
Hz. Mevlana'nın elmas ve cam arasındaki ilişkiyi anlattığı bu şiiriyle söze başlamak istedi gönül. Elmas ve Cam velut kaleminizin kaçıncı damlası bilmiyorum, ama bana sizinle röportaj yaptıracak kadar heyecan ve şevk veren bir eser olduğu aşikâr. Zira sizinle sohbet edecek cesareti kendimde bulamazdım. Gönül, soruları da size sordurmak ister ama usûl böyle ne yapalım. Her soru geneli ilgilendirir diye düşünüyor, kendimi böyle avutuyorum. Aradığının ne olduğunu bilen ama henüz O olamayan olarak ilk sorumu sorayım.
"Yer yüzünde yolculuk edenin ayağı; gökte yolculuk yapanın ise kalbi su toplar..." Ebu'l-Hasan Harakani Hazretlerinin bu muhteşem sözü ile gözlerini bize açan Elmas ve Cam'ın öyküsü nerede başladı ve nerede bitti hocam ? Ya da bitti mi ?
Cam ve Elmas'ı bir Kars gezisinden döndükten sonra yazdım. Kars'ta Dergah camiine gitmiş, Yavuz Uzgur hoca ile tanışmıştık. Harakani adını daha önce duymuştum. Dergahta öyküsünü dinlerken, sözlerini okurken içime bir ateş düştüğünü hissettim. Keşke dedim kendi kendime, hikayesini yazabilsem. Dergahtan çıkarken, Yavuz hoca içimi okur gibi, 'yazacaksın yazacaksın merak etme' dedi. Ankara'ya döndükten kısa bir süre sonra yine kısa bir sürede Cam ve Elmas çıkageldi. Bu hikayeyi de Gezgin gibi bir haftada yazdım.
Bu öykü Yavuz hocanın, Harakani hazretlerinin hikayesi gibi görünüyor lakin, asıl hikayeye konu olan kameramanın, belki benim, senin, pek çoğumuzun hikayesi. Her öykü ölümle bitiyor ama ölüm bir geçit ise aslında bitmiyor da. Ölüm ve ötesine ilişkin bir deneyimimiz yok. Bilgimiz de yok dolayısıyla. Öykülerimiz nerede nasıl başlıyor, nereye kadar sürüyor bilmiyoruz. Cam ve Elmas da böyle.
Bundan sonraki sorularımı, kitabınızda geçen, ukâlalık edip cımbızladığım cümlelerinizden hareketle sormak istiyorum müsaadenizle.
"Beni duyduğundan emin olmadan konuşmamayı öğrendim ama iş işten geçti..."
Bir düşünür de "Asıl konuşmak susunca başlar..." demişti.
Hatta "Sessizlik en büyük gürültüdür..." lafzını da okumuştum ondan.
Müfteri insan olmak'ın sorgulamasını yapmaktan bahisle,
"Konuşmak günahsız değildir..." ve "Akarsular denize karışınca seslerini keserler..." sözleri ışığında konuşmak ve susmak'ın sizde oluşan anlamı nedir ?
Susmanın ne anlama geldiğini doğrusunu istersen bilmiyorum. Susma halini yaşamadım hiç. Bu haller bize özgü haller değil. Dört aşamalı bir sükut ve konuşma halinden söz ediyor bilgeler. Kalbin susup dilin konuşması. Dilin susup kalbin konuşması. Dilin ve kalbin konuşması. Dilin ve kalbin susması. Tabi ırmakların deryaya kavuşunca susmaları anlaşılır bir şey bizim açımızdan. Sessizliği gürültü olarak değil de bir konuşma biçimi olarak düşünmek gerekiyor ayrıca. Hani konuşulamayan hakkında susmalı diyor ya düşünür. Bu sükut'un bir dil olduğunu ima ediyor.
"O yolun yolcuları, geceyi gündüzden daha çok sever, biliyordum...
Gündüz, vaktimin bir saatini başkaları çalıyor, geceyi seninle geçirebiliyorum..."
