
Çocukluğunuz nerede, nasıl geçti?
Pazar'ın Apso köyünde geçti çocukluğum. Yedi- sekiz yaşlarına kadar eski, otantik laz evinde yaşadım. Kuş sesleriyle, rüzgar sesiyle uyanıyordum. İnanılmaz biçimde heyecanlanıyordum. Benin için her sabah doğanın en güzel sesleri sanki ayaklanırdı. Şimdilerde derleme gezisi yaptığımda, her köye gidişimde mutlaka çocukluğuma beşik olan o eve giderim.
Neden?
Sanırım çocukluk heyecanlarımın yokolmasını istemiyorum.
Neler yapardınız çocukken?
Arkadaşlarımla birlikte çeşitli oyunlar oynardık. Büyüklerimiz tulum, kemençe çalardı. Benim müziğe karşı ilgim yoğundu küçükken. Tabi büyüklerimize bunu açamazdık. Onlar da çalgılarını gözü gibi sakınırlardı. Apso köyünde dünyaya geldim 1965 yılında. Çocukluğuma dair birçok hatıralarım var bu evde, bu köyde. İlk hatırladığım şey elektriksiz akşamlarıydı. Belki idare lambasıydı, belki şuşeli dediğimiz gaz lambalarıydı akşamları bizi aydınlatan. Ve her akşam bir yere oturmalara giderdik. Akşamı iple çekerdim açıkcası acaba nerelere gideceğiz, ne tür hikayeler dinleyeceğiz büyüklerimizden diye.
O günden bugüne tabi çok şey değişti. Okula başladım. Rize'de liseyi okudum. Üniversiteyi Gaziantep'te okudum, ODTÜ mezunuyum. Tabi müzikle tanışıklığım bu hayatımla paralel gitmiştir. Köydeyken büyüklerimizden tulum hikayeleri dinlerdik. Kemençe üzerine çeşitli hikayeler anlatırlardı.
Yörede tulum çalmanın günah olduğuna ilişkin bir yaygın inanç da var, ne dersiniz?
Evet, çocukluğumda bu inanç daha yaygındı. Nedense tulum çalmayı günah addediyorlardı. Benim annemden derlediğim 'Uy Mustafa' adlı türküde bu vardır. Mustafa dayı bizim aile dostumuz ve usta bir tulumcu idi. Bir kaza geçiriyor. Öldü sanıyorlar. Kazayı da bu günahtaki ısrarına yoruyorlar. Yıllar sonra Pazar'ın bir köyüne düğüne geliyor. Tabi millet hortlak görmüş gibi bakınca, tulumu alıyor başlıyor söylemeye:
Ey Yarabbi çok şükür da
Gene gelduk Pazar'a
Tulumciyi koydilar da
Canli canli mezara.
Ama yine de dini bütün insanlar tulumsuz yapamazlardı. Çocukluğumda bir Ali Osman dayı vardı hatırlıyorum. Hem namaz yapardi, namaz kılardı, hem de koltuğunda tulumla camiye giderdi. Bir kezinde anneme sormuştum bunu. Şöyle yorumladı: 'Tulum çalardı, çalardı ama gidip namazda dua ederdi, Allahım beni affet diye.'
Namazında niyazında olsalar bile insanlar tulumu terkedemiyorlardı.
Ondan sonra kemençe üzerine hikayeler anlatırlardı. Kemençeleri destanlarda kullanırlardı. Dağlara giderlerdi büyüklerimiz. Ordan aşık olduğu kızlara kemençeyle destanlarl söylerlerdi. Bunlar beni xgerçekten bugün besleyen anılarım. Yaptığım müzik çalışmalarında da bunların etkisini görmemek mümkün değil. Bir yandan ben kendimi çok şanslı hissediyorum böylesine doğa harikası bir düyaya geldiğimden dolayı. Fakat herşey bu kadar aslında güllük gülistanlık olmadı. Çocukladığımda hatırladığım en önemli hikayelerden biri de hep gurbetlik çektik; yani babalarımız, babam hep gurbetteydi. Annemle birlikteydim ben köyde. Annemden dinliyordum geçmişe dair hikayeleri. o beni çok besledi hem maddi hem manevi olarak.
