
Her şeyden önce bu dileğimizi kırmayıp kabul buyurdunuz. Teşekkür ediyoruz. Efendim, Sadık Yalsızuçanlar, kendisini tanımak isteyen liseli gençlere kendini nasıl tanıtırdı?
1962 Malatya doğumluyum. İlk ve ortaöğrenimimi burada tamamladım, liseyi Dörtyol-Hatay'da okudum. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 1983 yılında mezun oldum. Bir süre yayıncılık ve öğretmenlik yaptım. 1988 yılında TRT kurumuna yapımcı olarak atandım. Halen TRT Ankara Televizyonunda prodüktör olarak çalışmaktayım. Babam Malatya'da sinema işletmeciliği yapıyordu, çocukluk ve ilkgençlik yıllarımda çok sayıda film seyrettim. Öykü ve roman yazmamda bu yıllarda seyrettiğim filmlerin etkisi olmuştur. Edebiyat öğrenimi görmem, edebiyatın hakiki eserleriyle ilişki kurmamı sağladı ve seksenli yılların ilk yarısında öyküler, denemeler yazmaya başladım. Öykü, roman, araştırma, sinema ve televizyonun doğasına ilişkin yazılar yazdım, yazıyorum. Diğer yandan çeşitli belgesel filmler çektim, televizyon programları hazırladım. İletişim sorunlarına dair çeşitli araştırmalar yaptım, kitaplar yazdım.
Edebiyata yönelmeniz, yazmanız nasıl oldu? Kim vesile oldu? Ya da etkilendiğiniz birisi var mı bu anlamda?
Dediğim gibi, benim edebiyatla temas kurmam daha çok edebiyat fakültesindeki öğrencilik yıllarıma dayanır, lakin ondan önce, beyazperdede seyrettiğim yüzlerce filmin bunda hazırlayıcı bir etkisi olmuş olabilir. Özel bir etkiden söz etmem zor, yetmişli yılların sonlarında yoğun bir edebi okuma dönemi yaşamaya başlamıştım. Elime geçen roman, öykü, tiyatro ne varsa okuyordum. Bu süreçte ilk öykülerimi yazmaya başladım.
Sizi yakınen tanıyanların ortak bir görüşü var ki, o da çok alçak gönüllü oluşunuzdur... Şu sıralar arayıp da bulamadığımız kabilinden ince bir nezaket, tevazu... Bu yönünüz bizleri çok etkiledi. Bu anlamda sizleri de etkileyen isimler var mı gönül hanenizde?
Estağfirullah, bu haddimiz değil aslında, biz, 'gönül'ün iklimine henüz girememişiz. Gönül sahibi, yüksek muhabbet sahibi kamil insanların kitapları, sözleri ve hallerinin aşığıyız. Onların hayranıyız. Tevazu bir haldir ve ona niyet edilemez. Bizimkisi alçakgönüllülük değil de, ona niyetlenmek türünden bir şey. Bu yüzden de sırrı kaçıp gidiyor. Dostların düşünceleri, hakkımızda bir iyi niyet ifadesidir. Severek, etkilenerek her irfan ehlini okur ve dinlerim.
Bizim irfan tarihimiz, yüzlerce, binlerce kamil veliye ev sahipliği yapar. Bu bilgelerin menkıbeleri benim başucu kitaplarımdır.
Hayattayken kendilerini tanıma onuruna eriştiğim bir çok bilge var. Onların her birisinden ayrı ayrı etkilenmiş, onlara hayranlık duymuşumdur. Bizimkisi hani, 'varmasam da yolunda ölürüm' hali.
Yayımlanmış bir çok kitabınız var. Biraz bunlardan söz eder misiniz?
Bendeniz daha çok öykü ve roman yazmaya çalışırım, yazmak isterim, ama kader bizi başka temalara, alanlara da sürükledi. Sinema ve televizyonun doğasına ilişkin bazı çalışmalar yaptık. İlk yayımlanan öykü kitabım, Şehirleri Süsleyen Yolcu'dur. İlk roman, otobiyografik bir anlatı olan Yakaza'dır. Sonradan Cam ve Elmas ile Şey adında iki roman daha yazdım. Bu arada Kerem İle Aslı'yı ve ünlü Kürt bilgelik anlatısı Mem İle Zin'i yeniden yazmayı denedim. Şehirleri Süsleyen Yolcu kitabımdaki ilk öykülerin ardından Gerçeği İnciten Papağan, Güzeran, Kuş Uykusu, Halvet Der Encümen, Ayan Beyan, 40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri, Sırlı Tuğlalar, Hiç gibi öykü kitapları geldi. Bu arada Rüya Sineması adlı bir sinema kitabı yazmıştım. Sinema ile rüya arasındaki olgusal ve metafizik ilişkileri konu ediniyordu. Televizyon ve Kutsal, Düşkırığı, Tarafsızlık masalı, Korku ve Ümit ve Aşk gibi deneme kitapları yazdım. Düş Bahçesi ile Mavi Kanatlı Bir Kuş adında iki masal kitabı yazdım.