Bunu bir sanatkârdan ziyade, bir edebiyatçıdan duymağa şaşırmamalı. Zira fotoğraf sanatçısı için ışık yok ise fotoğraf da yoktur takdir edersiniz. Ya da sinema sanatçıları için de öyle. Ama herkesin ortak kanaati az ışığın bir sanat eseri için her zaman en uygunu olduğu. Misal, bir filmde en lirik sahneler genelde gece çekilir. Bu kardeşinizin geceye dair düşüncesi ise, gecelerin gündüzün negatifi olduğu yönünde. Peki sizce neden/nedir gece?
Allah geceyi bizim için bir dinlenme zamanı kıldığını buyurur. Bu, bedenin ve onda oturan ruhun dinlenmesi demektir. Ama tabi gecenin tümünü uykuyla geçirmek anlamına gelmez. Bizler tabi geç uyuyoruz. Yatsıdan sonra uyumak ve gecenin ilerleyen bir vaktinde kalkıp kullukta bulunmak, zikretmek gerekiyor. Sabahı uyanık karşılamanın ruh açısından çok büyük bir değeri olduğu, rızkın gün doğmadan dağıtıldığı, ruhların azıklarının da bu vakitte verildiği söyleniyor. Allah, sabahın soluklanışına yemin ediyor. Gece tabi örtü aynı zamanda. Gündüz ile gece, kozmik zamanın minyatür hali. Siyah ehadiyyetin beyaz vahdaniyetin rengi. Biri tekliğin diğeri birliğin yani. Gece her şey örtülüyor Allah dışında.
"Biz sarhoşken henüz üzüm yaratılmamıştı..." Bu sözün altında ezilenlerdenim. "Sevgili" mevzuu özellikle hayatta benim de hep kafa yorduğum bir şey. Aşk ! Aşaka...Ve belki de tek kafamızı yormamız gereken şey. "Şey" işte...Ve bu kasvet öyle bir hal alıyor ki, bazen kuruntu, bazen de aslolan Leyla'ya ulaşmaya vesile... Belki Leyla'yı görmüştür diye köpeğin gözünü öpen Mecnun'u yol seçtim bu sorum için. Hocam, "Kuruntunun verdiği kararların geçersiz olmasının nedeni şudur: Kuruntunun içine girmeyen şeyler geçersiz olduğuna göre, kuruntunun kendisi de geçersizdir. Zira kuruntunun kendisi de kurutunun içine girmez..." ifadesini okuduğu halde aşk'ın sevk ettiği kuruntudan kurtulamayanlardanım. Kuruntu yaşanması gereken bir şey midir ? Ve nasıl kurtulabiliriz ? Ya da -özeleştiri yapayım- böyle bir soru sorulabilir mi ?
Biz sarhoşken henüz üzüm yaratılmamıştı sözü İbn Farıd'a ait. Başka sufilere de izafe ediliyor gerçi, ama amaç bir. İnsanın kadim hali olan, ebedi çocukluk olan, kainatın kendisinden yaratıldığı nur-ı Muhammedi burada kastedilen. O'nun nuru evvel ba'sı sonradır. Bu ima ediliyor.
Aşaka, Arapçada sarmak demek. Bir nesnenin diğerini sarması. Aşkta ikiliğin ortadan kalkması gerekiyor. Varoluş birlik ilkesinden neş'et ettiği için, aşkta vuslat ile birlikte ikilik ortadan kalkıyor.
Kuruntu ise, bizim geçmişin hayal geleceğin hülya olarak nitelendiği dünya yaşamında, bizim sahiplik vehimlerimizle ilgili bir şey. Bir aslında bir kuruntular dünyasında yaşıyoruz.
"Bazen bir şey görünür gibi oluyor
Bazen bir şey görünmüyor
Bazen bir şey görünür gibi oluyor
Bazen bir şey görünmüyor
Bazen..."