Hep babamızın yollarını gözlerdik. Ama sonuçta ekonomik olarak büyük bir katkısı olduğu söylenemez. Köyümüzde, ailelerde bugünkü olduğu gibi en büyük yükü hep anneler çekiyor. Tabii ki babalar da hep gurbeti çektiler. Biz çocuklar olarak onların çok acısını yaşardık. O günleri herşeye rağmen özlemle anıyorum.
Bir tulum ya kemençeyle tanışıklığım biraz geç oldu. Arkadaşlarımla birlikte kendi kendimize bir çozüm bulmuştuk. İşte etraftaki bitkilerden, ağaçlardan yararlanarak müzik aleti yapıyorduk. Onlardan ben bir tane örnek yapmak istiyorum ben size. Örneğin bu kabak yapraklarından, kabağın kökünden kesiyorduk. Şu yaprağını temizliyorum, şurdan bir tane delik açıyorum şöyle. Şurdan boyunu biraz kısaltabiliriz. Bir tür ilkel bir üfleme çalgı diyebileceğimiz dilli, üflemeli bir alet. Bunu müzik aleti olarak kullanabiliyorduk küçükken örneğini göstereyim size.
Bu olağanüstü bir şey, tulumun sesine benziyor?
Evet. Aslında burada, yani doğanın kalbinde, kendinizi doğanın bir parçası olarak hissettiğiniz zaman, uyumlu sesleri en sıradan basit bir enstrümandan da çıkarabilirsiniz.
Tabi bu kabak sapının biraz daha kuru olması gerekiyor, yaş olduğu için aslında asıl sesini çıkaramıyoruz. Sonra, bunun bir örneğini kamışlardan da yapabiliyorduk. Bir de kızılağaçları mart-nisan ayında taze yeşeren kızılağaçların dallarından bir dalını sıyırıp, içini çıkarıp da aynı şekilde delikler açarak çalabiliyorduk. Belki de Lazların en ilkel, üflemeli dilli Çalgıcı budur, buna pilili diyoruz.
Mısır sapından ne yapıyordunuz?
Mısır, biliyorsunuz lazların severek yetiştirdiği ve tükettiği bir bitki. Yöremizde bolca yetişen mısır kamışlarından kemençeye benzer müzik aletleri yapmaya çalışıyordum.
Deneyelim mi?
Hay hay. Şimdi şu kamıştan iki parça kesiyorum. Kabuğunun bir bölümünü iki boğumdan ayırıyordum. Birine eşik gibi bir şey yapıyordum. Ses çıkartmak için tabi yay olarak bir tane bütün çıkarırdık, tele benzer. İçine böyle eşik gibi yükselti yapardık ki ses çıksın diye. Şöyle şu vaziyette gördüğünüz gibi. Bir tane aynısından şurda yapıyorduk. Tabi bunların kuru olması gerekiyordu daha iyi ses vermesi için. Bundan sonra artık kendimiz otururduk, şöyle kemençe gibi çalardık.
Kemençe Laz çalgısı mı?
Yani denebilir. Yöremizde yaygın olarak kullanılır.
Nasıl bir çalgı?
Yayı at kılından yapılıyor genelde atın kuyruğundan. Eskiden bağırsaktan, misinadan da yapılırmış. Gövdesi ise duttan, andıçtan olabiliyor. Armuttan, kestaneden yapılabiliyor.
Genelde müzikal tavır olarak Karadeniz bölgesinde çeşitlilik gösterebiliyor. Pazar'dan doğuya gittikçe yani Laz kesimdeki kemençe kullanım tarzı biraz daha keman tarzına yakındır. Trabzon dolaylarında ise daha çok horona eşlik olarak kullanılabiliyor. Kemençe ses olarak aslında tulumu andırır. Bizim çalış tavrımız tulumu da anımsatır. Dörtlü paralel şekilde akort yapılıyor boş seslerde. Bastığınız zaman ikisini birlikte çalıp yine paralel bir şekilde, bir tür çoksesli bir ses elde edebiliyorsunuz. Laz müziğinin bu yüzden çoksesliliği barındırdığı söylenebilir.
