Bülent Oran adı, kuşkusuz sinemayla ilgisi olan herkese şu veya bu biçimde aşina gelecektir. Kimilerine göre, Yeşilçam melodramının 'ağababası', kimilerince, modern türk kültürünün kitleselleşmesinde payı olan bir suçlu, kimilerince, 'yüksek sanat zevki'ni de tatmış, seçkin ama, 'halka yakın', dışardan olup da toplumun bizatihi kendisini, kendisinden dinlemiş, tanımış ve o saf, samimi ve sıcak senaryolarıyla yansıtmış, çalışkan, üretken ve sorumlu bir sinema emekçisi.
O'nunla ilk kez, Ayşe Şasa hanımefendiyle görüşürken, Gayrettepe'deki evlerinde karşılaştık. Rüya Sineması adlı kitabımızın Ayşe Şasa ve İhsan Kabil'le birlikte yayınlandığı günlerdi. Kitaptaki yazılardan hareketle birkaç saat söyleştik. Becket, İonesco, Faulkner, Joyce ve Kafka'dan Fuzuli ve Şeyh Galib'e, Picasso'dan Klee, Kandinsky ve Mondrian'a, Selçuk kufisinden İznik çinilerine, İbn-i Arabi'den Bediüzzaman'a, erotik filmlerden Kieslowski'nin Dekalog'larına değin, inanılmaz zengin bir temalar coğrafyasında gezindik. Gezindikçe, karşımda heybetli bir Osmanlı çınarı gibi oturan, ama çehresindeki derin çizgilerde ve sevecen bakışlarındaki yorgunluğu çokça hissettiren, bir çocuk kadar saf ve dolaysız, bir o kadar nazik ve müeddep, belki en değerlisi gerçekten mütevazi adamın dağarındaki malzemenin çokluğu beni hayrete düşürdü.
Ayşe Şasa'nın bir yazısında söz ettiği gibi, Yeşilçam melodramının patentini elinde bulunduran Bülent Oran'ın, yarım yüzyıl boyunca beyazperdeye yansıyan öykülerinde, bilinçli veya bilinçsiz ama kesinkes, geleneksel anlatıların, halk hikayelerinin, Keloğlanların, Karagöz'ün etkileri ve izleri vardı. Doğrudan olmasa da, dili, dünyası ve kurgusunda geleneğin ezici bir egemenliği görülüyordu. Bülent Oran, ilgi ve çabaları bu denli çeşitlenmiş ve kılcallaşmış bu adam, Türkiye insanını en doğru tanıyan ve hissedenlerdendi. Yeşilçam'ın, kervanı yolda dizen kafilesinde Bülent Oran adı hep bir efsane gibi dolaşmıştı. Seksenli yılların ikinci yarısına değin etkin biçimde yazmayı sürdürdü. Filmlerde çeşitli karakter rollerinde oynadı. Telenovel dönemi başlayınca birkaç dizi yazdı. İkibiniki yılının nemli, yapışkan bir İstanbul akşamı, Tuzla'daki evinde görüştüğümüzde, hala elinde iki senaryo olduğunu, camaltı resimleri yaptığını, yazmayı düşündüğü birkaç film öyküsü bulunduğunu söylüyordu. Elli yılı aşkın bir süredir, evinde, kahvelerde, yazmak için elverişli bulduğu mekanlarda, eline sardığı pamukla tuttuğu kalem hep yazmayı sürdürdü. Sefer efendi merhum'la yaptığı bir Umre gezisinden sonra, yüreğindeki manevi ışık büyüdü. Tuzla'daki sakin ve huzurlu evinde ziyaret ettiğimde, bir televizyon kanalında naklen yayınlanan Mekke'deki akşam namazını izliyordu.
Bülent Oran'ın bu bereketli ve zengin yaşamından bazı çizgiler yansıtmaya çalıştığım bir belgesel film için Yeşilçam'ın geleneksel mekanlarında çeşitli kayıtlar yaptık. Anadolu'nun İstanbul'a açılan kapısında, Haydarpaşa garında, Aşıklar tepesinde, Yeşilçam sokağında, Tuzla'da, Ayşe hanımın babasından kalan korulukta, Gayrettepe'deki evlerinde, Üsküdar vapurunda, senaryolarının pek çoğunun doğumuna tanıklık eden kahvelerde...Bülent Oran'da bir kez daha gördüm ki, dil varlığın evidir, insanın da ruhunun yuvası olan mekanlar, aynı zamanda, mekanın ruhu olarak mutlaka bir gün karşımıza yeniden çıkar.
'Damarım kesilse, kanım yeşil akacak kadar Yeşilçamlıyım' diyen Yeşilkanlı Adam'la yaptığımız uzun söyleşiden bir bölümünü aktarıyorum.
Çocukluk imgelerinizden başlayalım mı? Sinema tutkusunun kökleri sanırım çocukluk yıllarınıza değin uzanıyor.
O zaman sinemanın yalnız benim çocukluğum üstünde değil bütün insanlar üzerindeki etkisi başkaydı. Aşağı yukarı yeni bir şeydi, bülüleyiciydi ve tek eğlence kaynağı denilebilirdi. Sinemaya ben sessiz film zamanında tanıdım. Bakırköy'de bir sinema vardı. Müzik olarak bir madam vardı, piyano çalardı ve aralarda da filmi anlamayanlar olursa orada yazılar çıktığı zaman onu tercüme eder veya kendi yorumuna göre birtakım şeyler anlatırdı. Onun kendine göre ayrı bir tadı vardı. Ve filmler çoğu zaman devamı haftaya diye kesilir bir daha haftaya gidilir ve hiçbirini kaçırmazdık. Ben küçükken babam bana bir sinema makinesi almıştı. İçinde lambası vardı, boruluydu, elle çevrilirdi. Bir kovboy filminden parçalar vardı, onları birbirine yapıştırırdık yuvarlak, devamlı aynı şey ağacın arkasından gelir, ateş eder, bunlarla oynardık. Sinemayla ilişkim böyle başladı. Sonra sesli film başladığında piyano arkaya kondu. Çocuklar piyano tuşlarını kopardılar bir tane de bende vardı. Arasam bulabilirim. O benim için değerli bir hatıra. Küçük yaştan beri biz sinemacılık oynamaya başladık. Çocukken filmlerde gördüğümüz kavga sahnelerini veya benzerlerini oynamaya çalışıyorduk. Hatta şöyle garip birşey oldu. "Bir millet Uyanıyor" filminde biraz daha büyüdük, o zaman sanırım liseye ya da ortaokula gidiyordum. Rahmetli Atıf Kaptan'ın bir sahnesi vardı. Çeşme başında su içerken, düşman askerleri onu arkadan vuruyordu "Ah kahpeler!" deyip döner ve yere yığılırdı. Mesela ben bu sahneyi çok seviyordum. Boyuna, "ateş edin diyordum, "ah kahpeler!" diye dönüp düşüyordum. Sonra büyüdüğümde kısmet oldu, Atıf Kaptan'la Dracula filminde oynadım. O benim için büyük bir şans oldu. Çok müthiş bir oyuncuydu, şahane bir fiziği vardı. Yani dünya sinemasında olsaydı çok kıymetli bir yeri olurdu. Çocukluğumuzda İstanbul şimdiki İstanbul değildi tabi. Bakırköy, zannediyorum onüç bin nüfuslu bir semtti. Şimdi sanırım üç milyon filan oldu herhalde. Arsalar, bahçeler, çayırlar, çocukların oynaması için değişik mekanlar vardı. Deniz kenarında kofa diye bir mağara vardı. Orda komiser filmi oynardık. Öbür tarafta tahta kılıçla filmlerde gördüğümüz savaş sahnelerini oynardık. Sürekli oyunla geçti, çok güzel bir çocukluğumuz oldu. Şimdiki gibi kriz filan yoktu Belki kriz daha çok vardı ama farklı bir hayat anlayışı vardı. Ben şunu düşünüyorum, yoksul bir aile değildik, hatta varlıklı da denilebilirdi. Ama çoraplar yamanırdı. Pantolon delindiğinde yama yapılırdı. Sonra büyüklerin elbiseleri tersyüz edilir, bize uydurulurdu. Yani bir şey israf edilmezdi. Atılmazdı. Azla yetinirdik. İhtiyaçlarımız daha azdı ve azla yetinme duygumuz, kanaatkarlığımız yüksekti. Şimdi büyük kriz lafları filan dolaşıyor. Ama ne çorap yamanıyor, ne yamalı pantalonlu insanlar bütün bunlar yok ama ağlaşma daha fazla.