Bugünün gençliği edebiyatı sevmiyor diye bir kanaat mevcut. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Gençlerimize neler tavsiye edersiniz?
Aslında bugün, düne nisbetle edebiyat daha çok seviliyor, genç insanlar edebiyatın güzel örnekleriyle daha yakın bir ilişki içindeler. Daha çok kitap okunuyor, daha çok insan şiirle, öykü ve romanla meşgul. Ama bizim geleneğimizle, irfani gelenekle ilişkimiz hayli yaralanmış olduğundan, kadim edebiyatımızla ilişkilerimiz sorunlu. Belki asıl sorun burada. Bir Şeyh Galib'i, Hz. Mevlana'yı, bir Niyazi Mısri'yi okumak, anlamak, mazmunlarını çözmek bakımından çaresiz durumdayız. Genç kardeşlerime bu yönde bir merak edinmelerini, bu merakın gerektirdiği yorgunluğa talip olmalarını öneririm. Modern edebiyatı da doğru okumak ve değerlendirmek için bu gereklidir. Bizim edebiyatta bir 'göre'miz yok..veya şöyle diyeyim, 'göre' bakımından bir zihin karışıklığı içindeyiz. Bu karışıklıktan kurtulmak için neler yapmamız gerektiğinin derdine düşmeliyiz.
Malatyalısınız. Çocukluğunuzun Malatyasına dönersek, Sadık Yalsızuçanlar neler yapardı o günün Malatyasında?
Bunu aslında özellikle Sırlı Tuğlalar ve Güzeran adlı öykü kitaplarında hayli anlattım. İnsan bir bakıma çocukluğudur biliyorsunuz. Şair, 'bir insanı çöz çöz çocuk olsun' diyor. Edebiyat, özellikle de öykü ve roman yazarları açısından yazmak, eğer bir samimiyet meselesi ise, çocukluğuna, o saf haline dönme çabasıdır. Biz, üzerimizdeki eklerden, yüklerden kurtulmak için yazıyoruz. Bunun için de çocukluğumuzun imgelerine dönüyoruz. Bir kuyuya iner, yıllardır girilmemiş bir odaya girer gibiyiz. Benim çocukluğumda Malatya'da geleneksel değerlerin büyük bir kısmı yaşıyordu. Mahalle vardı, sokak vardı, komşuluk ilişkileri yaşar haldeydi. Ne bileyim Ramazan, bayram, düğün, cenaze, bu zamanlarda insanların kalbi belirir, gönlü saçılırdı. Samimi, yalın, bulduğuyla yetinen, hırs ve tutkusu olmayan insanlar vardı. Mütevekkil insanlar. Bu sadelik gitgide yok oldu. Onu çok özlüyorum. İnsanlar hep yalın hallerindeydi. Hani Behçet Necatigil'in evin hallerini anlattığı şiiri vardır, de hali e hali den hali...vs...bir de yalın hali. İnsanların halleri de böyleydi, bu hallerin her birinde ayrı bir sadelikte görünürlerdi. Ben çok hayalperest bir çocuktum. Babamın işlettiği yazlık sinemalarda seyrettiğim filmlerden midir yoksa çok kalabalık bir aile içinde bir yalnızlık mı geliştiriyor insan tam olarak kestiremiyorum, ama içe kapalı, melankolik bir tabiatım vardı. Sanki dışarıdaki dünyanın yüzlerce katı büyüklüğünde muazzam bir iç hayatım vardı. Orada yaşardım. Hayaller kurardım. Bunlardan biri de işte yazar olmak, hikayeler anlatmak, sinemacı olmak, filmler çekmekti. Tabi Malatya'nın kendine özgü o havası o zaman daha bir güzeldi. Bir Davulcu Hasan'ı unutamam. Sami Kasap'ı, onun gürül gürül sesini, söylediği mayaları unutamam. Dedemi, bilhassa babaannemi...Mesela değirmene çıkardık, yani kışlık zahireyi değirmene götürür öğütürlerdi, iki üç gün sürerdi bu, o anları hiç unutamam, benim için hayali cihan değer hatıralardır bunlar. Dayım sonra...Son kabadayılardandı. Çakal Hanifi vardı mesela, son büyük kabadayı, onun yetiştirmesiydi. Ermeni