
Sondan başlayalım mı?
Neden olmasın, her son bir başlangıçtır aynı zamanda.
Eliot'ı bu kadar çok mu seviyorsunuz?
Burnt Norton'ı hatırlatan sensin bu soruyu sorma hakkına da sahipsin. Eliot'ı seviyorum demekten bile çekinir oldum artık. Sevgi sözcüğü kadar iğdiş edilmiş bir başka sözcük yok. Sürekli sevgiden söz edip de yüreğinde hep nefret taşıyanlardan geçilmiyor ortalık. Hani 'yüzleri dost, özleri düşman'dan usandım diyor ya...
Sevginin çözüm olduğunu yazan sizsiniz...
Bunu şimdi yazsam, herşey gibi sevgi de çözümsüzlüktür diye yazardım.
Kırk yıl sonra geldiğiniz yer burası mı?
Evet ne yazık ki burası. Eliot'ı bu yüzden seviyorum, 'sevgiyi azaltan bir yer burası'demişti.
Fakat durduğu yer orası değildi.
Durduğu yer değildi ama geldiği yerin bir çöl olduğunu, bir çorak ülke olduğunu farkedince dönüp can havliyle, 'sevgiyi azaltan bir yer burası' diye bağırdı.
Şiirlerini Ezra Pound'un redakte ettiğini öğrendiğinizde neler hissettiniz?
Yazan T.S.Eliot, bozan Ezra Pound diye hissettim.
Neyse, başlayabilir miyiz artık?
'Başlangıcı, sonu olmayan bir gece burası' diyorum ya bir yerde, hiç bir zaman başlayabileceğimize inanmıyorum aslında.
Ben yine de başlıyorum ve son kitabınıza ad olan Halvet Der Encümen nedir diye soruyorum.
Şimdi bu aslında sufi literatüründe , 'halk içinde Hakk'la birlikte olma denilen bir durumu anlatıyor. Hani beylik ifadesiyle kalabalık içinde yalnızlık. Fakat bir tarihsel bağlam içerisinde yeri olan, karşılığı olan söz bu. Bunu bağlamından koparıp da kullanmadım. Çünkü metinlerim ne kadar metaforik olursa olsun hep bir tecrübemden doğdu. Gerçeği öznel deneyimler sonucu sahiplenebildiğimiz yargısını çok doğru buluyorum.
Bu kitabınızda beni en çok etkileyen Acı Su başlıklı metin oldu. Neden Havva'nın Adem'e düşen kara bir gölge olduğunu söylüyorsunuz?
Bunu söylediğimi de nereden çıkarıyorsun?
Peki Acı Su ne demek oluyor?
Kadın hayatın acı tadıdır düşünceme dayanıyor. Bu kahrolası dünyaya
hadiste cife yani pislik denilen, deni yani alçak sözcüğüyle müştak olan bu dünyaya inmemize neden olan kadındır düşüncesine gönderme yapıyor.
Kadınla ilkin sessizlik ülkesinde mutsuzluk/mutluluk ayrımı
bilmezken, murad-ı ilahi erişiyor ve kadın burada ne kadar karşı çıkılırsa çıkılsın günah imgesi olarak üretilmesine neden olacak o tarihi yanlışın aktörü oluyor. Bu hristiyani, modası geçmiş düşünceye inanmak istemiyorum ama...
Sizi, öykülerinize yansıyan düşkırıklıkları, mutsuzluklar mı böyle karamsar bir yere itiyor?
Aşkın ne mutsuz ne de trajik olduğuna inanmıyorum ben. İnsanın kendi doğasına ihanet etmesi halinde trajedi kaçınılmaz. Ne var ki, insanın öteki'yle ilişkisi çok sorunlu bir şeydir. Yani sorun öteki'yle biraraya gelmemiz halinde ortaya çıkıyor. Yakınlaştıkça birbirlerine karşı körleşiyor insanlar.
Niçin böyle oluyor?
Yakınlaştıkça görmek istemedikleri bir sürü saçmalığı farketmeye başlıyorlar. Bir korkuya düşüyorlar. İnsan hem paylaşmak ister, hem de en mahrem gizlerini paylaştığı insanın tanıklığından korkar, onu çürütmeyi, yoketmeyi düşünür. İnsan, ünsiyete muhtaç bir yaratık olduğu kadar yalnızdır, yalnızlığa mecburdur.