Biz sanırım Türkiye'nin en güzel döneminde yaşadık. Gerçi çocukluğumuzda gençliğimizde birtakım sıkıntılar vardı. Ama biz o sıkıntıları pek hissetmiyorduk. Benim bir saptamam var. O günlerde yoksul da olsa insanların yüzünde bir gülümseme vardı, bir rahatlık, bir huzur vardı. Sonra insanlar gitgide, yıllar geçtikçe daha tatsızlaştı. Her sene insanlar biraz daha asık suratlı olmaya başladı. Yani bunun bence krizle filan alakası yok. Bu bir ayrı duygu çok iyi hatırlıyorum gençliğimiz şimdiki krize göre o zaman farkında değildik, kriz denebilecek sıkıntılar içindeydi. Ekmek karneyleydi şimdi o ekmeği verseler kimse yemez acayip bir şeydi Allah aratmasın birtakım maddi sıkıntılar vardı. Dilenciler bile farklıydı. Eve gelir, kuru ekmek isterlerdi şimdi dlenciye yüz lira verdiğim zaman küfreder gibi bakıyor. Yani krizden çok insanların sanıyorum arzuları istekleri çoğaldı. O yüzden hiçbir şeyden memnun olmaz hala geldiler yoksa çok kötü günler geçirdik, fakat herşeye rağmen mutluyduk. Hayat tatlı ve güzel geliyordu. Dostluklar çok farklıydı mesela Bakırköy'de Rumlar, Ermeniler, ahudiler içiçe yaşardık. Doktorlarımız hiç azınlık mazınlık duygusu yoktu. Onlar bizim bayramlarımıza gelirler, kendi şeylerinde işte yoğurtlarında çörek yumurta, mum yollardı. Sonra bizim ramazanda onlar sandık, yaparlardı biraz daha varlıklı insanlardı. Çünkü tüccarlardı genelinde yoksul müslüman ailelere herkes kendi bütçesine göre iki sandık üç sandık erzak yollardı. Bambaşka bir dünyaydı.
Çok hayal kurar mıydınız?
Hayal perest bir çocuktum bir çok senaryoyu nasıl yazdın genelinde sorarlar. Hiçbir zorluk çekmedim çocukken küçükkn dört beş yaşlarındayken bulutlara bakardım gözümde canlanırdı o onu kovalıyordu bu buna oluyor birtakım savaş sahnelerinde kovalamaca sahneleri filan görürdüm ben aslında şimdi belki ayıptır söylemesi senaryoları kafa yorarak beynimle yazmadım duygularımla yazdım. Bir aşk senaryosuysa o aşkı yaşadım bir serüven senaryosuysa o serüvenleri yaşadım kendimi kaptırdığım zaman bir sayfa senaryoya girdiğim zaman sıkıntı çekerim ondan sonra kişilikler karakterler sağlamlaşır, oturur kafamda ondan sonra onu yaşamaya başlarım yaşadığımı yazarım. O açıdan çok yazabildim zannediyorum o filmlerin tutmasının nedeni de yaşayarak yazmamdan kaynaklanıyor.
Çocukluk aşklarınızdan söz eder misiniz?
Çok erken başladı çocukluk aşklarım dört beş yaşlarında ben aşık olmaya başladım. O zamanda hayal kurardım. Mesela gece yatağımda bir saat filan işte o aşık olduğum kadını haydutlar kaçırır ben kurtarırırm filan parmak kadar çocucuğum nereye kurtarıyosun ama o aşkların düşleriyle yaşadım çocukluğumda biraz erken başladı ama öyleydi ve mutlu oluyordum o düşlerle.
Hatırlıyor musunuz kimlerdi ?
Ben aslında şimdiki mesleklerimin hiçbirini ne mizah yazarı ne sinema oyuncusu olmayı ne de senaryo yazarı olmayı aklıma getirdim ne de düşündüm. Çocukken iki meslek benim ilgimi çekiyordu. Bir ataköyün olduu yerde baruthane vardı. Baruthanede arada bir patlamalar olur, on ölü ondört ölü üç ölü beş ölü ve patlama sırasında itfaiyeler geçerdi. İtfaiyelerin zilleri, başındaki şeyler, çok kahramanca birşey, olay geliyordu. Çok küçük yaşlarda büyüyünce itfiyeci olmayı düşlüyordum. Sonra pilot olmaya niyetlendim. Çünkü o zaman pırpır uçakları vardı. Pervaneli iki kanatlı bez uçaklar. Hem ağır gidiyorlardı hem de adam akıllı alçalabiliyorlardı. Mahallemizde Cahide diye güzel bir kız vardı. Ona aşık olan yüzbaşı Kemal vardı. Uçaklan gelir mahallenin üstünden el sallar filan bizim için büyük bir olaydı. Bir arada pilot olmayı düşündüm. Çocukken tabii yapım korkak pilot milot olmak değil. Mesela kızım kiminle evlenirse evlensin ama bir pilotla evlenmesi beni çok üzer. Çünkü ben çok heyecanlıyım herşeyde acaba damat kaza mı geçirdi büyük bir korku içinde yaşarım. Meslek olarak bu iki şeyi arzuladım çocukken. Sonradan yazarlık sinema oyunculuğu ve senaryoculuk hep kendiliğinden olan şeyler.
Sinemayla sıcak temas nasıl başladı?
