülerle birlikte' nasıl en doğru biçimde gerçekleşeceğine ilişkin derdi olanlar için vazgeçilmek bir kaynak niteliğinde. |