Daha ilk metinlerinizden itibaren sizi en çok ifade eden tema yalnızlık. Kişiselliğe övgüler yağdırıyorsunuz. Elif Gibi Yapayalnızım en çok sevilen öykünüz oldu. Sizi yakından tanıyanlar, yalnız bir insan olduğunuza asla inanmazlar diye düşünüyorum. Israrla vurguladığınız parçalanma olgusu hayatınızda önemli bir yer tutuyor. Bütün bunları nasıl açıklıyorsunuz?
İnsan bir tenhalığa inmiştir. Geldiği yerde bir ünsiyet halindeyken, ansızın, bebeğin rahimden düştüğündekine benzer bir dış saldırıya maruz kalmıştır.
İnsanın tüm hayatı boyunca yapmaya çalıştığı şey, gerçekliğin görünümlerini belirlemek ve milyonlarca kez yapılmış bir şeyi, nesnelere gizli birer ad verme işlemini tekrarlamak olmuştur. Aydınlanmanın insanı tümüyle trajiktir çünkü gerçek de mitik olan da dönüştü. Kendi doğasına yabancılaştı. Bu süreçte insanın herşeye karşı inanılmaz bir uzaklığa düşmesi kaçınılmazdır. Bu uzaklıkta, insan ne denli yalnız olduğunu farkediyor. Şair mesela, nesnelerle yeniden ünsiyet kurmayı deneyen kişidir bir bakıma. Olup bitenlere bir çocuğun hayretiyle bakar. Bakar çünkü hiçbirşey aslı gibi değildir. Geldiği fıtrat üzere durmaz.
Erkek kadın, kadınsa erkek için bir sığınak sanılır. Oysa yalnızlıktan birine kaçmak, hani en kötü beraberlik de olsa yalnızlığı değişmeye çalışmak, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibidir.
Kadınla erkeğin bir bütünün parçaları olduğu düşüncesine ne dersiniz?
Bu platonik mitolojinin bir saçmalığı. Hani her varlığın iki yüzü, dört eli, dört ayağı, dört gözü olduğu söyleniyor. Sonradan birbirine yapışık iki beden ayrılıyor ve kadınla erkek oluyor. Bu yüzden birleşmek istiyorlar, denir.
Bu saçmalığa inanmıyorum. Kadının da erkeğin de özerk bir ontolojik alanı var.
Mitolojiye haksızlık ettiğinizi düşünüyorum, gerçeğe hayal etmeden ulaşabilir miyiz?
Sen de kadınlar gibi 'gecenin dudaklarıyla soğuk sözler mırıldanıyorsun'
demeye getireceksin biliyorum. Ama gece gibi kapkaranlık olan sadece kadın değildir. Kadının da erkeğin de halleridir bu. Aşkın halleri. Doğru sezgici bir ruh hayal eder ve hayal ederek gerçeğe yaklaşabiliriz. Bu, gerçeğe yaklaşmanın
bir yoludur sadece. Aşık olarak ve nihayet ölerek gerçeğe uyanabiliriz. Ölüm gibi bir ayrılık bizi gerçeğe uyandırabilir. Aşkla ölüm bize habersiz gelir. Bir yıldırım gibi düşer ve dönüştürür. Artık hiçbirşey eskisi gibi değildir. Bizi alışkanlıklarımızdan, önyargılarımızdan, saplantılarımızdan kurtaran aşktır.
Aşık olmak, ateşe koşmaktır ve yanış kaçınılmazdır. Yanarak boğulduğumuz sefil hayattan gerçeğin üzerine çıkarız. İnsanın kendi doğasının kuytularını görmesine neden olan, ona ruhunun farklı fotoğraflarını gösteren gerçek bir aşktır.
Bu, ruhun kanatlarının açılarak hiçliğe uçmasıdır. Hiçliği ancak yanarak keşfeder insan. Burada yaygın feminist görüşün aksine, kadının bir 'araç' olduğunu düşünüyorum. Bu patolojik yargıma fena halde sadığım hala.