Sinema sevgisi bende hiç kaybolmadı. Hala aynı hızda devam etmektedir. Çünkü benim için sinema sanat mamat meselesi değil bir yaşam biçimiydi. Hertürlü filmden hoşlanırım. Hatta kendi mesleğimde kötü filmlerden daha çok ders aldım. Yani şunu yapmamak gerekir, şunu yaparsak ters tepki yapıyor diye. Ben şahsen düşsever bir insan olduğum için sinema benim için gerçek bir yaşam biçimi. Yani sinemada salona girdiğim zaman başka bir insan olurum. Başka bir mutluluklar tadıyorum ve çıkıyorum. Sinema içinde salon içind kendimi daha keyifli yaşar hissediyorum. Birde şöyle bir şey var mesela televizyonda film seyrediyorum videoda da film seyrediyoruz ama o sinema salonunun kendine göre bir gizemi var oturuyorsunuz, karanlık. Başka bir şeyle uğraşamıyorsunuz onun çocukluktan kalma bir alışkanlığı var. Onun için gördüğüm bir filmi bile daha önce videoda seyrettiğim bir filmi geldiği zaman sinemaya tekrar gidip sinemada seyretmeyi tercih ediyorum. Şimdi bu benim için tutku ve sevgi ama hiçbir zaman sinemacı olmak aklımın köşesinden geçmiyordu. Biz zannediyorum ya orta mektepte falandık ya lisenin birinci sınıfındaydık. Benim çocukluk arkadaşım vardır. En eski arkadaşım Sırrı Gültekin aşağı yukarı yetmiş yıllık arkadaşım ben şimdi yetmiş dokuza girmek üzereyim çocukluk arkadaşım. O meraklıydı sinemacı ve tiyatrocu olmaya bir gün gazetede bir ilan görmüş. Halil Kamil stüdyosu bir filmde oynamak üzere alınacaktır müracat edilsin diye, onun adresini yazmış. Bu Halil Kamil stüdyosu tam Şişli camii yanındaydı. Ortaokuldaydık, paramız da yoktu. O zaman Bakırköy'den Yedikule'ye kadar belirli bir paraydı. Sirkeci'ye kadar iki misli paraydı. Biz çok para gitmesin diye Yedikule'ye kadar bilet aldık iki tane. Yedikule'den Şişli'ye yürüdük. Hatırlıyorum ortaokul kasketleri vardı kenarından iğnelerdik, belki kasket merakım ordan başlamıştır. Ben stüdyonun kapısına gelince sıkılgan bir yapım vardır vazgeçtim. "Ben dedim girmiycem sıkılıyorum." "Sen ver fotoğrafı" dedi. "Ben gider yazdırırım" dedi. Girdi içeri beş dakika sonra sevinçli bir şekilde çıkınca, "tamam kaydettiler" dedi. "Bizi çağırcaklar" dedi. Ne çağıracaklar ortaokul talebesi ne artısı var ne de birşey. Sırrı'nın merakı o zamandan başladı. Sonradan gençlik daha geliştiğim zaman o zamanla için bir yakışıklı sayılırdım. Sırrı benim fotoğraflarımı alıyordu şirket şirket dolaştırırdı. Oraya buraya götürüyordu zorla o beni sinemaya soktu. Sinemacı olmak aklımın köşesinden geçmiyordu ama öyle oldu. Mizah işin gelince... Gene lisedeydim yazın bir bisiklet almak istiyordum. Ben herşeyi paramla elden aldığım parayla yapmaya sevmem. Kendim kazanıp onu harcamayı severim. Bir komşumuz vardı. O dedi ki, "bir matbaada işçi arıyorlar, ben sana bir kart yazayım arkadaşımdır, git yazın aldığın o parayla bisikleti alırsın." dedi. Gittim bu şaka dergisiydi. Gittim sahibi rahmetli Cemalbey'di. Şimdiki dergiler gibi tantanalı değil bayağı eski bina Babıali'de ikinci katında girdim. Kibar yüzlü bir bey pembe, sarışın, güleç 'buyur evladım" dedi. Girdim mektubu verdim. Okudu. "Ah çocuğum, dün birini bulduk." dedi. "Özür dilerim burada da başka bir iş yok" dedi. "Burada işte aboneleri yollamak, gel git işleri için birine ihtiyaç vardı. Onun için şu gördüğün arkadaşı aldık" dedi. "Ayrıca bu mizah dergisi. Bin yazardan bir tanesi mizahçı olabilir, o biraz imkansız" dedi. "Olsun" dedim, "ben denemek istiyorum" Fakat eskiden çok kibar insanlar vardı. Hiçkimseyi çocuğu bile kırmayan. "Evladım yaz ama umutlanma" dedi. "Peki" dedim, gittim eve, Radyo Tamircileri adında bir hikaye yazdım. Çünkü bir radyom vardı. Evde dinlemekten, çok tamirci peşinde dolaşıyordu. Her götürdüğümde bir başka yeri bozulup geri geliyordu. Matrak bir öykü yazdım, götürdüm. "Bırak ama çocuğum bak sana bir şey söyleyeyim alınma" dedi, "bunun yayınlanması kesin değil. Hatırın için okuyacağım, sen birkaç gün sonra uğra" dedi.
Birkaç gün sonra uğradım. Bu defa içeri girdiğimde, ayağa kalktı, kollarını açarak, "yahu" dedi, "sen doğuştan mizahçıymışsın be evladım" dedi. Böylece bisiklet sevdasıyla mizah öyküleri yazmaya başladım. Sırasıyla Şaka'dan sonra birgün Babali'den çıkarken İnsal kitapevi vardı. Avni İnsal'dı sahibi. -Kahkaha dergisini çıkarıyordu- "Sen bana yazar mısın hem de iyi para vereceğim" dedi. Sevincime diyecek yoktu. "Tamam" dedim. Beş lira o zaman. Önemli bir paraydı. Kahkaha'da yazmaya başladım. Sonra rahmetli Yusuf Ziya Ortaç çağırdı, ona öyküler yazmaya başladım. Bir gün gene Babali'den inerken birbirine benzeyen iki genç yolumu çevirdiler. "Bülent bey" dediler, "biz bir dergi çıkarıcaz orda yazar mısınız? Ben İlhan Selçuk ağabeyim Turhan Selçuk" dedi. Peki dedik. Kırkbirbuçuk dergisi çıkmaya başladı. O dergi kapandıktan sonra uzun bir süre Dolmuş dergisi çıktı. Oraya roman ve öykü yazıyordum. Bir süre devam etti, aşağı yukarı yüzkırk sayı civarında. Eşeklikten Eşekliğe diye bir roman yazmıştım. Roman Nuh'un gemisinde geçiyordu.
Aile ortamı nasıldı? Merhum Cevat Rifat Atilhan babanızdı. Bir dönemin önemli adlarından. İlkgençliğiniz nasıl bir evde, bir çevrede geçti?
Babam merhum, emekli askerdi. Önemli cephelere kumanda etmiş, büyük yararlıklar göstermişti. Yahudilik üzerine çalışıyordu. Bu alanda hayli yayın yaptı. Titiz bir araştırmacıydı. Konuları derinliğine araştırır, bir kaşif gibi peşine takıldığı meselelerin nihayetine kadar giderdi.
Bu yahudi tenkitçiliğinin özel bir sebebi de vardı.
Neydi o?
Onu müsaade ederseniz sır olarak koruyalım.
Nasıl isterseniz. Peki, evinizden, semtinizden söz ediyordunuz?
Bakırköy'de güzel bir yalıda oturuyordum. Bakırköy bez fabrikasında güzel bir kıza aşık oldum. Evde bunu duydukları zaman tam bizim yerli filmlerde olanın aynısı oldu. Bir kıyamettir koptu. Ondan sonra ben de dedim adettendir evlatlıktan redederler ben sizi reddediyorum. Oradan ayrıldım Zeytinburnu'nda bir gecekonduya taşındım. Yalnız o gecekondular şimdiki gibi saray değil, sahiden gecekondu yani omuz vursan yıkılıcak kümes gibi şeylerdi eski hakiki gecekondulardı. Fabrikaya girdim, sonra evlendim o kızla. Kızım Fatma'nın annesidir. Çok iyi bir kızdı. Çok hesabi bir kızdı. Hesap yaptı. Ben fabrikaya oniki kuruş saat üzerinden hamal kadrosuyla girdim. Fakat aynı zamanda o dönemde hukuka devam ediyordum. O zaman şefimiz bile ilkokul mezunu. Hemen üç ay sonra puantörlüğe geçtim, geceli gündüzlü üç posta çalışıyorduk. Böyle yoğun çalışmak diğer işlerimi engelliyordu. Bu arada Sırrı'nın zoruyla film çevirmeye başlamıştım. Bir özel ilkokulda türkçe, tarih, coğrafya dersi vermeye başladım. Bir matbaaya gidim, mürettiplik öğrendim. Ama şimdiki yazı makinesi gibi değil, harfleri tek tek diziyorsun. Sabır gerektiren bişey. Meleke kazanınca gözümüz kapalı buluyorduk. Karmakarışık işler yapmaya başladım. Hepsi içiçe. Bu arada ilk Sırrı götürdüğü zaman, beni hep kötü adam rolünde oynatıyorlardı. Cahit Irgat rahmetli jön oluyor, ben kötü adam oluyordum. Hatta bir filmde de Suna Pekuysal gencecik bir kızdı benden on yaş filan küçüktür o. Adı Suna Bulaner'di. Ben ona tecavüz ediyorum. Kız da çok utangaç. Bir gün Turgut Demirağ çağırdı. "Yahu senden kötü adam olur mu? Bunlar salak mı?" dedi. Sonra "seni jön yapıcaz" dedi. Dracula