Kemeçeleriniz arasında biri var ki gözünüz gibi koruyorsunuz. Neden?
Gözünüzden de bir şey kaçmıyor bakıyorum. Evet, bu benim için değerli bir şey. Arhavili Yaşar Turna'ya ait bir kemçe. 1985 yılında aramızdan ayrıldı. Laz müziğine büyük katkıları olan bir ustaydı. Ölümünden sonra ailesini ziyarete gittiğim zaman evde gördüm. Aziz Turna oğlu getirip gösterdi, 'babamın kemençesi'diye. Tabi telleri parçalanmaya yüz tutmuştu. Biraz rutubet almıştı. Orda, içimden, 'bunu bana verseniz, ben korusam, üstünde ben de çalışsam' diye söylemek geçti. Hem ustanın izini sürmeye çalışan biri olarak hem de onu tanıtma niyeti içinde; tabi kolay olmadı
Bunu söylemek. Çünkü babalarından kalan bir yadigardı. Fakat söyleyince anlayışla karşıladılar. Şimdi gözüm gibi koruyorum gerçekten. Tabi almakla iyi mi ettim kötü mü ettim bilemiyorum. Çünkü sürekli bakıyorum başına bir şey gelmesin diye.
Yaşar Turna gibi nice ustalar vardı. mesela Hasan Tunç, hani, 'Ben seni sevduğumi da dünyalara bildurdim' diye bir türküsü vardır. Nice türküler söylemişler. Fakat artık günümüzde müzik bir ticari metaya dönüştüğü için o tür geçmişte yakılmış olan türküler bugün yapılamıyor. Aksine, geçmişte saf biçimde üretilen ezgiler, türküleri üzerinde birtakım melodik oyunlar yapılarak- oyun diyorum çünkü 5/8'lik 7/8'lik ritmik parçaları 2/4'liğe dönüştürüp popülerize ediyorlar, bu geleneğe hainlik yapılıyor. Buna üzülmemek elde değil. Yani ben müzik yapabilirim. Geçmişte yapılan bu saf müziğin bugün ticari niyetlerle dolayıma sokulmasından çok rahatsızım. Bu bize, kültürün popürleşme boyutunu gösteriyor. Bana göre müzikal duygu, en saf duygudur. Bu aynı zamanda yerel müziği de öldüren bir süreç. Tabi benim gibi birtakım kenarda köşede kalmış müzikte gerçek müzikte örnekler vermeye çalışanlar var.
Ama bunlar sesleri cılız çıkıyor. Yada kendilerine yatak bulamıyorlar, kanalları yok. Medya, daha çok kolay ve tüketilebilen malzemeye yöneliyor. Belki çinde olumlu, hayırlı işler yapma azminde olanlar vardır. ama baskın eğilim bu değil.
Pilili nasıl bir enstrüman?
Pilili de laz müziğinin önemli çalgılarından. Dilli bir çalgı; dili kamıştan yapılıyor. Yedi deliklidir. Gövdesi yaygın olarak fındıktan yapılır. Eskiden kampara dediğimiz içi süngersi olan dağ muğverinden yapılırdı. Pilili, tuluma göre daha geniş seslere sahiptir. Fakat günümüzde pek kullanılmıyor. Gürcistan'da yaşayan, sarp köyündeki Lazlardan , ki onlara Megre deniyor, edindim. Ucunu geniş yapıyorlar ki sesin hacmi artsın. Bizdeki eski pililerin ucu dar oluyor.
Ritimsel araçlarınız arasında ğuni dediğiniz bir alet var. Bunu sanırım siz ürettiniz. Nasıl oldu bu?
