
Bildiğimiz kadarıyla Cam ve Elmas'ı geçen kış yaptığınız bir Kars ziyaretinin ardından kaleme aldınız. Kitabın yazılış sürecinden/sırrından biraz bahseder misiniz?
Doğrudur, Cam ve Elmas bana bir sürpriz yaptı, karlı bir Kars gezisinden sonra kısa bir sürede çıkıp geldi. Bir sırla mı geldi, bir gizi var mıdır bilmiyorum ama yazmak istedim ve yazdım hepsi bu. Esasında yazmak istemediğim, tam bir tembellik hastalığına giriftar olduğum bir zamandı...Nuri Işık'la Senai Demirci beni Kars'a çağırdılar. Senai ile İstanbul havalimanında buluştuk, Cam ve Elmas'ın girişinde betimlediğim inişi beraber gerçekleştirdik. Sonrası onun için de onlar için de benim için de sürpriz oldu. Yönetmenimiz bizi Evliya Camiine götürdü. Orada Yavuz Uzgur hocayı tanıdım. Ebu'l-Hasan Harakani hazretlerinden söz ediyordu. Az, öz konuşuyordu. Harakan kelimesi kalbime bir ateş gibi düştü. Biraz öğrenince, kendi kendime, 'keşke' dedim, 'bir öykü yazabilsem, onun o yakıcı dünyasından birkaç gölge düşürebilsem kağıda...' Dergahtan çıkarken, Yavuz hoca, kulağıma, 'yazacaksın yazacaksın, korkma' diye fısıldadı. Böylesi gizemlerle dolu beş günden sonra Ankara'ya döndüm. Bir bulut gibi kendimden geçmiştim. Birkaç hafta okumalarla geçti. Bir gece, 'senin öykün böyle başladı...' cümlesi düştü ve sonu kısa bir sürede geldi. Kars'a belgesel filmin çekimleri için giden bir kameramanın günlüğü biçiminde gelişti öykü. Harakani hazretlerinin, o büyük bilgenin olağanüstülüklerle dolu, gizemli yaşamının da helezonik biçimde aynı yatakta aktığı bir öykü buldum karşımda. Onu da anlatmak isterim. Harakani hazretlerinin Kars'ta şehid olduğu söyleniyor. Fakat bir bilgi bulamıyor, kıvranıyorum. Son birkaç sayfayı yazacağım. Bilgisayarın başında umarsız bi halde sigara içerek bişey bekliyorum sanki. Telefon çaldı. Yavuz hocam. Bir bir anlattı savaşı, şehadetini...Telefonu kapatıp kısa bir sürede öyküyü sonlandırdım.
Kars'ın, Harakanlı'nın manevi ikliminin sizdeki izdüşümü nedir? Nasıl bir atmosfer vardı orada?
Ebu'l-Hasan Harakani hazretleri, adı üzerinde Harakan'lı. Lakin seyyit. Evlad-ı Resul'den. Tasarrufu süren dört bilgeden biri olduğu söyleniyor. İnanılmaz bir yaşamı var. O denli yükseklerde uçan bir kartal ki, görmeye göz istiyor. Benimse ne basarım var ne basiretim. Fakat Kars'a sürüklenişim, eskiden duyduğum Harakani adının öyküsünü dinleyişim, günlerce hemhal oluşum, orada tanıdığım insanlar, gözlediklerim vs. beni yakmaya başlamıştı. Harakani hazretlerinin yaşamına ilişkin çeşitli rivayetler var. Kars'a geldiğini kaynakların çoğu doğruluyor. Şehitliğine ilişkin de çok rivayet var. Kars'ta türbesi var. Onun gibi kamil veliler için mekan yok mekanet vardır. Onlar yani büyük kutuplar, imamlar, yaşadıkları iklimin sahibidirler. Manevi çekim kutbu olduklarından, çiğnedikleri toprak onlarla şereflenir, o yurdu korurlar, onlar için sütun (veted) tabiri kullanılır. Hani bir halk deyişi vardır, 'dünya iyilerin hürmetine...'diye, bu inisiyatik bir şeydir, gerçekten de kamil veliler, kamil insan tutar iklimi, arzı. Dünyanın sütunu onlar olduklarından, onların omzunda durur. Kars'ta gönül gözünüz biraz açıksa, Harakani'nin nasıl o toprağa anlam verdiğini, atmosferi nasıl temizlediğini, arıttığını hissedebiliyor, görebiliyorsunuz. Ben Kars'a (tüm ekip için geçerli gerçi) Harakani hazretlerinin o güzelim, buram buram hikmet tüten sözlerini duymak, o yakıcı yaşamını öğrenmek için gitmişim meğer.
Bistamlı Bayezid ile Harakanlı Hasan'ın zaman-mekân sınırlarını aşan bir ilişkileri var... Eserin bugünde yaşayan kahramanı (kameraman) üzerinde ise insan ile yalnızlık arasında mukadder bir bağ kurulmuş gibi. Buradan hareketle, ilişkilerin imkânı ve doğası üzerine nasıl çıkarımlar yapabiliriz?