İstanbul'da filmiyle jönlüğe başladım. Ondan sonra fabrikadan ayrılamıyorum. Altmış ihtilalinde biz "Yabancı Kız" diye gene Turgut Demirağ'ın bir prodüksüyonunda Avusturalyalılarla yaptığı bir filmde oynuyorum. Vapura bindim, İzmir'e geldik. İzmir'de vapur kıyıya yanaşmadı. İhtilal oldu dediler. Beş altı saat gemide kaldık, sonra dışarı çıktık. Ordan Alanya'ya gittik. Filmi çevirdim fabrikaya geldim. O zaman askerler fabrikaya gelmişlerdi. Çocuklar dedi ki, senin durumun biraz karışık çünkü kovulacaksın geldiler bir odaya aldılar iki kişi bizi. Ben biraz atıp tutmaya başladım.Arkadaş ayağıma tekme vurdu. Masanın altını gösterip edip teyp diye işaret etti. Bunun üzerine biraz daha ölçülü konuşmaya başladım. Tabii kovulduk. Kovulmamın çok yararı oldu. Senaryo yazmaya başladım. Yine Dolmuş dergisinde romanlar hikayeler yazıyorum. Bir gün kapıdan dediler ki seni polisler bekliyor. Allah Allah niye polisler beklesin ki beni. Katil değilim, suçlu değilim. Hakikaten de iki sivil polis. Buyrun, dedim. Siz bir roman yazmışsınız bunun için savcılığa götürücez sizi. Savcılık şu Eşeklikten Eşekliğe romanı için çağırmış. Bu Nuh'un gemisinde hayvanlar arasında geçen bir hikaye. Gerçekten, millet meclisini ve işte devlet büyüklerini matrağa alan bir yazıydı. Bundan dolayı beni sorguluyorlar. Ben de şuna hayret ettim o zaman genç doğru dürüst ismi cismi tanınan bir adam değildim. Savcının önünde şu kadar dosya, diyor ki mesela geçen sen, Fahi Öngör, Orhan Kemal, Lütfü Erişçi Beykoz'da meyhaneye gitmişsiniz. Orada ne konuştunuz. Yani ne konuşcaz, hava civa konuşuyoruz. Böyle hakkımda yani benim gibi önemsiz bir adam hakkında koca bir dosya tutmuşlar. O dönemde benim yaşça büyük fakat benim çok sevdiğim Esat Adil Müstecabi vardı avukat. Çok değerli bir insandı. İmralı açık cezaevini kuran. Onu çağırdım, geldi. Sen hiç merak etme dedi. Savcılıkta şöyle bir müdafa yaptı. Bülent Oran yaşça benim küçüğüm ama çok sevdiğim arkadaşım diyebileceğim biridir. Kendisi romanlar hikayeler yazıyor. Bunun ana merakı hayvanlardır. Kedileri çok sever. Hakikaten kedileri çok severim, hiç hayatımda kedisiz bir dönemim olmamıştır. Kedisiz bir hayat düşünemem yani müsait olsa başka hayvanlar da toplarım, hayvanları seven yazar hayvanlarla ilgili bir roman yazmış. Siz burdaki hayvanları cumhurbaşkanına, başbakana benzettiniz bu benzetme sizden geliyor. Eğer Bülent Oran'a bir şey olursa, savcılığa romandaki hayvanları devlet büyüklerine benzetiyorsunuz diye karşı dava açıcağım, dedi. Onlar da bu işten ürktüler. Ben paçayı sıyırdım, fakat iki üç kere dergiyi toplattılar, tabi bu da batmasına neden oldu. Şimdi gelelim Sırrı'ya. O da fotoğraflarımı dolaştırıyor oradan oraya. Sonunda o zaman da zayıfım şimdiki gibi değil. Bir doksan civarında boy ve inceciğim, kilo olarak azım. O zamanda pek göze tutmuyor. İlk film için götürdü o filmde set işçisi olarak çalıştık set işçiliğinde gene hammallık düştü bütün işlerime hammal olarak başlıyorum.
Senaryo yazarlığınızı neye borçlusunuz?
Talat Artamel'in bir filminde oynamıştım jön olarak. Bir gün çağırdı. Herhalde dedim yeni filmde bir rol verecek. Dedi ki yalnızca rol için çağırmadım senaryosunu da sen yazacaksın. Dedim ki "Talat bey ben senaryodan ne anlarım?" Niye anlamayasın ki" dedi, "terbiyeli çocuksun, hukuka gidiyorsun, resimler yapıyorsun, romanlar yazıyorsun. Senaryo dediğin nedir ki, kağıdın ortasına bir çizgi çek sol tarafa göreceğin hareketleri yaz, sağ tarafa konuşmaları yaz işte senaryo bu" Aldığım ilk ve son senaryo dersi budur. Şimdi de üniversitede senaryo dersi veriyorum, şu kadere bak. Ondan sonra senaryo yazmaya başladım.
Sayısını hatırlıyor musunuz?
Vallahi bini geçti benim ölçüme göre. Ben saymam geçti. Cebimdeki parayı da saymam, uğuru kaçar diye. Yani bayağı anormal derecede çok yazdım. Ama çok yazmak insanların garibine gidiyor. Nasıl bu kadar çok yazabiliyorsun diye. O kadar çok yazabilmek o kadar zor bir olay değil. Yani bir disiplin, kendine göre bir yol çizersen daha çok da yazabilirsin. Bir evin kitaplığını dolduracak kadar çok sayısız roman kitap yazmış bir adam. Bu adamı kimse saat ondan sonra dışarıda görmüyor. Çalışırken de görülmüyor. Her gün sabah saat yediden ona kadar ama hergün aralıksız yazıyor. Günde üç saat yazmakla dünyanın en çok kitap sahibi olabiliyor insan. Bütün mesele çok yazmak belirli bir ortam yaratmak kendini belirli bir disipline sokmakla oluyor. Ben çok yazdığım zamanlar ki bunu kendi hırsımdan yazmıyordum. Yazdığım filmler iş yapıyordu. Çoğunda da patronlarla bir yakınlığım olmuştu. Bana yazacaksın der hayır diyemezsin. Öyle ki dört beş senaryo içiçe yazmaya başladım.
Nasıl çalışıyordunuz? Yolu yordamı yani...Mekan olarak nereleri seçiyordunuz?
Sabah altıda kalkıyordum. Altıotuzda kahveye gidiyordum. Senaryolarımı hep kahvede yazdım. Evde bir sürü senaryo yazacak yerlerim oldu her zaman için. Fakat evde kitaplarım var, resimler var, dikkatimi çekecek bir sürü şey var. Bir kitabı açıyorsun, hadi bir bakıyorsun birbuçuk saat geçmiş, kaptırmışsın kendini. Kahvede yapacak bir şey yok. O günün gazetesine bakarım ondan sonra mecburum yazmaya, bu yüzden daha çok kahvelerde yazdım. Altıotuzda kahveye gittiğim zaman benim için özel, demli çay yapıyorlardı. Çayımı kendim götürüyordum oraya, beş altı tane çay içiyorum sırf dem, o sırada nargile de içiyorum. Nargilede alıyorum, çalışmaya başlıyorum saat yediden onbir buçuğa kadar. Kahveye yakın olsun diye, Parmakkapı'da bir daire tuttum. Öğleyin gidiyorum oraya, bir duş yapıyorum, bir saat uyuyorum, öğleden sonra tekrar oturuyorum yazmaya. Yani yeni bir gün, yeni bir fırsat... Sağlıklı şeyler yazmaya başlıyorsun. Sürekli sabah akşam iki gün çalıştığın zaman bunları yazmak zor değil. Ayrıca yazarken kendime göre yöntemler geliştirdim. Birkere çok yazdığım için beyin hakkında ki hertürlü yazıyı kitapları filan karıştırdım. Ve öğrendiğim şey şu beyin vücudun bütün organları arasında en uzun bütün organları arasında en uzun sürede yorulan oniki saatte yorulup onbeş dakikada dinlenebilen tek organ. Fakat insanlar hepimiz oturup yazı yazdığımız zaman bir başın ağrıyor bir bilmem ne yapıyorsun beynin yoruldu zannediyorsun halbuki yorulan beyin değil. Biçimsiz oturuyorsun, boynun ağrıyor, kolun ağrıyor filan...Onun için bir kere çok vücudu yormayacak şekilde oturmaya alıştırdım. Bu kaslar yorulmasın diye kaleme pamuk sarıyordum. O zaman elin yorulmuyor. Bir de böyle yazacağıma kısa ve ufacık yazıyla yazmaya başladım. Bunları yaptığım zaman kaslar yorulmuyor. Vücut yorulmuyor ense yorulmuyor. O zaman kafam yoruldu diye bırakmıyorsunuz. Bütün bunları da hesaplamak zorunda kaldım. Bir de az önce de söylediğim gibi...Ayıptır söylemesi. Merd-i kıpti şecaat arz ederken suçunu söylermiş derler. Ben düşünerek beyinle kurarak yazmadım hiçbir öyküyü. O düşü tadarak yazdım. Yani yazdıklarım, aslında yaşamak isteyip de yaşayamadıklarımdı. Hikayelerde yaşıyordum bir bakıma. Onun için de hiç yorulmadım. Çoğu da aşk öyküsü olduğu için muhayyel olarak da bir sürü aşklar yaşadım. Malkoçoğullarından, Kara Muratlardan serüvenler...Bunlar beni yormanın dışında mutlu etti. Bu kadar çok yazmama rağmen dışarıda dalga geçip bir sürü de vaktim olabildi.