Albüm çalışmasına karar verdiğim zaman tabi derlemeler yapıyordum o ara. Derlemeler yaparken yaşlı insanlara ne tür ritimsel aletler derleyebileceğimi soruyordum ya da ne tür seslerden hoşlanırlardı, ne tür sesler vardı doğada. Tamam doğada alabildiğine geniş bir ses var fakat müzikal anlamda onu oluşturup, minimalize edip ya sahnede, ya stüdyoda bir şekilde kullanmak gerekiyordu. Onu göstermek, o sesi üretmek gerekiyordu en azından. Yaşlı horoncular, özellikle işte tulumcular horon çalarken özellikle eski tahta duvarlara ayak topuklarıyla vurup ritim ürettiklerini anlatırlardı. tEnekemsi şeylere çubukla vurmak suretiyle, ne bileyim kuzina dediğimiz pilitalara çubuklarla vurarak yani ve öbür taraftan bir adamda kovanlara vururduk dedi. şimdi bütün bunlar bende aslında keskin sesler, uçlu olması gerekiyordu. Yani ritimlerin başlangıcı işte beş sekizlikse ilk vuruşunun bir-iki, bir-iki-üç yani vuruşların biraz keskin olması gerektiğini düşündüm onlardan aldığım izlenimden. Şimdi kara kovana vururduk. Çok güzel birşeydi benim için hem estetik olarak kovanın duruşu, işte ses, ağaç oluşu, ne bileyim ordan bal çıkışı. Yani herşeyiyle beni aslında cezbetmişti. Çok sıcak gelmişti bana. Düşündün acaba kovan olur muydu, kovan gibi bir şey yapabilir miyiz derken bizim yöredeki insanlarla, ustalarla birlikte böyle birşeyi yapıp yapmayacaklarını sordum. Olabileceğini söylediler. Yani tahta, ağaç vurmalı, kovana benzer ya da ğuni dediğimiz -yani kovanlara vururduk-ğuni o şekilde ortaya çıktı.
Tulum nasıl bir çalgı?
Tulum yöremizde en çok kullanılan çalgı. Özellikle düğünlerde yayla göçlerinde, yollarda, çay ve fındık toplarken, imece usülü çalışmaların dinlenmelerinde işi daha keyifli hale getirmek için tulum şarttır. Tulumsuz düğüne Lazların pek rağbet edeceğini sanmıyorum. Düğün davetlerinde özellikle ilk sorulan soru tulum var mıdır. tabi eskiden köylerde evlerde yapılırdı düğünler. Son yıllarda salonlar tercih ediliyor. Salondaki müzikler de bizim yöre insanını tatmin etmediği için, tulum var mı diye soruyorlar.
Tulumun ses özellikleri neler?
Tulum çalış tekniği Lazlarda Hemşinlilerde aynı olmakla birlikte bazı farklılıklar gösterebiliyor. Tulumun iki analığı vardır. özellikle sahil kesiminde hepsi açık olarak kullanılıyor. Bazıları da üstteki iki deliği kapatarak kullanıyor. Buna daha çok Çamlıhemşin dolaylarında rastladım. Doğuya gidildiğine yani Artvin dolaylarında iki analıktan birinin dört deliğinin kapalı halde çalındığını gördüm. Akordiyona yakın bir sound elde ettikleri için sanırım. Günümüzde gençlerin özellikle tuluma rağbet gösterdiklerini görüyorum.
Tulum hangi ruh halinin sesi?
Tulum belki yakarıştır, belki de inlemedir. Yani tulumun sesini duyup da etkilenmeyen bir insan olabileceğini sanmıyorum ben. Tulumla dans bana ibadetimiz gibi geliyor. Zaten dansın çıkış noktası da budur.
Müzik denince ne anlıyorsunuz?
