
İlk hikaye kitabınız Şehirleri Süsleyen Yolcu'nun ilk baskısından bugüne yirmi yıl geçti. Bu arada yirmiyi aşkın kitabınız çıktı. Yirmi yıl edebiyatta uzun bir süre. Buna rağmen yaşlı bir yazar profili çizdiğiniz söylenemez pek. Bunu neye bağlamak gerekir sizce?
Yazarlığı bir 'meslek' olarak görmediğimden olabilir mi diye düşündüm siz sorunca. Her okumaya veya yazmaya başladığımda bunu ekmek yer su içer gibi yaptım. Kağıda ilk öykümün ilk kelimelerini düşürmeğe başladığımdan bu yana hep aynı heyecanı duydum. Yeni şeyler aradım, yeni düşünceler, yeni çağrışımlar, yeni mazmunlar arayıp durdum. Belki bu yüzden, bilemiyorum.
Yaşıtlarınıza oranla velutsunuz. Şark klasiklerinin yeniden yazımı da dahil edilirse yılda ortalama iki kitap çıkardığınız söylenebilir, yirmi yıllık süreci gözetecek olursak. Bu verimliliği içsel bir ihtiyaca mı bağlamak gerekir; yoksa hikayenin son dönemde çok tutulması mı buna sebep?
Şark klasikleri veya benzeri çalışmaları önce kendim için sonra şiirin, hikayenin, anlatıların dilinin etkisine ve büyüsüne inanmış dostlarım için yaptım. Bizde çeviri çabaları, özellikle Doğu klasikleri bakımından hayli yoksul. Hasan Ali Yücel döneminde yapılanları küçümsememeli ama bizim irfani geleneğimizin hazinelerinin kapıları hala kapalı. Geleneğin travmatik biçimde kırılmasından sonra biz adeta belleksiz kaldık. O muazzam gelenekle aramızda barikatlar oluştu. Attar'ı, Cami'yi, İbn Arabi'yi, Hz. Mevlana'yı okuma bakımından ciddi engellerle karşı karşıyayız. O zamanki aklımla birkaç gencin bu hazinelerle ilişki kurması benim için çok değerli idi. Öykü derlemeleri ve telif öyküler bakımından 'üretken' olmamın hem tez canlılığımla ilgisi olabilir hem de söz ettiğiniz üzre öyküye yönelik ilgi ve istekle.
Hikayenizin postmodern olduğunu veya hiç değilse postmodern bir tarafa sahip olduğunu kabul eder misiniz? Yoksa kendinizi gelenekçi olarak mı görürsünüz?
Benim öykülerimde böylesi bir nitelik olduğu doğrudur. Bizim geleneğimizdeki 'mücerret' dil ile, soyutlama dünyası ile postmodern eğilimlerde rastladığımız özellikler arasında gidip gelen bir şey...Bu, özellikle bende Kuş Uykusu, belki ondan önce Gerçeği İnciten Papağan'la başladı. İlk öykü kitabım, daha çok beslendiğim ana damarın, Risalelerin etkisiyle oluşmuştu. Orada geleneğe daha yakın bir duyuşlar dünyası vardı. Sonradan modern yaşantıları, daha kaotik şeyleri anlatırken yer yer absürde varan ölçüde bir tersyüz ediş, dille oynamanın, kurguyu bozmanın, yabancılaştırma efektlerinin belirdiğini gördüm. Kuş Uykusu'ndaki Osman Yıldız öyküsü tam da böylesi, postmodern eğilimin öne çıktığı bir anlatı olmuştu. Bu damar hala sürüyor bende aslında. Şimdilerde daha dingin, daha manevi yataklara sızmama rağmen bilhassa öykü yazarken bundan kendimi alamıyorum. Yani iki üç kez kürtaj olmuş, evlilik dışı ilişki yaşamış, bir taşra kentinden, yoksul bir aile ortamından büyük kente gelip bir üniversitenin tiyatro bölümünde Aristo'yla, Brecht'le karşılaşmış, parçalanmış, yanları çürümeye başlamış bir insanın hikayesini anlatırken daha farklı bir dil kullandığımı görüyorum. Buna rağmen, irfani gelenekle bağlarım daha baskın çıkıyor. Zaten daha çok o kaynaklara eğiliyorum, onları okuyorum.