Sizi en çok coşkulandıran öyküler hangileriydi?
O zamanlarda sanat filmi filan gibi kavramlar yoktu. Bizim bütün derdimiz patron çağıracak, senaryo verecek, biz yazacağız ve bu senaryo iş yapacak. İş yaptığı zaman da bize tekrar iş verecekler. Yani elliiki sene bu işten para kazanabilmek için yazdığın şeylerin iş yapması gerek. Sadece iyi film kötü film diye düşünmedim. Yahut içeriği sağlam, seyirciye bir şey öğretip bir noktaya getirir, özü sözü doğru film diye düşünmedim. Sadece küçük bir çocuktan ihtiyar bir adama, yaşlı bir kadından genç bir kıza çok geniş bir seyirci yelpazesi içinde bunların tümünün birden hoşlanabileceği şekilde senaryo yazmaya çalıştım. Bu da filmlerin çok iş yapmasına neden oluyordu.
Eleştirmenlerin tepkisi nasıldı?
O zaman eleştirmenler bizim Yeşilçam filmlerini yerden yere vuruyorlardı. Bu da benim hiç umurumda olmadı. İmam bildiğini okur ben kendi yaptığımın doğru olduğuna inanıyordum. Bu bir kere vicdanen doğru olduğuna inanıyordum. Adam evini satıyor, tarlasını satıyor, bu işte iş var diye gelip buraya yatırıyorlar, şimdi yatırdığı paranın selameti senaryonun iş yapıp yapmamasına bağlı, iflas da edebilir kazanabilir de. Benim görevim aldığım paraya karşı patronun para kazanması ve seyircinin o filmden memnun olması. Filmlerin iş yapmasından cebime kırk para daha fazla gelmiyordu. Beni mutlu ediyordu, sanki o parayı ben kazanıyormuşum gibi. Eleştirmenlere kızmadım, söyledikleri şeyler yanlış değildi yanlış olan şuydu; bizim filmleri sanat filmleriyle karşılaştırarak eleştiriyorlardı. Ne bileyim bir Fellini, bir Scorses filmiyle bizim işi mukayese ediyorlardı. Bir kere bu yanlış bir şeydi. Şöyle yanlıştı, biz onların tek sahneyi çekemeyeceği parayla filmleri bitiriyoruz. Yani aynı şekilde karşılaştırmanın anlamıydı. Ayrıca bir İtalyan filminin yönetmenini karşımıza koydukları zaman şunu unutuyorlardı. İtalya'da da çok film çeviriyorlardı. Ve bizim çevirdiğimiz filmlerden çok daha saçma sapan filmlerde vardı. Onları gözardı ediyorlar: Ancak ünlü yönetmenlerin ünlü filmleriyle karşılaştırıyorlardı. O zaman şunu söylüyordum: Ben Anadolu'ya çarık yapıyorum, siz rugan ayakkabısı eleştirisi yapıyorsunuz yani aynı şey değil. Ben yaptığım şeyi biliyorum, rugan ayakkabı yaptım diye övünmüyorum yaptığım şey çarık, bunu çarık olarak eleştirmeniz lazım.
Bir de sanki bu memleketin bir eğitim sistemi yok, bütün halkı çok daha iyi şey getirecek şeyin sinema olarak düşünüyorlardı. Öbür tarafa trilyonların götürüldüğü şeyler var, onlar götürsünler. Zaten eğitim halkı iyi eğitecek olsa zaten daha iyi filmler yapılacak çünkü seyirciye göre film yapıyoruz. Biz işletmecilere ve halka soruyoruz. Hangi filmleri beğeniyorlar, neyi seviyorlar, hangisi tutar ona göre yazıyoruz. Aslında bizim yaptığımız filmlerin yöneticisi halk oldu. Halkın nabzını tutarak yaptık. Yoksa o arada da bazı sanat filmi yapıyorum diye yapıp iflas eden birtakım arkadaşlar oldu. Ama demek değil ki doğru dürüst film hem iş yapsın hem de sağlam olsun, bu yapılamaz değil, bunu yapan kahramanlar da vardı. Mesela benim için bir Metin Erksan en yapılmayacak zamanda çok güzel, çok cesurca filmler yaptı. Ama bana sorarsanız yaptığım filmleri seviyorum, yani insana çocuğu sakat doğdu diye belki sakat çocuğunu daha çok seviyor. insan Allah şey etmesin ama artistik çocuğu olduğu zaman normal çocuğundan daha çok eğiliyor. Ben de yaptığım en saçma filme kadar hepsini severek yaptım.
Yavuz Turgul'un o güzelim filminde, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni'nde, Haşmet Asilkan'ın kadim arkadaşı olan aktör evine kapanır ve gece gündüz eski filmleri seyreder. Haşmet bey, onları küçümsediğinde, 'yanılıyorsun' der, 'onlarda kendimi görüyorum, bir sıcaklık var.' Sanırım bu yargıyı paylaşıyorsunuz. Peki bu sıcaklığın sırrı neredeydi?
Kırk yıl öncenin siyah beyaz filmleri bugün hala seyrediliyor. Onlarca kez gösteriliyor yine yüksek reyting alıyor. Demek ki o filmler yanlış filmler değildi. Şimdi çok güzel filmler yapılıyor bunu kabul etmek lazım, ama o filmlere karşı bizim zamanımızda olmayan yeni bir seyirci kitlesi oluştu. Bir kere en azından televizyon izleyicileri ister istemez bir sinema gramerine, bilinçaltına sahip oldular. Bir resim estetiğine alıştılar. Güzel bir kadrajda çekilmiş iyi bir kameramanın çektiği filmi başka bir beğeniyle seyrediyor. Şimdi bizim yaptığımız filmlerde ben buradan avukata gidiyorum deriz kapıdan çıkar arabaya biner ondan sonra avukat levhasını görürüz, avukatın odasına gireriz. Ama şimdi seyirci o kadar gelişti ki avukata gidiyorum dedikten sonra avukatla konuşur hale geldiği zaman, bu iş seyirci tarafından rahat anlaşılıyor. Ayrıca sinema seyircisi kültür olarak değişti. Kırk yıldan bu yana şimdi garsonluk yapan yüksek tahsilli üniversite mezunları var. Kültürel açıdan Türkiye bundan elli yıl önceye göre bayağı değişti. Ayrıca dünyada genç nüfus ağırlığı olarak Türkiye başta gelen ülkelerden. Bu açıdan çok zengin bir ülkeyiz. Tabii yeni yapılan filmler daha bilgili, daha geniş görüşlü kitleye yapıldığı için karşılık bulabiliyor. Belki aynı şeyler bundan kırk yıl önce iş yapmayabilirdi. Yalnız bütün bu gelişmelere rağmen bir tek şey belli ki Türk insanının kişiliği ve istekleri değişmiyor. Bu eski filmlerin hala tutmasından belli. Bir de tuhaf bir şey var. Gençlerin bir kısmı, ben ders verirken onlardan o sevgiyi gördüm, bizim o eski filmleri matrak geçmek için yani başlıyorlar seyretmeye sonra tiryakisi oluyorlar. Uyuşturucuya alışmış gibi. Demek ki onların ayrı bir sıcaklığı vardı. Bu sıcaklık şeyden kaynaklanıyor. Bu ülkenin insanları çocukluğunda masal dinleyerek büyümüş, keloğlanlarla büyümüş insanlar. Benim yaptığım fimlerin altında masal ve keloğlan vardı. Ama keloğlan kafası kabak böyle çirkin, ufak, tefek bir adam değil. Cüneyt Arkın da olabilirdi. Neydi fakir bir gençti, işte zavallı bir annesi vardı. Bu kalıpta zengin bir kızı kendine aşık ettiği zaman ya da sıfırdan yükseldiği zaman bu halkın hoşuna giden bir olaydı. Şimdi bizim filmlerin özünde bu masallar ve keloğlanlar, diyaloglarımızda karagözün o karşılıklı konuşmalarının temposu oluyordu. Bir de ben mizahtan geldiğim için, biraz cafcaflı diyaloglar yazıyordum. Bunu da halk tutuyordu. Zaten sinema diyaloğu biraz farklı olması gereken birşeydir. Yani halk değişik, espirili konuşmaya meraklıdır. Bir de herkeste zeki olma merakı vardır. Onun için bunlar tutuyordu. Yani özünde ne olursa olsun masal yatıyordu.