Öykülerinizde kanları birbiriyle hiç uyuşmayan bu yüzden acı çeken ve çektiren kadınlar ve erkeklere çok rastlıyoruz. Yüzler Dali'deki gibi deforme edilmiş, Kandinski'deki gibi soyutlanmış. Bir karmaşa mı bu, yoksa...
Kadınlar bizi hep düşmekten korktuğumuz yalnızlığın derinliklerine sürüklüyorlar. Bu yüzden onları hep mutsuz çehreler olarak çizdiğimi farkettim. Leyla öyle mesela. Elif Gibi Yapayalnız'lığa sürüklemişti beni. Şehre Gerilen Uyku'da anlattığım kadın da masalara meze olan biriydi. Annem, bende hep bir mustarip çehre olarak yer etmiştir. Son kitabıma konu olan kadınların tümünde bir kırlangıç fırtınası esmişti. Beni insanın mutlu olabileceği vehmine kaptıran beni en çok mutsuz edendi ve bu kırıklığı Sensiz Erguvan'da, Düşük'te anlattım.
Kan uyuşmazlığına gelince...Bu daha çok evlilik denilen o tuhaf ortam için geçerlidir. Evliliği tahammülsüzleştiren budur ve bundan da kaçınmak imkansızdır.
Bu, zihin/arzu karşıtlığı da değil mi bir bakıma?
Bu karşıtlığı, erkek/kadın ikilemi olarak üretmek yanlış olur. Bu, insanın ötekinin yok edeceğini sanarak korktuğu mutluluğunu kendi elleriyle yok etmesi gibi bir trajik durumu anlatır daha çok.
Evlilikte böylesi bir gerilim yaşanmaz mı peki?
Evlilik erotik cazibeyi yok eder ve hele çocuk doğunca anne baba ölür.
Peki bir erkek, coşkularını bir kadınla zengin deneyimlere dönüştüremez mi?
Bu, beraberliğin doğasındaki zaafları ortadan kaldırmıyor ki.
Sorun, aslında insan tekindedir. Bizde karagöz perdesindeki gibi karton insanlar var. Birey yok. Bireye inanan, birey olmanın gereklerini farkeden yok. Kişisellik lanetleniyor. Kişilik olmayınca küçük tecrübeler büyük fırtınalar doğurmuyor. Küçük üzüntüler gürültüyle karşılanıyor. Oysa insan büyük ıstırapları, sessizce, bilgece karşılamayı başaramadıkça varoluşun anlamına erememiş demektir.Bir düşünce geleneğimiz, mevhum-ı muhalifinden bakma alışkanlığımız yok. Sorgulamayı, kendi kendimizle ödeşmeyi, eleştirmeyi yapamıyoruz. Küçük korkular, küçük kuruntular ve vehimlerden örülü bir hayat bizimkisi. Doğamızdaki özgürlük imkanlarını yok etmişiz. Allah'ın sunduğu özerk, özgür alanı bir sürü saçmalıkla daraltmışız. Ayrıca bizde, kadının fena halde tanımlanmış bir rolü var. Bunu acımasızca üretiyor beraberlikte. Erkeğin coşkularını kamçılandırmaktan çok, gemlemeyi amaçlıyor.
Siz de tutkulardan arınmayı yüceltiyorsunuz yazılarınızda ama...
Farklı bir şey benim söz ettiğim. Antik tragedyaların işlevinden farklı bir şeyden söz ediyorum tutkulardan arınmak derken. Hiç'i ancak bu yolla tanırız çünkü.
İnsan dünyaya doğarken hafif, saf, ağırlıksız bir şeydir. Sürekli bağlanır, yüklenir
ve saflığını yitirir. İşte biz, türkülerin ölümden beter dediği ayrılıkla sözgelimi tüm bağlarımızdan kurtuluruz. Çünkü Goethe'nin dediği gibi, aşk bütün bağları parçalayarak kendi bağlarını kurar. Sonra gitgide sevgilimizin aslında olmadığını farkeder ve onu bir yokluk, bir hiçlik imgesi olarak üretiriz. Sevgiliye dokununca, onun somutluğunu görünce de bunun ebedi olmadığını anlar ve yeniden aşık oluruz. Yokluğa, hiçliğe aşık oluruz aslında.