Bir keresinde Nihat Genç'ten duyduğumuz bir soruyu usta bir hikayeci olmanız hasebiyle size de yöneltmek isteriz: Şiirde gruplaşmalar, kuşaklar ve akımlar belirleyici olduğu halde hikayede böyle şeyler neden fazla değil, yahut belirleyici olmaktan uzak?
Değil mi? Oysa şiir daha kişisel bir dil...Nihat'ın söylediği doğru lakin genelleme yapmak için çok da elverişli değil. Öykü ve roman alanında da aslında birbirine yakın, adeta 'kollektif' bir dilin içinden konuşan yazarlar var. Ve bunlar bir dergi çevresinde toplanıyorlar. Ama dediğiniz gibi belirleyici değil. Akraba öykücülerden söz edilebilir belki. Hani üç damar var denir ya, işte Ö. Seyfeddin, Sabahattin Ali ve Sait Faik...Bunun birine biraz daha yakın durur öykücü. Özdenören ve Kutlu ile birlikte farklı damarlar açılmıştır, farklı menfezler...Geleneğe doğru, kutsal, geleneksel anlatılara doğru yeni bir patika belki.
Hikayede ustanız, öncülünüz olduğunu düşündüğünüz yazarlar var mıdır? Ya benzerleriniz ve ardıllarınız? Mesela Nazan Bekiroğlu, Gökhan Özcan tarzınıza yakın bulduğunuz hikayeciler midir? Ayrıca Faruk Duman? Romancılardan Elif Şafak?
Öğrencilik yıllarımda abartılı okurdum, bir oburdum adeta. Belki inanmayacaksınız, kronolojik biçimde Nabizade Nazım'dan başlayarak hiç birini atlamaksızın ve nedeyse tüm kitaplarını okudum öykü ve romancılarımızın. Ama Şinasi Hisar'ın Fahim Bey ve Biz'i, Tanpınar'ın Hayri İrdal'i, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'i, Sevim Burak, Mustafa Kutlu ve Özdenören'in öyküleri ve Ayverdi'nin Yusufçuk'u öykücü olarak beni fazla etkiledi ve ilgilendirdi. Belki bundan önce babamın Malatya'da işlettiği sinemalarda seyrettiğim filmleri anmalıyım. Hikaye anlatma sevdası bende o zamanlar uyanmaya başlamıştı. Kendi yaşıtlarımdan Nazan hanımı, Gökhan'ı sever ve ilgiyle okurum. Faruk Duman'ı da.
Hikayeleriniz geçmişten bugüne doğru takip edildiğinde dış dünya, olay örgüsü, açık seçik karakterler, günlük konuşma gibi tipik hikaye unsurlarının giderek belirsizleştiği, hatta birçok metninizde kaybolduğu gözleniyor. Yakaza romanınız sanki bu anlamda adına yakışır bir şekilde arada duruyor. Müşahedeyle karışık düşlemden tam tamına rüya haline geçmiş gibisiniz. Tutumunuzu biraz açıklayabilir misiniz? Gerçek dünyayı yazmaya değer bulmuyor musunuz?
Aslında asıl müşahade rüyadır. Tabi bizimkisi değil. Müşahade zaten görülmez, eriştirilir. Bugün günlük sözlüğümüzden çekilmiş olan bir ıstılah vardır : şevk. İrfani sözlükte, şevk düzeyine ulaşanlar ancak müşahadeye mazhar olabilirler. Şöyle derler : Muhabbet, kuşun uçmasıdır. Aşk, kanadı kırılırcasına uçmasıdır. Şevk ise, kanadı kırıldıktan sonra da uçmayı denemesidir. Kanadı kırılan kuş bilir ki, menzile kendi kanatlarıyla erişmesi imkansızdır. Bu halden sonra vizyonlar başlar. Aşk düzeyinde keşifler olduğu söylenir. Biz bunları bilemiyoruz. Sırdır. Sır ise deşifre edilemeyendir, hatta İbn Arabi, sır, henüz verilmemiş olandır, der. Benim düşten rüyaya geçtiğim doğrudur. Gerçek yaşamdan bir şizofren gibi koptuğum da doğru. Kendi hayatımın eksiklerini gediklerini onarmaya çalışıyorum yazarken. 'Kendi derdim söylerem/gayrı hikayet etmezem' diyor ya Mısri...