Bir de şu var. Filmlerin iş yapması için seyircinin özdeşlik kurması, seyrettiği kahramana yandaş olması gerekiyor. Hep eleştirilen bir şey vardır. Böyle zengin kız fakir oğlan veya tersi diye küçümseyerek konuşurlar. Ama Türkiye'nin genelinde yoksul kız yoksul erkek çoğunlukta. O zaman onlardan birini alıp sınıf atlatacak bir düzeye getirdiğin zaman seyreden kendi için bir umut besliyor. Bu ben de olabilirim. Bütün mesele seyircinin o umudu, o sıcaklığı duyması, buna da Türk seyircisinin ihtiyacı var. Zaten bizim yaptığımız filmler öğretici filmler değildi ama insanları iki saatte olsa iki saatin ardından da olsa bir umuda yaklaştıran, bir umudun her zaman olabileceğini anlatmaya çalışan filmlerdi. Bir de genelinde ben hiçbir zaman sansürden şikayet etmedim çünkü politik şeyler yazmadım, sansür genelinde Türk seyircisinin rahatsız olacağı şeyleri engelliyordu. Sansür hiçbirşey değil ama ben o sansürü kendiliğimden yapıyordum yani seyirci bundan rahatsız olur diye.
Yeşilçam sineması özünde ahlakçı yanı baskın bir sinemaydı. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Ahlakçı olmak şunun için, insanlar kendi şahsen ahlaksız bile olsa ahlakı tutarlar. O zaman filmdeki kötü adam cezalandırıldığı zaman bir rahatlığa, bir huzura kavuşur. Yani bizim yaptığımız filmlerde seyirciyi tatlı hayallere yöneltmek ve bir rahatlığa kavuşturmak duygusu yatıyordu. Bu iş unsurunun ana kurallarından biriydi. Bizim sinemamız sanat sinsi değildi seyirciyi rahatlatan bir kaçış sinemasıydı. Yanisıkıntısını unutacak ve umudu yaşayarak filmler yapıyorduk. İnsanların umut duymaya sıkıntıdan kurtulmaya ihtiyaçları var. Yani bu ihtiyaçlara göre yapılmış filmlerdi. Bakın örnek vereyim.
Filmlerin iş yapması için ana kurallardan biri izleyicinin filmdeki kahramanla ya özdeşlik kurması ya da yandaşlık yani şu olsun bu olsun diye gerekiyor. Bunu somut bir örneğini vereyim bir dönemin seks filmlerinin baş oyuncusu Aydemir Akbaş'tı. Şimdi niye başka bir insan değil de böyle çok güzel vücutlu çok yakışıklı bir adam değil de, Aydemir Akbaş. O zaman zayıf çelimsiz bir adamdı. Neden onun filmleri iş yapıyordu. Sebebi şu, genelinde Türk sineması izleyicisinde Aydemir Akbaş'a yakın bir sürü insan var. Çelimsiz, zayıf, eğri büğrü yürüyen insanlar. Şimdi Aydemir Akbaş birtakım kızlara, kadınlara sahip olabiliyorsa onlara kendini aşık edebiliyorsa o zaman genelinde Türk seyircisi o tip insanlar üzerinden bir umut besliyor. 'Oh ben ondan da iyiyim daha da kolay aşk hayatına, bir kadına sahip olabilirim,' duygusu...Yani bunlar kaçılmaz şeylerdi. Ben bu seyricinin kaçamadığı noktalara dayanarak senaryo yazdım.
- Bir de aniden kör olan, körken gözleri açılan, kısa sürede ölümcülleşen veya mucizevi biçimde iyileşenler var. Hukuk ve tıp açısından ele alınması gerekenler. Bunlara ilişkin neler söylersiniz?
Biz bu filmlerin hepsi genelinde yıllar önce oynamış Amerikan, Fransız filmlerinde olan olaylara bakıyorduk. Onların arasında çok sayıda uyarlama bulunuyor. Oradaki trükleri, bizim seyircinin duyumlarına taşıdığımızda olumlu bir reaksiyon alınca, bunu abarttık. Bir de tabi, bizim şark geleneğindeki gerçeklik kavrayışı da etkendir alttan alta. İşletmeci diyordu ki onbeş sene önce bir film gördüm küçük kız kör oluyordu. Birtakım şeyler anlatırdı biz onlardan film yapardık. Yani bu tip filmler Amerika'da, Fransa'da çevrilmişti. Yani bütün dünya sinemasının kullandığı şeylerdi. Onlarda aşkın fedakarlığı daha iyi veriliyordu. Bir erkek yahut kız sevgilisi kör oldu öteki onun peşinde körlüğe rağmen bırakmadı. Ona sevgi gösterdiği, ona yardım ettiği zaman aşkın büyüklüğünü kanıtlayan bir olaydı. O açıdan onların hepsi iş yaptılar.
Türk sinemasında çokça eleştirilen sakatlı, körlü filmler yalnız bizde yapılmış değil. O tiripleri eskiden bazı filmleri görmüş olanlar anlatıyorlardı. Şöyle körlü filmler vardı. Böyle sakatlı film vardı. Çok iş yapmıştı diye. Biz anlatılanlardan onların öykülerinde kendimize göre birşeyler yapıp ürettik ama bizden on onbeş yıl evvel benzer trükler Amerika filmlerinde de Fransız filmlerinde de vardı. Burda neden sakat yahut kör tutuyor diye bir soru gelir akla. Nedeni şuydu; bir aşkta taraflardan bir tanesi sakatlanır yahut kör olursa öteki o aşkı daha yoğun bir şekilde yaşarsa aşkın güçlüğü çıkıyor ortaya. Ondan da ayrı bir tat alıyor. Ama seyircinin aklına birşey gelebilir. Biz birtakım mantıksızlıklar yaptık doğru. Ama bütün bunları hesap ederek, bilerek yaptık. Bilmeden yanlış birşey yaparsan bunu seyirciye yutturmak zordur. Mesela kzı kör olur da yahut erkek kör olur da kız, hemşire diye yanına gelir. Normal olarak insanlar telefonda bile alo deyince seslerinden hemen karşısındakinin kim olduğunu farkeder. Bunun değişmez bir formülü vardı. Kız hemşire olarak kör delikanlının yanına gelir, konuştuğu zaman delikanlı irkilir. "Bu ses bana yabancı gelmiyor" der. Kız da der ki, "ses sese benzer." Öyle dediği zaman seyirci rahatlar . Ben hukuk okudum. Bir sürü filmde bile bile şu yanlışı yaptım. Birini mirastan mahrum etmek ister baba ya da anne, seyirci de bunu istiyordur. O mirası falanca yoksula ya da şu kıza versin diye. "Seni mirastan mahrum ediyorum" der, ötekine verir. Şimdi burda bir avukat der ki; "bunlar salak mı, mahfuz hisse diye bir şey var. Hiçbir zaman mirasın tamamını kendi üstünden birine en azından üçte birini veremezsin. Şimdi ben şunu hesaplıyorum, salonda beşyüz kişi varsa, bunların iki tanesi avukatsa bunlar salak cahil diyecekler ama dörtyüz doksan sekiz kişi kendi isteği doğrultusunda olduğu için filmi beğenecek. Yani bazı mantıksızlıkları bilerek yaptık, bilmezsen yutturamazsın. Mesela Yeşilçam'ın kendine göre bir tıbbı vardır. Gerilim artsın diye gider hastaneye, doktor der ki birbuçuk aylık ömrün var. Allah Allah niye iki ay değil, beş ay değil de birbuçuk ay. Seyirci bu gerilim içindeyken birşey olur, ansızın iyileşir. Bunun da mantığı yok. Fakat seyirci o kızın ya da erkeğin iyileşmesini istediği için onun mantığını düşünmez, rahatlar. Yani böyle birtakım yanlışları bilerek ve çok hesaplı olarak yaptık. Filmlerin iş yapması için. Çünkü biz masala benzeyen bu filmleri bir çeşit seyirciyi kendi sıkıntısından uzaklaştırarak ona umut verecek tonda çalıştık.