Bu şiiri yazan için kafamda oluşan şey şu oldu: Kamerasını monitörüne çevirdiği vakit aynısı olan uçsuz görüntülerin oluştuğu anda yazmış olmalı...
"Yakınlığın yakınlığı, içinde bulunduğumuz uzağın uzaklığı iledir..." diyen de zâtınız, "Gün ağarıyor ya da doğuyor..." diyen de. Ve hatta,
"-Eğer senden önce ölecek olursam, sekeratta baş ucumda olur musun ?
-Senden otuz yıl önce de ölsem ölüm ânında yanında olacağımdan kuşkun olmasın..." (Karşısındaki evliyaya) "Sen benden yüz sene önce yaşadın..." gibi lâmekan sohbetini kaleme alan da...
Hatta hatta,
"...evin beni ziyaret edecek. Kâben beni anacak.." ifadeleri de Cam ve Elmas'ta geçiyor.
Bu sözler, "kavramlar"ın zahiren farklı ama iç içe geçmiş, müteradif olduğunu düşündürtüyor.
Her ne kadar düşünsem, ve "-Yol nerede başlar, ilk adım nedir / -İstemektir..." ifadenizi okusam da...Buna sebep de
"Şibli'ye "Ne haldesin ?" diye sorar. O da "İstemeyi istiyorum..."der.
"O da istemektir, ondan da kurtul..." diyaloğudur.
Kafasındaki bu sisi dağıtamayan olarak şiddetle sormak istiyorum.
Yakın-Uzak, Siyah-Beyaz, Yaşam-Ölüm...Sizce gerçekten her şey birbirinden farklı mıdır?
Şimdi bu Lale Müldür'ün şiirinde geçen, belirsizlik, muamma veya sır hali, yani hiçbir şey bizim algılarımızla sınırlı değil gerçeği. Bir izafiyet ve bilinmezlik hali...Bu varlığın bize bakan yönleriyle ilgili bir durum. Biz beş duyumuzla algılıyoruz. Bunlar bu dünyaya, fiziksel varoluşa özgü şeyler. Oysa fiziksel varoluşta da beş duyumuzu aşan çok şey var.
Akılla algılıyoruz ayrıca. Akıl da bir tür sınırlamaktır. Akl'ın kök anlamı bağ'dır. Akletmek, bağlamak, sınırlamak, kayıtlandırmak demektir. İtikat da böyle. Akd kökünden geliyor, deve düğümü demek. Orada da bir bağlama ve sınırlama durumu var. O halde bir şey bizim saf itikadımız içinde iman ettiğimiz bir şey de bazen görünür gibi olan bazen görünmeyen bir şey...Uzaklık yazınlık bunlar tümüyle izafi. Yakın olduğumuz şey uzak uzak olduğumuz yakın olabilir. Mesafe kavramını Heidegger de böyle yorumlar.
"Nerede niyaz varsa amaç, O'dur; nerde kavga varsa amaç, insanlardır..."
sözünün, ilerleyen sayfalarda "Dış çokluktur. İçte birlik vardır..." sözü ile altı çiziliyor. Sanki bir hususa özellikle dikkat çekmek istiyor gibisiniz.
Bu sözden sonra Halil Cibran'ın bir sözünü yazmayı vazife görür bu gönül.
"Karşındakinin gerçeği sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır.
Bu yüzden onu anlamak istiyorsan söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver.
Söylediklerimin yarısı beş para etmez; ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir
diye konuşuyorum."
Maalesef ve maalesef, bu sözleri duyup da yaşamak, uygulamak şöyle dursun,
bu sözleri dile getirmenin bile eskidiği bir dönemden geçiyoruz. Bu noktada bir ifadeye de ben dikkat çekmek istiyorum : Şevk.