Yakaza'yı ilk çıktığı günlerde okumuşlardan biri olarak, bu romanın devamının ne Türk edebiyatında ne sizin kendi eseriniz içinde gelmemiş olmasını her zaman hayretle karşılamışımdır. Üstelik de o günlerden bugünlere Proust ve Joyce gibi romancılarla, Tarkovski gibi yönetmenlerle giderek daha çok ilgilenilmesine rağmen... Reha Erdem, A, Ay!'dan sonra da bazı filmler yaptı. Ama Sadık Yalsızuçanlar başka bir roman yazmadı. Neden yazmadınız? Gezgin romanınız var, ama Gezgin Yakaza gibi bir roman sayılabilir mi?
Gezgin farklı tabi. Daha inisiyatik bir anlatı. Menkıbeye daha yakın. Yakaza ilk gözağrımdı. Hani ilk roman hep otobiyografik olurmuş ya, o da öyle oldu. Ben, Halk Partili bir aile ortamından, modernleşmeden aşırı biçimde nasiplenmiş bir aile ortamından geliyorum. Dedem rahmetli Şeyh Said'in oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi'ye intisaplı bir sufi idi. Babam tam tersi. Ailede bir kırılma olmuş. Bu dönüşümün trajedisi içinde büyüdüm. Sonradan, gençlik yıllarımda Risale ile gözümü aydınlık bir dünyaya açtım. O heyecanla yazılmıştı Yakaza. İlk öyküler de öyle. Sonradan okudukça ve büyük kentte yaşamaya başlayınca ilgilerim ve dilim de değişmeye başladı. Yakaza aslında bir roman değildi, anılarla roman yazılmıyor biliyorsunuz. Bizim geleneğimizden gelmediği için eh işte Rüşdi'nin yerli versiyonlarını üretebiliyoruz roman olarak. Ama mesela Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tehlikeli Oyunlar, Sezai Karakoç'un söz ettiği trajedinin romanlarıdır. Hem romandırlar hem samimidirler. Roman daha çok mimari, daha plan, proje...Nihat'ın Dün Korkusu örneğin farklıdır. Orada da samimi bir çığlık var. Latife Tekin'in de öyledir. Modernleştikçe daha 'batılı roman'lar çıkmaya başladı. Yakaza bu anlamda farklı bir şey idi. Belki o izi sürmem daha doğru olabilirdi, lakin kader işte..başka bir yola düştük. Cam ve Elmas'la yeniden Yakaza'nın yürüdüğü patikaya doğru hareketlendim aslında. Şimdi yeni bir hikaye yazacağım kısmetse, o yola yeniden kavuşabilirim belki. Bir de şunu eklemek isterim : Bizim böylesi serbest anlatılara ilgi duymamız daha yerinde, daha tutarlı gibime geliyor. Bu öykü fetişizminden vazgeçmemiz, kendimizi daha özgür ve içten bir dille, yazar olmak, kitap yazmak için değil de, varsa eğer kalbimizi sıkıştıran ilhamı aktarma zorunluluğuyla yazmamız daha doğru olacaktır.
Kapı Yayınlarından üç kitabınız çıktı. Bütün kitaplarınız aynı yayınevince basılacak mı? Kaç cilt olacak?
İnşallah...Eski kitaplar sırasıyla yayımlanacak. Araya yenileri girecek, yazdıkça onlar da çıkacak. Benim bir talihsizliğim de beş altı yayınevince yayımlanmış olmam. Kapı ile birlikte bu makus talihi yeneceğiz gibi görünüyor. Biliyorsunuz Şey adlı anlatı çıktı yenilerde. Yapı Kredi'den çıkmış olan Hiç ve Sırlı Tuğlalar'ı yeniden yayımlıyoruz. Saklı Bahçe adında yeni bir öykü kitabı sırada, onu da Kapı yayınlayacak...
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Asıl ben teşekkür ederim. |