- Bu durumda, eleştirileri haklı bulmuyorsunuz...
Şimdi eleştirmek daima kolaydır. Bizim filmlerin de yani bayağı eleştiriye hedef olacak yerleri var. Yalnız şunu hesaplamaları lazım. Yabancı filmleri bizimkilerle karşılaştırdıkları zaman, onlar hangi koşullarda hangi parayla çekiyorlar, biz hangi koşullarda hangi parayla çekiyoruz. Bunu kimse hesaplamaz, genelinde göklere çıkarttıkları yönetmene bizim bütçeyi verin ancak iki yahut üç sahne çekebilirler. Filmi bitirmek için o kadar hesaplar yapılıyordu ki bizde. Konuyu işliyorsun, işledikten sonra aman bir tane fazla dekora girmeyelim şu olsun, bu olsun. Bir sürü kısıtlamalar. Bunlar tabi filmin iyi olup olmamasında etkili oluyor. Yani özgürce gereken masrafı yapıp film çekmek seyirci açısından daha iyi olur, film açısından da iyi olur. Mesela bir örnek anlataym size. Benim için Türkiye'deki en iyi prodüktörlerden biri, hatta en iyisi diyebilirim. Muzaffer Arslan, rahmetli. Senede on film yapsa dokuzu büyük iş yapıyordu. Çünkü hesabını çok iyi yapardı. Bütün senaryolarını ben yazdım diyebilirim. Onunla yaptığım filmlerden bir örnek vereyim. Bir gün Türkan Şoray-Cüneyt Arkın'lı bir senaryo yazdım, gittim okuyor, ben de dikkatle bakıyorum, bir yerde ayağa fırladı "Yahu Bülent" diye bağırdı, "sen benim düşmanım mısın?" dedi. "Ne yaptım ben sana?" dedim. "Öldürecek misin beni?" dedi. Ben, "ne yaptım yahu" dedim. "Yahu" dedi, "buraya gene" dedi, "pavyon sahnesi koymuşsun" Cüneytle giriyor. "Tabii sen oturduğun yerde kalemle atmak kolay cebinden para çıkıyor mu? Oraya kaç tane figüran lazım o figüranların kıyafeti şusu busu. Beni yaktın dünyanın parası gidecek."
"Kolay hallederiz" dedim. "Pavyonu mu çıkaracaksın?" dedi.
"Hayır" dedim, "pavyonu çıkarmıyorum o şart." "Ne yapacaksın o zaman?" " Sen" dedim, iki dakika ver ben hemen yazıp getireyim." Sahneyi şöyle değiştirdim. İçeriye giriyorlar, pavyon bomboş. Kız soruyor. "Kapalı bir yere mi geldik." "Hayır" diyor "seni bütün gözlerden kıskandığım için pavyonu kapattım ve yalnız dans edeceğiz." Bu aslında ekonomik kolaylık olsun diye yapıldığı halde çok tuttu. Sonra bir sürü filmde aynı şeyi yaptılar. Hatta, kısa bir süre sonra, Anadolu'da yaygınlaştı.
Gene Muzaffer Arslan'a bir senaryo yazıyorum. Ankara Ekspresi romanının sahibi Esat Mahmut Karakurt, "bak Bülent seni ayağımın altına alır, döverim" dedi, "canına okumuşsun romanın" Romanı senaryo yapmadan okudum, Muzaffer'e, bu iş yapmaz, dedim. Çünkü Almanya'dan gelecekler bir grup, ithalat çıkaracaklar bilmem neler alacaklar. Bir serüven filmi. Saçma sapan bir serüven filmi. Ben onu aldım tamamen değiştirdim. Orda bir kadın doktor vardı Alman. O güzel Türkçe bilen bir kız oldu. Hatta casus ya bu, bir pavyonda da şarkı söylüyor, Filiz Akın. Önce Esat Mahmut, önce Fatma Andaç dedi ki 'bu kadar da saçmalık olur mu? Alman kadın casus hem de doktor kadına pavyonda şarkı söylettiriyorsun"
Muzaffer, "Yooo dur" dedi. "Şarkı olsun. İster Alman olsun, şarkı olsun" dedi.
Şimdi de televizyonda zap yaptığım zaman on kanalın beşinde şarkı var. Halkın şarkıya ihtiyacı var. Güzel sese ihtiyacı var. Onun için filmlere her zaman kan getiren bir olaydır. Sonra Esat Mahmut okuduktan sonra fıttırdı birden. "Bu sefer ayağımın altına alıp döverim Bülent."
"Döv hocam" dedim. Hakikaten çok sevdiğim arslan gibi uzun boylu, heybetli, kendi romanlarındaki gibi bir adamdı. Sert kahramanlar yazar. Kendisi o tipte adamdı. "Bu çekilirse mahvederim sizi" dedi. Muzaffer; "merak etme hocam senin dediğin gibi yaparız" dedi, gitti. Ben de o zaman dört beş senaryo yazıyorum içiçe, vaktim yok. "Muzaffer ben bunu tekrar ele alamam" "Sen merak etme " dedi. Bunu benim yazıları daktiloya çeken Murat bey vardı. "Ona veririz kitabı o sağlı sollu yazar veririz hocaya" dedi. Sağlı sollu kitabın aynını yazdı senaryo biçiminde. Esat Mahmut "İşte benim kitap bu." Şimdi ben Esat Mahmut'un o serüven hikayesini bir aşk filmi haline getirdim. Ama diyalogların çoğunu onun öteki aşk filmlerinden, aşk romanlarından aldım, bu yüzden filmde Esat Mahmut havası vardı. Bekliyoruz sonuç ne olacak diye. Allahtan beş tane altın portakal aldı. Senaryodan da ben aldım. Esat, bana "dua et dayaktan kurtuldun. Portakallar sayesinde" dedi.
Bir dönem senaryolarınızda argo sözlüğü öne çıkıyor. Bu argo merakı ve dağarı nereden, nasıl geliyor?