Bu yüzden mi Güzeran'daki Neco son nefesinde sevgilisinin soyunmasını istiyor?
Neco, dünyanın bütün çirkinliklerine gömülmüş biri. Hayatı tümüyle trajik. Dünyanın süslerinden iğreniyor ve uğrunda işlediği günahlara değmediğini anladığı nesneye hüzünle bakıyor. Bu, Gugukkuşu'ndaki elektroşok sahnesine benziyor. Sevişme coşkusu ölüm sarhoşluğu gibidir. Velinin sekr hali de böyledir.
Tutkuların doruğuna ulaştığımızda, şiddetli bir hayal kırıklığı yaşar ve boşluğu tanırız. Nihil yani boşluk, varlığın anlamlanmasında tek imkandır.
Bu yüzden bütün heyecanlar en yüksek kabarma anında sonsuzca derin bir boşluğa taşınır.
Son kitabınızdaki öykülerin ithaf edildiği kadınları merak eden okurlarınız için bir açıklama istesem?
Halvet Der Encümen hem benim bir dönemime tanıklık eden belgeler hem de kendimi hayatın kıyısında hissettiğim metinsel yaşantılardır.
Gönlümü verdiklerim de var aralarında, sadece bir dostluk sınırında olanlar da.
Geride Kalan Geriye Kalanın Aynısı/Geriye Kalan Geride Kalanın Aynası için neler söylersiniz?
O, bir dostun acısını anlatır.
Çark-ı Felek, Portal?
Çark-ı Felek, Selçuklu belgeseli çekimlerinde birkaç hafta boyunca sürekli ikliminde yaşadığım Selçuklu yapılarındaki sonsuzluk imgesiydi.
İnsanların illüstrasyonunu dönüp onları nasıl emzirdiğini hissettim orada.
Bir iletişim semineri için gittiğim Bochum'dan dönerken, son cümlede anlatıldığı gibi, arabanın arka camından baktığımda nasıl olup da nesneler küçülürken içimde bir coşkunun büyüdüğünü anlamaya çalışan bir metindi. Portal bir kavuşma coşkusuydu. O metinleri yazarken ne yazdığımı bilmiyordum. Kime yazdığımı, niçin yazdığımı bilmeden yazıyordum. Sadece yazıyordum. İçimde taşıyamadığım bir coşku vardı, paylaşmasam ölecektim. Sandra, saf bir ruh idi. Birkaç hafta konuğumuz oldu. Bir inci avcısı gibiydi. Çocukluk acılarını anlattı. Bir düşünü Sarkaç'ta, ötekini Ahşah Yüzaltı'nda anlattım. Kırlangıç Fırtınası, hayatımın en karanlık kabusunu unutmak istediğim metindi.
Kuş Uykusu adlı kitabınızda nihilist eğilimler öne çıkıyordu. Halvet Der Encümen'de ise tümüyle lirik ama eklerinden soyunmuş bir dil var. Her kitabı, ötekinden bu denli farklı bir başka yazar tanımıyorum. Neden bu farklılaşma?
Sen tanımıyor olabilirsin, ama, metin-yaşantı ilişkisini önde tutan her yazarda bunu görebiliyoruz. Ben yazar olmayı hiç istemedim. Yazıyı farkettiğimde ise iş işten geçmişti, geri dönemezdim.
Peki o 'edebiyat çete'lerine mensup olmamanın sıkıntılarını yaşamadınız mı?
Bu çete sözcüğünü biraz yumuşatalım istersen. Şuna cemaat diyelim. Şimdi bizde bir dergi merakı var mesela. İki üç insan biraraya gelince ilkin dergi çıkaralım
derler. Bu bir cemaat psikolojisidir. Yalnız kalmayı, yalnız yürümeyi göze alamayanların psikolojisi. Hep birileriyle var olma ve bu dünyanın ıssızlığını, vahşetini onlarla hafifletme refleksi. Bu bireyin olmadığını gösteriyor. Hani hep çileye talip olmaktan söz edilir ya. Tam tersi bir durum.
