
¬ Kitabınızın öyküsü üzerine konuşarak başlayalım dilerseniz. Bir nevi öykünün öyküsünü dinleyelim sizden.
¬ Benim dile ilişkin düşünme sürecim içerisinde bu kitap bir tanıklık işlevi gördü. Özellikle Wittgeinstein okumaya başladıktan sonra sözcüklerin ancak hayatın akışı içerisinde anlamlı olabileceğini düşündüm. O, cümleyi esas olarak kabul eder; fakat ben kelimenin, hatta harfin doğasına doğru bir gezi yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu zamana değin okuduklarımdan, gördüklerimden, belleğimde birikmiş olan kavramları ayrıştırmaya çalıştım. Onları hafızamın karanlık köşelerinden çekerek üzerlerinde düşünmeye başladım. Hafızamdan aldığım her kelime bana bir tabloyu, anıyı, acıyı hatırlatıyordu. Bu arada kelimelerin ve harflerin insanın kişisel ya da ruhsal macerasında taşıyıcı olduğunu fark ettim. Bu, kitabın son bölümündeki anısal öykülere yol verdi. Kitabın genel dilinin ya da kurgusunun daha çok bir kataloğu andırdığını, form olarak da anlatıya yatkın olduğunu düşünerek birtakım anlatılar yazmaya başladım.
¬ Sırlı Tuğlalar'da öykü, şiir, felsefe tabanlı metinlerle yüzleşerek, kendi dünyamızın muhasebesine dalıyoruz bir nevi. 'Perde' vb. birçok metinde düşündürücü felsefe notlarını okumak mümkün...
¬ Felsefe yapmak dediğimiz eylem son derece disiplin gerektiren, aynı zamanda geleneksel yanı olan bir iştir. Birtakım felsefi okumalarım, aldığım notlar ve bunlara ilişkin düşüncelerim etkilemiştir. Bu arada batınî tasavvufu okumaya başlamıştım. Örneğin sözünü ettiğiniz 'perde' metni İbn Teymiye ve İbni Arabi'yi aynı anda okumaya başladığım dönemde ortaya çıktı. İnsanın bir kelimenin, harfin, izini sürmeye başlaması, bütün kılavuzları bir yana bırakarak, tek başınıza çıktığınız gerçek bir dağ/kır gezisidir. Heidegger'in "kır yolu" adını verdiği geziye benzer bir gezi esnasında ortaya çıkan notlardı. İlk kez çıktığınız dağda, dönerken aynı yolu izlemezsiniz; ama dağda nasıl yol bulacağınızı, neleri nasıl keşfedeceğinizi öğreniyorsunuz. Daha sonraki yolculuklar daha deneyimli gerçekleşiyor, tıpkı bir dağcı gibi.
¬ Metinlerinize şiir, öykü gibi bir form yüklemektense, anlatı adını veriyorsunuz. Anlatılarınızda, örneğin Jazz adlı öykünüzde, noktalama işaretlerini kullanmamanız, büyük¬ küçük harf vb. kurallardan arınmışlık görüntünüz, bir kural kırmaya, bir naifliğe mi işaret ediyor?
¬ Ben hem türlere hem de sınırlara inanmıyorum. Jazz'da o gerekiyordu, kâbusun sayıklanması gibiydi ve o temayı öykünün aktarıcısı ancak o fon içerisinde ifade edebilirdi. Aslında öykü dediğimiz şeyi insanoğlu varolduğundan bu yana yapıyor. Yolda karşılaştığınız bir arkadaşınız, hatırını sorduğunuzda size ayaküstü bir öykü anlatmaya başlar. Biz aslında hayatımızla bir öyküyü yaşıyoruz, öyküler anlatıyoruz ve başkalarının hikayelerini dinliyoruz. Hayat öykü anlatma ve dinleme süreci gibi işliyor. Bir öyküde giriş, gelişme, sonuç, kurgu vs. kategoriler yıkıldı artık. Türler arasındaki sınırlar tamamen kalktı. Anlatı türünün 60'lardan itibaren Avrupa ve Amerikan edebiyatında birçok örneği ortaya çıkmıştı.
¬ Metinlerinizde derinde de olsa bir var olan¬ varlık ayrımı hissediliyor. Harflere yüklediğiniz anlamlardan da yola çıkarak semboller ve manalar üzerine konuşalım dilerseniz.