Şimdi argo, küfür demek değil. Argonun genelini kendim üretiyordum. Hoşuma da gidiyordu. Bir şey üretiyorum ertesi yıl halkın ağzına yayılıyor. Dışarıda onları duyduğum zaman çok keyif alıyordum. Argo aslında altında mizah yatan şeyi nükteli bir şekilde kullanmak. Bir de ben çok kenar semtlerde bulundum. Tophanelerde şurda burda yani gerçek argoya da yakındım. Bir ara sansür taktı ben Argo yazıyorum ya büyük bir dikkatle okuyorlar ve argo zannettikleri kelimeleri çıkartıyorlar. Bir tanesinde sansürden filan cümledeki filan diyalogdaki rangren kelimesinin kaldırılması. Ben "bu iş kangren oldu." diye yazmışım daktilocu rangren diye yazmış onlar kelimeyi argo zannetmişler çıkart diyorlar. Bu hale geldi iş. Bir de argoyu oyuncuya göre yazmanın yararı var. Mesela Orhan Günşiray'a bir argo sözcük söylettiğin zaman o güleryüzünden, sıcaklığıyla kendi heybetiyle o argo güzel bir karşılık buluyor, salonu da bir gülme alıyordu. Yani ağzına yakışıyordu. İsmini söylemeyeyim ünlü bir şarkıcıya Türker bir film yapmak istedi. Bana da "aman mahalle filmi olsun, müthiş bir argo döşe" dedi. Gerçekten asıldım, en rahat, en bol, en çok, en yoğun argoyu koydum. Fakat adam argoyu söylüyor salonda ses seda yok, söyleyen adam da çok önemli. Bir süre argolu filmler çok iş yaptı, körlülerin yanında. Argolardan da kazandık.
Az önce gerçeklik kavrayışından söz ettiniz. Buna dokunalım mı biraz daha, ne dersiniz?
Halk kendini görmek istiyor. Gerçek diye birtakım filmler yapıldı. Onlar gerçek değil aslında, kendi kafalarında yarattıkları gerçek. Ama benim çok değişik, çok zengin bir hayatım olduğu için iyi bir aileden hamallığa kadar, fabrika işçiliğine kadar öyle renkli yaşam olduğu için çok senaryo yazmam senaryolarımın tutma nedeni o insanların yakından tanımış olmamdan kaynaklanıyor. Onlar espirili konuşmaya meraklıdırlar. Mesela bir işçi kızla bir aşk serüveni yaşıyorsa parka gider, iki dakika sonra birbirini tırmalamaya, espiri yapmaya falan başlarlar. Onun için seyirciye değil de eleştirmene ters gelen diyaloglar, gerçekte halkın konuştuğu yahut konuşmak istediği tonda diaologlardı. Onlarla mesela Bakırköy'de Deniz sinemasına giderdik, bir hafta boyunca o film konuşulurdu bütün ayrıntısıyla. İşte kız nasıl baktı, John Wayne nasıl yürüyor. Bunları halkın farketmediği zannedilir. Fakat oyuncuların yürüyüşüne, bakışına, tabanca çekişine kadar dikkatle izlerler. Bana sorarsanız o alt kesim diye entellektüel kesimin tepeden baktığı insanlar yaşama çok daha sıcak, daha sevecen, daha tutunarak bakıyorlar ve öyle yaşıyorlar. Şimdi bir süre insan sinemaya gider, gittikten sonra kapının önünde unutur. Ama bunlar bir hafta ikinci sinemaya gidişlerine kadar bunu yaşıyorlar.Şimdi onların yaşadığını gördüğüm vakit hangi filmde hangi oyuncunun şu davranışının nasıl etki yaptığı içime işlemiş ona göre yazmışımdır. Yani benim sinema okulum o Bakırköy bez fabrikasındaki insanlardı. Gecekondudaki halktı. Onların hayata bakış tarzı idi. Şimdi genelinde o yoksul kesimin iyi yaşamadığı zannedilir ama bana sorarsanız o insanlar yaşamı o zengin kesimden daha iyi tadıyorlar, herşeyi çok iyi tadıyorlar . Hep söylediğim bir örnek vardır. Benim bir arkadaşım vardı fabrikada. Ertesi gün gelir "Abi akşam." "Ee ne var akşam." Elli gram sucuk almışım" Sanki dünyaya almış ince ince kesmiş onu, çayını demlemiş, radyoyu da açmış değme keyfine. Zannedersin ki dünyanın en zengin adamı, en müthiş bir geceyi geçirmiş. Elli gram sucuk, iki bardak çay ve parazitli bir radyoyla dünya onun olabiliyor. Bütün insanlar öyleydi. Bulduğuyla yetinen, gözü tok insanlar. Bunlar, Anadolu insanının ortak paydasıdır. Sabrı bilirler. Şükrü bilirler. Sevgi dediğimiz, içini boşalttığımız o kelimenin en sıcak manalarına vakıftırlar. Karşılıksız sevmek diye bir şey vardı o insanlarda. Şefkat vardı. Merhamet vardı. Yardımlaşma duygusu vardı. Digergamlık vardı. Komşusunun derdiyle dertlenirdi. Ona derman olmaktan büyük bir saadet duyardı. Orda evin kızı, komşunun kızı çarşıya gider gelir yarım saat, üç saat hikaye anlatırdı. Onun üç saatlik hikaye anlatması o yarım saat içerisinde dolaştığı şeylerden tad alması sonucunda oluyordu. Onun için ben o insanların hayatı daha güzel tattıkları inancındayım. Bu inanç benim filmlerime yansıdı. Filmlerimin iş yapmsına yardım etti.
Filmlerin genelinde sevgililerin kavuşmaması sizi üzmüyor muydu?
Ben genelinde mutlu sonla filmleri bitirdim. Yani yüz filmden kırkı mutlu sonla biter. Çünkü insanlar mutlu olmak istiyorlar. Mutluluğu tatmak istiyorlar. Hiç değilse perdede tatmak istiyorlar. Zaten büyük tatsızlıklarla biten filmler pek iş yapmazdı. Mesela ikisi birden ölüyorsa onu öbür dünyada birleşiyorlar diye düşünürdü seyirci. Öldü diye kabul etmiyordu. Bu, bizim halk hikayelerinde vardır. Leyla İle Mecnun, Kerem İle Aslı, Ferhat İle Şirin'de böyledir.Seyircinin bilinçaltında böyle bir inanç olduğundan, iki sevgilinin birden öldüğü filmlerin sonu tatsız olarak görülmüyordu. Mesela öyle bir film yaptım. "Boş kalan çerçeve" idi ismi. İrfan İnal çok iyi prodüktörlerden biridir. Gene içiçe senaryolar çalışıyorum. Senaryoculukta önemli şeylerden birisi de mümkün olduğu kadar senaryoyu zamanında götürmektir. Ben onu üç gün vereyim zamanı da sarkar sonra geri teper, düzeltiriz. Ben de namusumu kurtarayım. Tam tersi oldu. Film çekildi. Filmde iş filmi oldu. Gene filme karşı yerli filmi küçük gören sosyetik bir arkadaş vardı. Götür bakalım bu melodrammış, biraz eğleneyim dedi. Gittik sinemaya, yarısına kadar güldük. Komedi filmi diye. Dur bakalım film bittiği zaman bütün boyalar yanağına akmıştı. Ben genelinde bir melodram yahut acıklı film yaptığım zaman tümüyle ağır yapmıyorum. İçine bizim çok sevilen komedi oyuncularımız vardı. Necdet Tosun'lar Feridun Karakaya'lar, Vahi Öz'ler vs. Onları da mutlaka koyardım. Bu durumda hem güldürüyorsun, hem de arkasından acıklı bir sahne geldiği zaman normalin daha üstünde bir etki yapabiliyor. Yani o melodramlardaki komedi unsuru bir çeşit kontrast çiziyordu ve etkiyi çoğaltıyordu o açıdan öyle yapıyordum.
Bugünlerde neler oluyor, nasıl buluyorsunuz?
Seksenli yıllarda bir kırılma oldu. Yavuz Turgul gibi sinema kaliteleri yüksek sanatkarlar çıktı. Onlar, bir bakıma, Metin Erksan'larınkine benzer bir çığır açtılar.Güzel filmler de yapıldı, yapılıyor. Gençlerin temayüllerini heyecanla karşılıyorum.
Ama, Yeşilçam geleneğinden çıkarılacak yol gösterici dersler vardır. O kaynağa dönüp dönüp bakmak gerekiyor. Ayşe Şasa'nın Yeşilçam Günlüğü'nde yaptığı hesaplaşma bana oldukça değerli görünüyor. Bize özgü bir sinema dilinin kurulması için, o geleneğe yeniden bakmalı, diyorum. |