"Şevk" günümüzde karşılığı olmayan bir ifade artık. Ya da son nefesini veriyor. Bugün şevk'in mekânı zorla adres değiştirmiş, ve kavganın mahallesine taşınır olmuştur. Bunun adı şevk midir, büyük bir soru işareti...Ve buna sebep olarak da nefs-i emmareye sahip oluşumuz, ya da olanların bizi de bu çamura çekmek istediği "hâl"in hasıl olduğunu düşünüyorum; bu "hâl" "hâl" midir diye sorarak...Hâl midir hocam ?
Hal, eriştirilen bir şey. Anlık bir şey tabi. Ruhun bir durumu. Makam, bu hal üzre kalmak. Cibran'ın ifadesinde dile, dilin doğasına yönelik bir ima var.
Şevk kavramı bugün bizim açımızdan pek az şey ifade ediyor. Bu, insanın fakr hali üzre yaşamasıdır. İnsan, güçsüz, çaresiz, sınırlı bir varlıktır. Şevk üzre yaşayan insan, kendi gücünü terk eder. Lütuf güçle değil güçsüzlükle gelen bir şey. Güçsüz iseniz, güçsüzlüğünüzü idrak ediyorsanız, Mutlak Kudret'e muhtaç olduğunuzu düşünüyorsanız o Kudret size güç verir, O'nun verdiği gücü hiçbir güç altedemez. Mutlak ve Sonsuz olduğu, oradan geldiği için asıl güçlü siz olursunuz. Bu hale şevk diyoruz. Niyaz Allah'a kavga insana özgü. Benliğin olduğu yerde kavga olur. Niyazın olduğu yerde muhabbet vardır.
Sohbetimizin en kısa sorusunu sormak istiyorum.
"Ben, sufî yaratılmışlardan değildir düşüncesinin hikmetini merak ediyorum.."
Ben de merak ediyorum hocam. Heyecanımı mazur görünüz. Sorabilir miyim ?
Bu Harakani hazretlerinin sözü tabi. Sufi gayr-i mahluktur, diyor. Bunu Hz. Mevlana Mesnevi-i Şerif'te yorumlamış. Füsus şarihlerinden Bursevi de şerh etmiş. Necmeddin Kübra'nın bu söze ilişkin bir şerh eseri vardır. Burada kastedilen, kamil insan'dır. Sufiden kasıt kamil, yetkin insandır...Kamil insanın yaratılmaması, fiziksel anlamda ya da zahiri manada yaratılmamışlık değildir. Bir şey ya yaratıcı olur veya yaratılmış. Tek Yaratıcı vardır. Burada kastedilen, kamil insanın Allah ism-i camiinin tecelli olması, dolayısıyla Zat'ın tecellisi olması meselesidir. Zat'ın tecellisini ima etmek üzere, yaratılmamıştır tabiri mecazi anlamda kullanılmıştır.
"İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı..." sözü ruhumuzun en mestur yerinde
yazılıdır mâlumunuz. Hz.Şems'in Hz.Mevlana'nın okuduğu kitabı eline alıp bir çırpıda toz edişini de biliyoruz. Evet "bil"iyoruz. Ne ki bu misaller de birer"bilgi". Sözü "bilgi"ye getireceğim. Ne ki gücüm ancak soru sormaya yetiyor. Cam ve Elmas'ta "Bizim aklımızla bildiğimiz her şeyi o kalbiyle görebiliyor. O, çabayla ulaşılamayacak olanı istedi..." "Evine ulaştığında kutsal kitabı belleğinde bulur..." ifadeleri geçiyor. Titreyerek okunası...
"- Cahil kime denir ? / - Bilmediğini sorana..." diyen evliyâ sohbetimize ışık olsun diyerek sorayım : Bilgi nedir hocam ?