Bana göre müzik evrendeki seslerin bir uyum içerisinde yeniden kurulmasıdır. Müzik dendiğinde sadece insan sesi aklına gelmiyor benim. Doğadaki kuş sesleri, rüzgar sesleri, yağmur sesleri, yıldırım, şimşek sesleri yani tüm sesleri düşünüyorum. Müzik bu anlamda bana göre, doğadaki uyumlu seslerin ve sessizliğin bir arada barınmasıdır, bütünlüğüdür. İnsanoğlunun yapay olarak ürettiği seslerden ibaret değildir. İnsanoğlu doğayı taklit ederek müziği geliştirmiştir. Ben doğanın bu yönünden yararlanarak müzik yapmaya çalışıyorum. Örneğin çocukluğumda sabah uyandığımda kulağıma doğan sesler. Rüzgarın dallarda yapraklarda çıkardığı hışırtılar. Bir de tabi annem ilginç bir geniz sesiyle bize ninniler söylerdi, şarkılar söylerdi, çalışırken, ev işleri yaparken mırıldanırdı. Bazen de ağıtlar yakardı. Gara denilen, ölümün ardından yakılan ağıttırn. Destanlar söylerdi. Bunun dışında düğünlerde bilhassa horonların arasında söylenen şarkılar vardı
Ben müziğimi oluştururken doğanın bir parçası olduğumu hissediyorum. Doğadaki sesleri, efektleri bir şekilde müziğimin içine katıyorum. Bunu, yine doğadan devşirdiğim araç gereyle yapıyorum. Karakovan, değirmen taşı, süpürge, koyunların ayakları, kabak vesaireden çıkan sesleri kullanıyorum. Su sesini, rüzgar sesini doğrudan katıyorum. Doğal sesleri aynen kaydedip onlardan bir ek kompozisyon, destekleyici bir fon oluşturuyorum.
Dere sesleri, beni en çok etkileyen şey. Bana zaman zaman soruyorlar, işte yaptığınız müzikte dere sesleri, kuş sesleri, ırmak sesleri, rüzgar sesi, hayvan sesleri, koyun sürüsünün dönerken getirdiği sesler var diye. Ben aslında birebir yani kuş sesi olsun, su sesi olsun diye perküsyon aletleri kullanmıyorum. Ben içindeki sesleri çıkarmaya çalışıyorum.
Değirmenin yeri nedir Laz kültüründe ve müziğinde?
Dünya bir değirmendir. Değirmenler dünya üzerinde yaşayan birçok kültürü de etkilemiştir. Bizim türkülerimizde, masallarımızda, hikayelerimizde değirmenin etkisini görmemek mümkün değil. Yeni derlediğim bir türküde şöyle diyor:
Ey deremen deremen/ deluklu taştan misun/anzer benum ille balim/ kizil ağaçtan misun?
Değirmen taşının sesi de ritim olarak türkü yakanlara ilham kaynağı olmuştur. Tabi orada insan başbaşa kalır. Bu olağanüstü bir şey. Tam bu anda insanın kendi yüreğine doğru yönelimi mümkün olabiliyor. Değirmen taşı öğütürken, bu, aynı zamanda dünyanın bin mecazı olduğundan orada tefekkür hali de ortaya çıkabiliyor.
Müzik nasıl bir iletişim ortamıdır?
Tabi bu üzerinde çok konuşulması gereken bir mesele. Hele çağımızda müziğin kültürler arası iletişim için taşıdığı değer düşünülecek olursa. Müzik, kişisel bir dil olmasına karşın, toplumsal bir duyarlığı da taşıyabiliyor. Farklı çoğrafyalarda yapılan müzikler, hem üretildiği kültürel ortamın hassasiyetini taşıyor hem de ötekiyle en dolaysız biçimde ilişki kurabilme imkanlarına sahip. Ben bu yönüyle de ilgileniyorum müziğin. Lazların dünyada kendi kültürel duyarlıkları bakımından bilindiğini, tanındığını söyleyemem. Tabi bunun çeşitli nedenleri olabilir. Ama bu sorunu aşmada, çalıştığım müziğin inanılmaz kolaylıklar sağladığını gördüm. Burada yamılmış bir ağıdı. Kanada veya Nantes'deki bir insan dinleyebiliyor. Bu müziğin doğasının taşıdığı bir imkan tabi. Müzikle insanlar yaşadığı bir döneme ışık tutuyorlar. Acılar neşeler, eğlenceler, hasret ve gurbet duyguları, müziğe doğrudan yansıyor. Müzikte aslında bir tarih yatıyor. Bir toplumun tarihine bakarken, o toplumun müziğine de bakılması bana göre zorunludur. Ben Laz müziği üzerinde yoğunlaşmaya başladıktan sonra bunu farkettim. Müzik, toplumların kültürünün de aynasıdır aynı zamanda. Yani hem o kültürün bir parçası, hem bir ifade ortamı, hem de bir aynasıdır. Bir toplumun duygu tarihini biz müziği üzerinden izleyebiliyoruz. Örneğin, Türkiye'de en eski kayıtlar, 1920'lerde filan baaşlıyor. Halbuki biliyorum müzik insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu bilinçle hareket edip o şifahi birikimi belirlemek ve bugüne taşımak, insanlığa yapılacak en hayırlı hizmetlerin başında geliyor.