¬ Var olan - varlık ayrımı daha çok Heidegger'in yaptığı bir ayrımdır. Felsefe varolana değil, varlığa ilişkin ya da varlığın varolan içindeki varlığına ilişkin sorular sormalıdır. Arap filozoflarında ve tasavvuf düşüncesinde mahiyet-vücud ayrımında şunu fark ettim: Aslında bütün bilgeler, sufiler, sanatçılar hep varlığa ilişkin sorular soran insanlardır. Harf dediğimiz şey ise varlığın imgeleridir. Elif doğrudan Allah'ı sembolize ettiği kadar, Allah'ın harfler âlemindeki bir görünümüdür de. Aynı zamanda bütün varlıkları sembolize eder; çünkü varlık birdir. Bununla beraber çokluk dünyasında her bir varlığı temsil eder. Dolayısıyla harfler adeta birer şifre gibi varlığın odağındaki imgeler olarak anlaşılmıştır. Örneğin "le" harfi bana yarı kör bir ressamı hatırlatıyor. Mesela 'nun' harfi yazının kaynaklarından biridir. İbn Arabi onu mürekkep hokkası olarak gösterir. Hattatın elindeki kamış, varlığı yazan tanrısal iradedir; nun ise mürekkep kabıdır. Kalem mürekkep kabına batar, oradan aldığı mürekkeple varlıkları yazmaya başlar. Yaratılışın kozmoslu ve temel imgeleridir harfler. Hatta İbn Arabi (ya çok abartır, ya da onu anlamaktan çok uzağız) harflerin bir topluluk, bir ümmet olduğunu söyler.
¬ Öykülerinizi şiirsel, sadeleşme yolunda ve özgün metinler olarak nitelendirebiliriz. Bu bağlamda öykücülüğünüzde kurgunun anlamı ve yeri nedir?
¬ Kurguya fazla inanmıyorum. Bu, daha çok bir tercih durumu. Bu durum alışkanlıklarımdan, hayata karşı zihnimi daha özgür tutma isteğimden kaynaklanıyor olabilir. Kurgu yazdıkça beliriyor. Ben Rodin'in heykel tanımına inanıyorum: "Kayayı yontarak kayanın içindeki heykeli ortaya çıkarıyorum." Ancak baktığımız her nesnede, varlığın her anında mutlaka bir yapı olduğunu fark ettiğimizde, bir şey elde ediyoruz. Bunu yazma ihtiyacı duyuyoruz o zaman. Yaptığımız şey olgunun iç yüzünü ortaya çıkarmak. Bunu her insan yapma yetisine sahip. Ama her insanın dille ilişkisi kendi deneyimleriyle sınırlı olduğu için ölçüsü değişebiliyor. Kurguya gelirsek, o yapının yazdıkça ortaya çıktığını düşünüyorum.
¬ Öykülerinizdeki karakterlerin dünyalarını tamamıyla biliyor musunuz? Onları ne kadar tanıyorsunuz?
¬ Bazı öykülerimdeki insanlar orada kaldılar; ama bazıları ise bırakmıyorlar beni. Onların hikayelerini dönüp dönüp yeniden yazıyorum. Mesela Jazz öyküsündeki kahramanı biraz tanıyorum, bir hayli de uydurdum. Eminim onun gibi birçok insan var. O uzun süre beni terk etmez. İnsan belki de ömür boyunca tek şeyi yazıyor, diğer yan temalar onun çeşitlenmesi oluyor. Ve belki de o kahramanları tanıdığım için, onların acısını, ağırlığını içimde taşıyamadığım için yazıyorum.
¬ Jazz'daki karakter geceleri dua ediyor mu ya da şarkı söylüyor mu?
¬ Zaman zaman, evet. Onu biraz tanıyorum ben. O savrulan bir kız. Her şeye karşı bir saldırısı var içten içe. Buna rağmen, bazı geceler dua ettiğini ya da şarkı söylediğini duyar gibi oluyorum.
¬ Boyut olarak öykülerinizde hep bir kısalık göze çarpıyor. Bu, özellikle tercih ettiğiniz bir tarz mı?