Bilgi, bir bildirilen şey, iki, bizim algılarımızla, gözlem ve deneylerimizle ulaştığımız şey. İlim anlamında bilgi, bildirilen, öğretilen şeydir. Bu anlamda da aslında bizim geleneksel ilim öğrenme tarzımız bir tedristen çok tederrüstür. Hayat da böyledir. Öğreniriz. Yani öğretilir bize. En kullanışlı bilgileri bize deneyimlerimiz öğretir. Hani hayat üniversitesi filan diyorlar ya. En çok acılardan öğreniriz. Bizin en güç anımız en yoğun öğrenme zamanımızdır. Tabi bilgi, ilim, malumat, hikmet, marifet, sır ...bütün bunlar 'bilgi' türleri, bilgi ve dil alanları. Biz bunlardan sadece kitaptan okuyarak öğrendiklerimizi anlıyoruz. Kitaptan öğrenilir, tabiattan okunabilir, insandan okunabilir. Yani üç kitap var aslında. İnsan kainat ve kitap. Cahil insana denir. Bizim bilgilerimiz Mutlak Alim'e nazaran mutlak cehalettir.
Kitabınızdaki bölümlere şerh vazifesi gören rakamların önünde nokta var. Yani nokta sonda değil başta. Bu hususun soruma bahane olmasını istiyorum. Bir yerde "Nokta'nın sonsuzluğu" ifadesine rast gelmiştim. Nokta ne eğilir, ne bükülür. Sonsuzluğu olduğu söylenen bir şeydir, ama en küçüktür.Ya da yanılıyor muyuz ? Bu bağlamda, hem en küçük olan, hem de sonsuz olan olabilir mi ? Sonsuzluğun kan bağı sadece büyük olanla mı ilgilidir ?
Nokta, Allah'ın sembolü olarak kullanılmıştır geleneğimizde. İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı. Veya, Kuran Fatihada Fatiha Besmelede Besmele Be harfinde Be harfi ise ayırt edici bir noktada bulunur. İşte ben, o ayırt edici noktayım, buyurmuştur Efendimiz. Kamil insanın da simgesidir. Yani Zatiyyet hakikatinin imgesi. Her şey noktadan doğmuştur, nokta olacak, noktaya karışacaktır. Nokta, hat sanatında da yazının temel birimidir. Bütün harfler noktanın çoğalmasından ibarettir. Harfler noktaya göre, yani nokta birim alınarak yazılıyor. Yani ondan doğuyorlar.
Her kitabınızda bir veli vesile oluyor izinizi takip etmemize. Vesile olandan da, vesile olunandan da Allah razı olsun. Cam ve Elmas'ta da Harakani Hazretleri... Harakani Hazretleri ile olan rabıtanız bizlerden daha yakın. "Kapı" mevzuunu da sizden daha detaylı okumak hakkımız.
"Kapıyı tutan milin, otuz yıl boyunca kulağımda dönmesi, Allah'ın bana ne yapacağını bilmememden daha kolay gelir..."
"Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa odada hapistir..."
Kapı'yı açmanın yolu nedir hocam; acaba ısrarla çalmak mı ?
Evet. Sanırım o eşikte ısrarla beklemek. Kapıyı çalmak, muztar durumda olduğunu anlamaktır. Zor durumdayız yani...Bunu idrak etmek bir kapıya ihtiyaç duymaktır. Kapıya ihtiyaç duyulunca kapı bağışlanır, yani bir kapı çıkar insanın karşısına, çıkarılır. İnsana düşen o kapıda beklemektir. Harakani bunu yapıyor. Bayezid-i Bistami'nin kapısında oniki sene bekliyor.
Cam ve Elmas'ın ışığında usta çırak ilişkisine değinmek ister gönül. "Bizler, hiçbir zaman hiç kimsenin ustasının olamayacağı bir uğraşın çıraklarıyız..." diyen Hemingway ne kadar mütevazı ise; "Evi yapan kişi evi yaptıktan sonra ölürse eve zarar gelmez. Ustanın yok olmasıyla ev yok olmaz..." diyen filozof da yüce yaradanı yok sayacak kadar iddialıdır bu konuda. Elbette çırağız. Kimiz ki ? sorusu her daim dilimizdedir. Ama Yalsızuçanlar hocamızın "usta"dan ne anladığını söylemesini ister gönül. "Usta" tenine dokunacak kadar yanımızda olan mıdır hocam ? Yoksa bir ömür kendi kendimizin ustası / çırağı mıyız ?