Gezgin'de, yalnızlığa ilişkin bir bölüm vardır. Şeyh halvete girer. İnzivaya çekilir dergahta. Yirminci gününde yakın dostu Abdullah birden kapıyı vurmaksızın içeri girince, derin bir dalgınlıktan sıyrılır. Habeşli, 'noldu şeyhim?' diye sorunca şöyle der, 'sen gelesiye Sevgili'yle birlikteydim, sen gelince yalnızlığa düştüm.' Yalnızlık esasında insanın halk'la ve kendiyle olmasıdır. İnsanın Rabbiyle olmadığı her an yalnızlıktır. İnsan ile yalnızlığı birbirine benzeten kameraman ise henüz bu bilinç düzeyine, bu olgunluğa ulaşmamış görünüyor. Bayezid-i Bistami'nin Hakka yürümesinden doksansekiz yıl sonra Harakani hazretleri doğuyor. Fakat oniki sene boyunca yatsıdan sonra kabrine gidip şafağa değin bekliyor.Oniki yılın sonunda Şeyh izin ve icazet veriyor kendisine. Üveysi yani. Hayatta iken (gerçi veliler haydırlar, ölmezler) Harakan'dan geçerken havayı koklar, 'buradan gelecek bir erin kokusunu alıyorum' dermiş. Dediğim gibi onlar için zaman mekan engeli olmaz. O muazzam irfan meclisinde onlar sürekli birlikteler.
İnsan ile yalnızlığa gelince...Kameraman yaralı. Ayrılmış ama eşine hala aşık. Çok acıyor içi. Canı yanıyor. Tam bu sıra Harakani çıkıyor karşısına. Bir yıldırım gibi düşüyor kalbine.
Biraz da aşkın imkansızlığı patikasından yürümeye çalıştım. Orada yalnızlık bir metafor olarak sardı metni.
Kameraman vecd halinde iken bir leylasına bir mevlasına yönelip duruyor. Bu dönüp durma, bu helezonik hal ile Wittgenstein'ın epigraftaki sözü "Yüreğimin büklümleri hep birbirine yapışmaya çalışır, ben de yüreğimi açmak için büklümleri hep yeniden çekip koparmak zorunda kalırım" arasında bir bağ kurabilir miyiz?
Evet, Wıttgenstein çok tuttu elimden aslında. Onda da bir nevi bir seyr bir yolculuk var gibime geliyor. O sözü anlatının içinden yürüdü hep. Leyla-Mevla ayrımı bizim bilincimizde olup biten bir şey aslında. Çünkü gayr veya şu bu yok Allah vardır. Bizim yanılsamamız ise Leyla-Mevla ayrımıdır. Gerçi bilgeler, bir insanı sevmeden Allah sevilmez derler. Ama Cam ve Elmas'ın kahramanı (kahraman mı sahi?) Leyla ile Mevla arasında savruluyor sürekli. Bu türden kaymalar benim Ayan Beyan'daki kimi öykülerimde de vardı. Yazdıktan sonra fark ettim. Daha doğrusu kitaba ilişkin bir yazı gözümü açtı. Demek ki bu paradoksu anlatmak için içimde sürekli bir istek olmuş. Wıttgenstein'ın sözü aslında sorunu yeterince açıklıyor.
Kahraman (kameraman) varlığından sıyrılmak, dünyadaki varlığının, üzerine yapıştırdıklarından kurtulmak istiyor. Öyle samimi ki haykırışları, bunu duymamak mümkün değil. Sonra Kars'tan havalanan bir uçağın içinde bize veda ediyor. Bundan sonraki menzili ne olur acaba?
Bunu ben de merak ediyorum.
Doğrusunu isterseniz bilmiyorum. Ama uçağa binerken hayli yol kat ettiği görülüyor. Bazı menzillere uğramış ve geçmiş olduğu görülüyor. Bu, çok acı çekmesinden de belli. Yazarken çok hissetmedim ama sonra düzelti için okurken ona çok acıdım. Öyküsü beni çok üzdü. Ama insan acı çekmeksizin olmuyor. Ne kadar acırsa içimiz o kadar çok yalınlaşıyor, samimileşiyoruz. Manevi hayatın en değerli desteği bana sorarsanız zikir ve ıstıraptır. Harakani hazretleri bir yerde şey diyor hatırlarsanız : 'Bizim katımızda ne hüzün var ne neşe...' Hani kabz ve bast halinden söz ediyor. Bu düzeye ulaşmak insanın çabasıyla mümkün değil sanırım. Bu bir bağışla oluyor. Akrebiyet gerçeği yani...Allah'ın insanı sevmesi ve Kendisine yakınlaştırması. Seçilmek gibi bir şey. Ama bizim dünya ile ilişkimizin düzeni için acı çekmemiz şart gibi görünüyor. Dünyayla bağlarımız koptukça canımız yanıyor. İyi ki de yanıyor. |