Güzeran'da durup durup döndüğünüz ana tema, geçici, yalan bir hayatın mutlak sanılan tutkularla nasıl bir düş kırıklığına dönüştüğü, yanılıyor muyum?
Hayır tam da böyle.
Bir başka kitabınızın adı Düşkırığı. Hayatınızda çok hayal kırıklığı yaşadınız mı?
Varolmanın özünde bir düşkırıklığı yatar. Her nesnede bir anlam bulursunuz. Her çehre bir duygudurumunu resmeder. Her olay bir kader sırrını önünüze getirir. Her kımıldanış bir soru üretir. Her acı, daha büyük bir acıyı davet eder. Her Aşk bir sevgilinin faniliğini anlatır. Her perde bir yenisine aralanır. Her yitik bir sahipoluş yanılgısı içerir. Her ceza bir suça dönüşür ve her suç bizi bir cezalandırmaya iter. Her bakış bir cennet kokusu estirir. Her aşk bir ölümdür, geçici olmaktan, geçip gitmekten kurtulmak üzere bir tuzağa yakalanmaktır. Her gölge sağa sola sallanarak zikreder ve boyun eğilmeye şayeste olana boyun eğer. Her sevgide bir gömü saklıdır, içinde ne yakut ne de zümrüt bulunmayan, sadece ıstırap saklanan bir hazinedir. Her yürek bir aşk çilesi merdiveninden yükselir arşa. Düşkırıklığı aklın aşka galip gelmeyeceğini farkettiğimizdeki kesin
uğrağımızdır.
Geçen Gün Ömürdendir'i Erkan Oğur'dan dinlemeyi bu yüzden mi çok seviyorsunuz?
Ağzında bakla ıslanmıyor.
Neşet Ertaş, Abdurrahman Kızılay, Kazancı Bedih, Edith Piaf, Charlie Parker, Nana Mouskouri, Kani Karaca ve Mercan Dede...Bunlar nasıl biraraya geliyor?
Bunların hepsi insanla tabiat arasında giren perdeleri parçalıyor. Böyle bir yerde buluşuyorlar. Onların ezgilerinde kalp titreşiyor. Adına modern hayat denilen o mitolojik çöpyığınından çekip alıyorlar bizi. Gönül vererek yokolmayı öğretiyorlar.
Onlara sanırım Rüya Sineması'nda anlattığınız o kristalden bakıyorsunuz...
Onlar bize o kristalden bakıyor. Bu bakışta biz şevki, hayatın özündeki o dinamiği buluyoruz, ona iştiyak deniyor, aşkla akraba bir sözcük.
Hayat sevgiden doğmuştur, nefretten değil. Kozmosun en küçük parçasından en büyüğüne her şey birbiriyle bir iştiyak halindedir ve bu hal, varlığın yalın halidir. Bu yüzden sevdikçe yalınlaşır, kimliklerimizden, üzerimize takılanlardan, giysilerimizden o yığınla gereksiz şeyden kurtuluruz. Yalın halde geliriz dünyaya ve acı çekerek yeniden yalın halimizi arar dururuz. Giderken yine giysilerimizden soyunmuş ve sadece yüreğimize sunulmuş iyiliklerle gideriz. Bu yüzden bize acı veren, hasret yaşatan, bizi yakan sevgiliye dikeriz gözümüzü. Gözlerimize ondan başka hiçbir hayal girmez. Sadece ona bakarız. Herşey odur. Ona bakmaya, tecessüm etmiş acımıza bakmaya doyamayız bu yüzden.
Bu duygusal retorikle modern sorulara cevap bulabileceğimize inanmakta zorlanıyorum ben. Daha rasyonel ve politik bir bakış açısına ne dersiniz?
Olağan alanlarda yitirdiğimizi olağanüstü alanlarda bulabiliriz ancak. Politik düzeyde yaşadığımız bir soruna aynı düzlemde kalarak bir çıkış yolu bulabileceğimiz kanaatinde değilim. Ben kendi payıma hiçbir ideolojiye, hiçbir devlet teorisine ve politik projeye inanmıyorum. Bu ülke ve devlet diye başlayan hiçbir eleştiri ve öneriyi ciddiye almıyorum. Burada bir patoloji var. İnsanın kendi imkanlarını keşfetmeden, kendi içine doğru derinleşmeden, kendi varoluşuna,
durduğu yere bir anlam vermeden hiçbir sosyolojik soruna çözüm üretebileceğini sanmıyorum. Biz moderniteyi en doğru ve derin nitelikleriyle Kafka'nın metinlerinden öğreniyoruz. Kendi içine kapandıkça insana dış dünya açılır. Kendi gizlerine doğru sızdıkça dünyayı,varlığı daha doğru, daha derin görür insan.