Estağfirullah. Ben kendimi değil usta, çırak bile görmüyorum. Henüz talip bile değilim, salik hiç değilim...Bir yola girmiş olduğumu sanmıyorum. Keşke olsaydı. Keşke talip, mürid olabilseydim. Keşke bir ustam olsaydı, ona çıkarlık edebilseydim. Bir ömür çırak olsaydım. Ama yok işte. Kendimden bağımsız olarak diyebilirim ki, herkes herkesten ve her şeyden nasiplenir. Allah, bu alemde bir şeyi bir şeye bağlamıştır. Bu alemin şanındandır. Her şey her şeyle herkesle ilgilidir. Gizli bağlar var aramızda. Dolayısıyla nasiplenmek ancak çırak olmakla, talep etmekle, yola çıkmakla mümkün. Ya da biz öyle sanıyoruz. Yola çıkarak talip olunarak bir nasibe erişme imkanları ararız.
Cam ve Elmas'ta, -şairlerine sanki atıfta bulunurcasına- "Yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok..." "Beni unutsun beni hatırlasın..." ifadelerini okuyunca hiç aklıma gelmeyen bir şey oldu. Yaşamında, şiiri belki/mutlaka olan ama hiç şiir kitabı çıkarmamış bir kalemden muhteşem ifadeler okuyunca gönül Sadık Yalsızuçanlar isminin neden şair olmadığını, biraz da nefsine uyarak soruyor. Ama rahatlıkla filozof olduğunuzu söyleyebilirim haddim olmayarak. Hemen ilk aklıma gelenleri yazayım :
"Öğrenmeye başladığım da yalandı. Öğrenmenin kendisi de...Yalanın yalan olduğunu söylüyordum ya, bunu da bildiğimden emin değilim..."
"Sen öncesizsin, ben sonradanım.."
"Ben oluyorum, sen tekrarlanınca.."
"Tecelli niteliğinledir.."
"Yürüdükçe merdivenden yere iner gibiyim..."
"Alnımı tutuyorsun. Beni alnımdan kavrıyorsun..."
"Ellerimi aydınlat..."
"Ne zaman daha önce görmediğim bir yere baksam,
orada içimdeki acının bir gölgesini görüyorum..."
"Gözlerim hafifliyor..."
"Bana dönmek için benden ayrıl.
Beni hatırlama. Hatırlamak unutanların işidir..."
"Onu şimdi bir ses olarak algılıyorum.
Ses olarak görüyorum sadece..."
"Unutmak diye bir kelime varsa, kendisi de vardır herhalde.
Olmayan bir şeyin ismi olabilir mi ? Unutmak var mıdır sence ?"
"Kendimi sana bıraktım, dönüyorum..."
İlk defa bir cevaptan değil sorudan yardım alarak;
Sizce her şey birbirinden farklı mıdır ? Sorumun yardımıyla son sorumu sorayım :
Yoksa siz şair misiniz ?
Buna da maalesef evet diyemeyeceğim. Keşke şair olabilseydim. Şairliğin yaratılıştan olduğunu düşünüyorum. Her ruh şairdir gerçi ama ruhun kendi acısının taşıyıcısı olarak şiir söyleyebilmesi, şiirsel konuşması biraz talim ve edep gerektiriyor. Öğrenmek gerekiyor. Bu şairliğin verilmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor gerçi. Şair ise insan, şiirin gerektirdiği hüner şeyi yapacaktır, bu kaçınılmazdır. Şiirin iradesi insanın iradesine baskındır, şiir emreder ve yaptırır. Ama şair değilseniz dilediğiniz kadar öğrenin, çabalayın, ortalama bir şiirsel dil düzeyi tutturursunuz, bu da şiir değildir. Şiir ya hep ya hiç'çidir. Bu yüzden de tehlikelidir.
|