komşumuz Gavur Hakkı'nın güzel kızı Sevim'e aşıktı. Ben gizli gizli onları izlerdim. Mektuplaşmalarını, buluşmalarını, pencereden işaretleşmelerini vs. Bir Çakmakçı Cüce Hacı vardı, benim için bir masal kişisi gibidir. Tabi Malatyamızın pestili, dutu, pekmezi, kaysısı, tandırı, hamamları özetle gündelik yaşamın güzellikleri apayrı idi. Ramazanlar özellikle. İftar anları, teravihten sonra babam bizi belediye hamamının karşısındaki çaycıya götürürdü, orada arkadaşları dostları olurdu, söyleşirlerdi, o çayın tadını sonra hiç bulamadım, Davulcu Hasan sahur davulunu çalmak için hareketlendiğinde biz de kalkardık, onun o sessizlikte yankıyan nağmelerini unutamam. Malatyalı Fahri'nin o muazzam sesini, acılı hikayesini...ne bileyim çocukluğuma uzandığımda Çarmuzu mahallesi sanki bir masal alemidir ve orada yaşayan herkes, her olay, her nesne, her hatıra beni içine çekip ruhumun kuytularına götürür.
TRT Kurumunda prodüktör kadrosunda görev yapıyorsunuz. Yanılmıyorsam, belgesel ( Yavuz Bülent Bakiler'in deyimiyle "belgeli" mi demeliyim ?) türünde yapımlara imza attınız. Beğeniyle seyrettik. Biraz bunlardan söz eder misiniz?
Evet, Bakiler hocanın ifadesiyle 'belgelik' demek daha doğru. Bu sal sel ekleri sorunludur. Kumsal, kutsal gibi birkaç kelime dışında güzel gelmiyor kulağa. Ama ne kadar savruk bir şekilde kullanıyoruz. Doğrudur TRT'de çeşitli belgesel filmler çektik, çekiyoruz. Yıllar önce Ozanın Kopuzu Aşığın Sazı adında bir belgesel yapmıştık. Aşıklık geleneği aslında bitmiş ama son örneklerini kaydettik. Sonra Kırkambar adında bir kültür kuşağı hazırladık. Ardından Kum Saati, Bosna belgeseli, bizim duygu tarihimizi anlatan Aşka Dair, Adı Güzel kendi Güzel Muhammed adlı üç bölümlük bir belgesel, Eğin Dedikleri, Urfada Zaman ve Rüya Sineması adlı bir dramatik-belgesel vs...Daha çok kültür belgeselleri hazırlıyoruz.
Sadık Yalsızuçanlar, kendini tanımlasa neler anlatırdı? Kendisine nasıl bakıyor?
Miskin, tembel, sığ, bilmeyen, bildiğiyle amel etmeyen, küçük kızımın bir şiirinde söylediği gibi çok ve boş konuşan biri olarak nitelerim. Kendimi sevmem, yaptıklarımı önemsemem, yazar bırakır geçerim, dönüp bakmam, gerçekten de böyleyim. Allah dostlarına muhabbetim dışında sermayem de yok.
Okullarımızda öğretilen edebiyatı yeterli buluyor musunuz? Sizce edebiyat nasıl verilmeli gençlere?
Doğrusu yeterli bulmuyorum. Bizim dil ve edebiyat öğretimimiz gerçekten de çok verimsiz, çok başarısızdır. Öğretmene bağlı başarılar dışında, müfredatımız, derslerimizin zemini, okutulan örnekler, okutma biçimimiz çok sorunlu. Ben, edebiyatın hakiki örneklerinin okullarda sürekli okutulması gerektiğine inanıyorum. En etkin öğretim yoldu budur diye düşünüyorum.
Son olarak bizlere neler söylersiniz efendim?
Öğrencilerinizin şanslı olduğunu söylemek isterim, sizin gibi gönül ehli bir öğreticileri var. Onlara edebiyat ve hayat açısından güzel bir yoldaş olduğunuzu düşünüyorum, sizin ve sizin gibi öğreticilerin kıymetini bilsinler. En güzel, en hakiki eserleri okusunlar, unutmasınlar ki, 'insan için emeğinden fazlası yoktur'
Size Kocaeli Anadolu Meslek ve Meslek Lisesi olarak teşekkürlerimizi sunuyoruz efendim.
Asıl ben teşekkür ederim. |