¬ Benim bir yazım vardı: Kıssa Hikaye. Kıssa denilen hikayelerle de ilişkilendiren bir başlıktı o. O yazıda bunu tartıştım, bunları açık uçlu metinler olarak gördüğümü fark ettim. Bir metin yazılınca bitmiyor. Yaşam gibi, açık uçlu ve sürüyor. Biz aslında öykülerle bir olguyu ya da nesneyi tıpkı fotoğraf makinesinin yaptığı gibi sabitliyoruz. Oysa hiçbir şey donuk değil. O sürekliliği ben açık uçlu bıraktığımda, metni alan bir insan benim bıraktığım yerden devam ettirebilir. Sonlu öyküler bile bitmiyor aslında.
¬ Devam ettirme gereği duymuyor musunuz?
¬ Aslında her kitapta bunu biraz yaptığımı düşünüyorum. Bazı bıraktığım ya da süren temalara geri dönüyorum. Bu açık uçluluk meselelerde vardır. Hz. Ali'ye bağlanan bir metinde: 'Rabb'imin gözüyle kalbime baktım, orada Rabb'imi gördüm. Sen kimsin, dedim ona. Ben senim, dedi.' yazar. Bu, açık uçlu bir metindir ve sonsuzdur. Ben metinlerin tür ve boyut açısından sınırlandırılmaması gerektiğini, tek harfin, tek sözcüğün bir metin olduğunu düşünüyorum. Ağaç bir metindir, kökündeki kılcal damarlar bir metindir; toprağın zerresi, insanın her anı da bir metindir.
¬ Bu şekilde, okuyucuya tekmil edilmiş bir rapor sunmak yerine yarım kalmış bir eser sunma hissine kapılmıyor musunuz?
¬ Tam tersi, okuyucunun yorumuna açık şeyler bırakmak gerekiyor. Sinemada Kieslowski ve özellikle Tarkovski iyi yapmıştır bunu. Aslında metin şunu sordurur: Ne demek istiyor? Zihinlere bunu sordurmak için yazılır esasında. Bütün sorular bir tek sorunun çoğalmış halidir.
¬ TRT'de gösterilen 'Kum Saati' adlı belgeseliniz ve çalışmalarının başladığını öğrendiğimiz diğer belgeseliniz hakkında konuşalım dilerseniz. Ne gibi temalar üzerine yapılacak yeni belgeseller?
¬ Kum Saati için sanatın doğasına ilişkin bir belgesel yapmak üzere değişik alanlardan yaşayan sanatçıları konuk etmeyi planlıyorduk. Enis Batur, Lale Müldür ile çalıştık. Hat sanatı üzerine konuyu 'Hiç Hattı' ile sınırlandırarak 'hiç felsefesi' ışığında da hat sanatını inceledik. Yeni belgesel aslında 2 ayrı belgeseldir. Biri 'Aşk'a Dair' adında aşkın doğasına giriş mahiyetinde bir belgesel olacak. İlk iki bölümde İbn Arabi'den hareketle içine Mevlânâ, Yunus Emre ve Karacaoğlan'ı da alarak ilahi aşkı anlatacağız. Bir de aşkın psikopatolojisi üzerine Nazan Öncel örneği üzerinden bir belgesel hazırlıyoruz. Sağlıklı aşk, hastalıklı aşk ve modern zamanlarda aşkın arabesk geleneğinin kırılması üzerine sorgu niteliğinde bir çalışma olacak. Aşkın Mekanları'nı Mona Rosa eşliğinde çekeceğiz. Asri zamanlarda şiirin ve edebiyatın mahrem mekanları nasıl deşifre ettiği üzerine yoğunlaşacağız. Diğer belgeselde bağımsız konular var: Yaşamı Yüklenmek'te bir hamalın 24 saatini anlatırken, Köprü'de bir geçit olarak köprü olgusu üzerinde duracağız.
¬ Belgesellerinizde metinleri çok da tercih etmediğiniz göze çarpıyor. Metnin belgesel üzerinde yapay bir etkisi mi var sizce?
¬ Son belgeselde yalnızca tek bölümü metinli yaptık. Doğrudan aktörün ya da temanın kendisi anlattı her şeyi. Bu, belgeselin doğal anlatımını sağlıyor. İyi bir televizyoncu seyirci ile tema arasındaki elektronik perdeleri ortadan kaldırmaya çalışmalıdır. Hamalın 24 saatlik dünyasını seyirciye (kurguyu yaparken fazla manipüle etmeden) doğrudan açmayı düşünüyoruz.
|