Laz müziğinin en temel özellikleri nelerdir?
Karadeniz müziğinin en belirgin niteliği, şifahi olarak taşındığı için vokale dayalı olmasıdır. Kıvraktır, ritmiktir. Bu kıvraklık sanıyorum coğrafyanın hem de bura insanının doğasından kaynaklanıyor. Doğa oldukça engebeli. Güç şartlarda yaşanıyor burada. Vokale dayalı oluşunun bir sebebi de bizim halk burada imece usulu çalışırlardı geçmiş yıllarda. İmecelerde şarkılar söylüyordu. Molada şarkılar söyleniyordu. Yani bunlar bir şekilde o kültürün müzikal yapısını oluşturuyor; iş şarkıları, mola şarkıları. Destanlar var, örneğin destanlar daha çok yaşanan aşk hikayeleri üzerinde söyleniyor. 11 heceli şeklinde söyleniyor. Uzuncadır. Yani bir adam başladığı zaman destan söylemeye yarım saat, bir saat destan üzerinde yoğunlaşabiliyor. Bunlar maalesef bugün pek yok. Yok olmak üzere.
Laz müziğinde türler ve tema olarak nelere sıkça rastlıyoruz?
Başat tür olarak destanlar var. İmecede söylenen şarkılar, horonlarda söylenen şarkılar. Naniler, yani annelerin çocuklarına söylediği ninniler. Garalar var örneğin. Laz müziğinin önemli bir türüdür. Ölünün arkasından yakılan ağıtlar. Bugün destanlar daha çok kemençe eşliğinde söyleniyor. Tulumla da söylenen destanlar var. Fakat günümüzde kemençe daha yaygın olarak kullanıldığı için destanlarda özellikle... tulum daha ziyade horonlarda kullanılıyor. Yaptığım araştırmalarda bu yörede, geçmişti kavalın da çok kullanıldığını gördüm. Çobanlık yapanlar, kırsalda çalışanlar azaldığı için kaval da azalmış. Son yaptığım çalışmalarda birkaç köyde kavala rastladım. Bunun peşindeyim ama. Kavalla ilgili daha geniş araştırmalar yapacağım.
Pentatonik okuşunu nasıl açıklıyorsunuz?
Sanırım bu tulumun beş sesten oluşmasından ileri geliyor. Yani tulumdaki bu özellik böylesi bir eğilim içeriyor. Ama bu Laz müziğinin pentatonik yapıda olduğu anlamına gelmiyor.
Geçmişte herhangi bir enstrüman kullanmaksızın söylenen çok türkülerimiz var. Bu, halkımızın pentatonik özelliği aştığını gösteriyor. Son dönemde yapılan Laz müziğinde tulum baskın bir çalgı olarak kullanıldığı için bu karakter haline gelmiş olabilir.
Laz müziğinin oluşumunda ve icrasında çalgı aletlerinin ve imkanları hakkında başka neler söylersiniz?