İnsanın dünyayla çelişkilerini hiç bir şey bize Tarkovski kadar anlatamaz.
Kıeslovski'nin Dekaloglar'nda anlattığı insanın hallerini hiçbir politik tasavvurda bulamayız. Hiçbir gerçek, Kurosawa'nın Düşler'i kadar gerçek değildir.
Özellikle Kuş Uykusu'ndaki kısa öykülerinizde bu eğiliminiz belirgin. Siz, kanımca dünyaya hep bir 'sadık rüya'nın filtresinden bakmayı yeğliyorsunuz...
Filtre sözcüğünü doğru bulmuyorum. Hayatı bir rüya olarak düşünüyorum daha çok. Rüyamızı tabir ettiğimiz bir rüyanın içindeyiz.
Sinemayla ilişkiniz, Rüya Sineması kitabınızda anlattığınız üzere, çocukluk yıllarınıza dayanıyor değil mi?
Evet, benim de bir cennet sinemam vardı. Malatya'da, altmışlı yılların sonlarında, babam sinema işletmeciliği yapardı. Bir tutkuydu onda sinema. Evimizin arkasındaki bahçeye bir yazlık sinema inşa etti sonradan. Çocukluğumun yapıtaşlarından çoğu oradandır. Hayyam'ın 'feleğin kuklaları' metaforunu orada öğrendim. O berbat melodramlardan öğrendiğim şey bu idi.
Gitgide bende de bir tutkuya dönüştü sinema. Yıllar sonra Tommy 'yi seyrettiğimde doğrudan anlatım sanatı olarak sinemanın ne denli zengin imkanları olduğunu farketmiş ve sarhoş olmuştum. Tarkovski'nin Nostalghia'sından sonra epeyi bir zaman seyrettiğim hiçbir şeyden tat alamadım. Derken imdadıma Kıeslovski yetişti. Üçlemesi ve ardından Dekalogları...
Sinema, bir temsil ortamında bulunduğumuzu anlatıyor bize. Shakespeare'in o ünlü oyun metaforu...Kamera, bizi sürekli gözetleyen melekleri imler.
Ve oyuncu ne kadar tuluat imkanına sahip olursa olsun, sonuçta önü sonu belirgin bir tekstin gerçekleşmesi için didinen bir kukladır.
Öykülerinizde bir yandan imgesellik öte yandan resimsellik var..Bunun iki kaynağına ulaşmış oluyoruz böylece. Onlardan film yapmayı düşündüğünüz oldu mu hiç?
Öykü biçiminde yazılan bir metnin filme konu olması zordur. Sinema somut araçlarla anlatır. İmgelerden örülü bir metin bu yüzden sinema diline tercüme edilemez. Edilse de o artık öykü olmaktan çıkmış. Bir başka şeye dönüşmüştür.
Fakat Rüya Sineması'ndan hareketle bir film yapmak istedim ne var ki akim kaldı. Sanırım ilerde yeniden döneceğim.
O halde şiir kliplerini de doğru bulmuyorsunuz?
Şair imgelerle konuşur, görüntü dili farklı bir şey. Şiir bir başka forma tercüme edilemez.
Ama güncel göndermeleri fazla olan bir şiir için düşünürsek..
Güncel göndermeleri çok olan ve konjönktürü gözeten metnin şiir olmadığını düşünüyorum ben.
Tezgahta neler var?
Varlığın Evi'ni yazıyorum.
Nedir o?
Doğrusunu isterseniz ben de bilmiyorum. Henüz başladım. Bir açık uçlu öykü, bir roman veya bir göndermeler derlemesi...
Televizyon yapımcısı olmak nasıl bir duygu?
Berbat bir şey!
|