Bizim bu yörede daha çok kemençe, tulum ve kaval kullanılıyor. Bağlama son yıllarda girmiş ama bağlama ses imkanları bakımından Karadeniz müziği açısından kullanışlı bir alet değil. Belki zamanla bağlama veya gitar da kullanılabilir. Bu arada benim Gürcistan'daki Megrelerde gördüğüm ve getirdiğim çoguri adında ilginç bir yaylı alet var. Bilhassa ağıt ve ağır nanilerde kullanılıyor. Albüm kayıtlarını yaparken, perdesiz olan ve ud ile gitar arası bir ses rengine, bir ses tınısına sahip bulunan bu enstrümanı Erkan Oğur çaldı benim için.
Dünyanın hangi müzikleriyle yakınlığı var Laz müziğinin?
Benim Aravani ve Lazeburi albümlerim çıktıktan sonra, müzikçilerden ve eleştiricilerden edindiğim izlenim daha çok Balkan ve Kafkas müziklerine yakın olduğu yolunda. Daha çom deniz ve dağ , yayla toplumların müzikal duyumlarıyla Laz müziğinin duyumları örtüşüyor. Ben, doğanın bir müziğin oluşumunda ana kaynak olduğuna inanıyorum. Balkan, Makedon, İskoç, Kafkas ülkelerinin doğa yapısı, ülkemizin doğa ve insan yapısına benziyor. Bu ister istemez aynı sesi üretiyor. Doğası benziyorsa müziği de benzer.
Müzik bizim hangi temel ihtiyaçlarımıza sesleniyor?
Müzik insanın duygularını en saf biçimde dışa vurmasıdır. Müzik olmasaydı insanlar nasıl anlaşırlardı? Bir ortaklaşma bir haberleşme ortamı. Müzik olmasaydı hayattaki keyfi , neşeyi nasıl farkedecekti? Müzik, hayatın anlamının önemli bir boyutunu da oluşturuyor. Hayat zaten, doğa evren, müziğin ta kendisidir. Müzik olmasaydı tarih de olmazdı bana göre. İnsan doğayı taklit eder diyorum müzikte. Ben de taklit ediyorum. Doğayı taklit ediyorum. Perkisyon aletleri olarak da doğadan etkilenerek, ben müzik üretmeye çalışıyorum. Doğayla bir bütünlük söz konusu müzikte. Gerçek bir evrensel müzikte dikkat ederseniz hangi halkın müziği olursa olsun o doğayla bir bütünlük arz etmektedir. Onun için doğadan kopuk bir müzik geçici bir müziktir.
İnsan müzikle acılarını anlatıyor, keyfini, neşesini anlatıyor. Kendisini ifade ediyor. Bir paylaşım. Müzik sadece halklar arasında iletişim değil aynı zamanda insanın kendi asli doğasıyla da uyumlu yaşayabilmesinde bir araç. Müzik toplumlar açısından bir motivasyon aracı da olabiliyor. Bunun bizde en etkili örneği mehterdir.
Müzik, üretildiği yere bağlılığı itibariyle evrenseldir. Afrikalı bir kabilenin ürettiği müzik veya dans ile Karadeniz'deki Lazların yaptığı horon arasında bu anlamda ben müthiş bir ortaklık buluyorum. Evrenselliği Batı ölçüleriyle görmemek gerekiyor. Yerel duruşuyla, sağlam duruşuyla müzik evrensel olabilir ancak.
İnsanın Yaratıcı'yla ilişkisinde ne türden bir işlevi var müziğin?
Müzik bir dönem dini müzik, din dışı müzik diye ayrılmıştı. Bir dönem tarihte biliyoruz tanrıya ulaşmada bir araçtı. Yani din dışı müzik yapılamazdı. Sanki Tanrı'ya ulaşmada önemli bir araç olarak kullanılıyordu müzik. Müzik daha çok bende maneviyatı uyandırıyor. Yani herhangi bir para karşılığında örneğin ben bir müzik yapamam, yapılamaz bence gerçek müzik. Bana göre etnik müziklere dini motiflerin olduğunu düşünüyorum. Yani yaptığım derleme çalışmalarımda bunu gözlemledim özellikle. Zaman boyutu müzikte çok önemli değil. Yani siz bugün burada bir müzik üretirsiniz bunu bir beşyüz sene sonra bin sene sonra da o müzik sesten sese yani aktara aktara asırlara kaynaklık edebiliyor.
Müzik insanın hiçbir çıkar gözetmeksizin duygularını dışarı vurmasıdır diyorsunuz. Peki bu 'para ediyor' mu?
Hiçbir çıkar gözetmeden dışa vurduğumuz bir şey de aslında para etmiyor yani benim yaptığım bugün Laz müziği ya da otantik Laz müziği onun için birtakım insanlara göre para etmiyor. Bence zaten para etmesin. Yani parayla ölçülmesin istiyorum yaptığım müzik. Bugün yapılan Karadeniz müziğinde bu otantik yapıdaki müziklerin günümüz koşullarına daha çok popülerize edilip insanlara pazarlanmasına çalışılıyor. Bu hem o kültüre saygısızlık, hem tarihe saygısızlık, hem insanın kendisine saygısızlık olarak görüyorum. Bana kalırsa otantik müziği bırakın da kendi müziğinizi yapın. Yani ticari müzik de yapılabilir. Ben onlara bir şey demiyorum. Yapsınlar ama binlerce yılda yaratılmış bir kültürün ürünü olan Karadeniz müziği ya da Laz müziği üzerine bence fazla bunu ticari amaç kullanmaları doğru değil.
Ama sizin yaptığınız çalışmalar da aynı dolaşıma girmiyor mu?
Benim herhangi bir menfaat gözetmeden yaptığım çalışmalar da sonuçta yani bir cd'ye, albüme, bir kasete dönüştüğünde sonuçta ticari bir üründür. Onun da pazarlanması gerekiyor. Burda bir ikilem çıkıyor karşımıza. Çevremdeki insanlar diyor, 'daha hareketli parçalar, günümüz koşullara uyan şarkılar seslendir. Daha çok satar, daha çok insana ulaşırsın' Koşullar beni bu yöne doğru itiyor. Ama ben ısrarla o yöne sürüklenmiyorum. Bildiğim ve girdiğim yolda yürüyorum ben. Çünkü başlangıçtan itibaren bir yola girdiğimin farkındayım. Beni yolumdan uğratmak isteyenlerin sonuçta bana kötülük yaptıklarını düşünüyorum. Yaptığım müzikten geçimimi sağlamak durumundayım bu da var. Geçimimi sağlamak için de safiyane yürüttüğüm bu çalışmanın ticari bir mala dönüşmesini istemiyorum. Yürüdüğüm yol ne kadar meşakkatli olursa olsun, yorgunluğa değiyor. Gittiğim yerdeki insanların derlemelerde bana gösterdikleri sevgi ve güvene layık olmanın zevkine de hiçbir menfaat ulaşamaz biliyorum.
Çalışmalarınıza ne türden tepkiler aldınız?
Daha çok yurtdışında olumlu yankılar buldum. Öteden beri farklı seslere, farklı kültürlere kulağını tıkamış bir ülkedeyiz. Bu yüzden dünyada kültürel çoğulluğa ilgi gösteren ülkelerde benim çalışmalarım daha çok yansıma buluyor.
Hangi ülkelerde daha çok?
Özellikle Fransa, Amerike ve Almanya'da.
Siyasal veya eğlence amaçlı toplantılarda şarkı söylüyor musunuz?
Hayır.
Neden?
Öncelikle benim şarkı söylerken neşelenmem, yaptığım işten keyif almam gerekiyor. Başkasının bundan keyif duyması için bu şart; söz ettiğiniz türden ortamlarda müzik araç olarak kullanılıyor. Bu yüzden sıcak bakmıyorum o tür etkinliklere.
* Müzisyen. Yaşadığı coğrafyaya benziyor. Toprak gibi alçakgönüllü. Sade ve Samimi. Albümlerini Kalan Müzik'ten çıkarıyor. |