Modern insanın, İbn Arabi gibi ariflere ihtiyacı var...
Sadık Yalsızuçanlar, edebiyatın velud kalemi. TRT'nin yapımcılarından. Sinema kuramcısı. Türkoloji okudu. Öykü, roman, deneme, masal türünde pek çok ürün verdi. Sufizmin diline hakimiyetiyle hayranlık topladı.
Son kitabı Gezgin yarın piyasaya çıkacak. Ben sizden önce okudum. Hem de Gezgin'in İbn Arabi olduğunu duyar duymaz. Eğer Şeyh-i Ekber sizin de gönül denizinizi kaynatıp köpürdetenlerden biriyse, Gezgin'i çok seveceksiniz. Bu kitabı herkes okumalı diyeceğim ama bir şartım var. Öncesinde biraz bilgi sahibi olmalı. Biliyorum, onun kimselere benzemeyen imgesel dünyasına sızabilmek fazlasıyla emek istiyor. Çok yönlü, sabırlı okumalar gerekiyor. Ama üzülmeyin. Bugüne kadar Füsûs'u bile okumadıysanız, belki Gezgin'i okuduktan sonra başa döner, İbn Arabi kitaplarının deryasında boğulmaya karar verirsiniz.
İbn Arabi'ye aşkın nasıl başladı?
Onu Bediüzzaman sayesinde tanıdım. Namazın sırlarına, kimi sûrelerin başlarındaki mukattaa harflerine ilişkin atıfları var. İbn Arabi için, 'İslami ilimlerin mucizesi' ifadesini kullanıyor. Kur'an'ın gaybi işaretlerinden çoğunu keşfetmiştir, diyor.
İbn Arabi'den çok da hoşlanılmaz bizim ülkemizde...
İbn Arabi'yi okuyacak insanın, bazı temel bilgilerin yanı sıra, tasavvuf irfanına ait sözlüğe, o ıstılah ve kavramlara aşina olması gerekir. Ben Risale-i Nur'u okuyan insanların İbn Arabi okumamalarına şaşıyorum. Kavram dünyaları, soyutlamaları, seyr-i sülukları müthiş benziyor.
İbn Arabi'nin macerasını, modern insana anlatmaya kalkışını yürekten alkışlıyorum.
Sağ ol. Onun metafiziksel imaj dünyasını çözebilsek, metinleriyle ve bizatihi bir hikmet olan öyküsüyle iletişim kurabilsek, bugün düçar olduğumuz bu kabz halinden çıkabileceğiz. Üzerinde hukukun, siyasetin, ekonominin inşa edilebileceği bir paradigmaya ihtiyacımız var. Bu zemini bize fıkıhçılar, dinin ibadat ve muamelat kısmıyla ilgilenenler veremiyor. Çünkü sınırları dardır. Dinin daha çok emir-nehiy boyutuyla ilgilenirler. Modern yaşamın sorularına asıl cevabı İbn Arabi gibi, Bediüzzaman gibi ariflerde bulabiliyoruz. İbn Arabi, Razi'ye yazdığı bir mektupta, 'Daha ne zamana değin kelam çukurunda kalacaksın. Niçin Peygamber'in emrettiği nefsle mücahede ve riyazet yoluna girmiyorsun?' der. Tasavvuf irfanı, insanın kemale ermesiyle ilgilenir. İnsan-ı kamil, kozmosun minyatür halidir, Hz. Peygamber'dir, nebilerdir, ariflerdir, şeyhtir, önderdir, zamanın sahibidir. Allah'tan merhamet alır, mahlukata şefkat verir. Madenleri, bitkileri, hayvanları ve insanları korur. Allah, yeryüzünü kamil insana emanet etmiştir. İşte asıl uygarlık buradan doğar. Edebiyat, mimari, müzik buradan uç verir. Tasavvuf irfanı, insanın kamil manada gerçekleşmesiyle ilgilenir. Fıkıh ve kelam, pratik sorunların çözümünde gereklidir. İnsanın yaratılışındaki asıl gaye, ancak kemal bulmasıyla tahakkuk ettiğinden, tasavvuf irfanı, varlığın meyvesi insanla ilgilidir.
İbn Arabi miracını ne zaman tamamlamış?
Yirmili yaşların ilk yarısında. Bu mahlukattan Zat'a doğru yapılan geziyi, insanın kendi ruhunda yaptığı bir seyahat olarak tarif eder. Yola koyulmuş olan kişinin, çeşitli varlık mertebelerinin hakikatlerini bizzat müşahede etmek suretiyle, yedi kat gök ile yer ve arasındakileri okuyarak, doğrudan Zat'a ulaşma, o bilinç düzeyine ulaşma ve Allah'ı tahkik düzeyinde idrak etme... İbn Arabi'nin sekiz yüz civarında eser kaleme aldığı söyleniyor. Bunun yarısına yakını bugüne ulaşabilmiş. Bu külliyatlarda, İslam'ın hemen tüm meseleleri, batıni yönleriyle de ele alınmıştır. Onun erişilmez şiirsel imgelemi ve soyutlamaları, sözünü ettiğim bu makamlarda ve mertebelerde yazıldığı için, onları bizim dünyamıza taşırken tümüyle imajlar kullanmak zorunda kalıyor. Çünkü onlar, bizim sözcüklerimizle aktarılabilir şeyler değil.
İbn Arabi eserlerinin yüzlerce şerhi var. Hepsini okuyarak mı giriştin Gezgin'i yazmaya?
Hayır. Öteden beri ona ilişkin okuyordum ama romanı yazmadan önce özellikle Claude Addas'ın Kibrit-i Ahmer'in Peşinde'siyle Michel Chodkiewicz'in Sahilsiz Bir Umman'ını defaatle okudum. İbn Arabi, 'Hayret içerisindeyken sahilsiz bir umman gördüm, ummansız bir sahil gördüm.' der. Kıyısız deniz bâtındır, denizsiz kıyı zâhirdir. Zâhirle bâtını birlikte müşahede ettim, bâtını zâhiriyle, zâhiri de bâtınıyla birlikte idrak ediyorum anlamına geliyor bu.
'Gezgin' adını, sanırım İbn Arabi'ye izafe eden ilk sensin.
Bunu hem seyahat eden, hem de manevi gezisini tamamlamış manasında kullandım. Yaşamı gezilerle geçmiş. Bunu bir mecaz olarak da düşündüm. Kur'an'da insana seyahat etmesi öğütlenir. Arzı gezin ve Allah'ın eserlerini temaşa edin, geçmiş kavimlerin ve beldelerin nasıl bir akıbete uğradığını okuyun.
Gezilerinde dönüp dönüp geldiği tek mekan da Kabe galiba.
Tabii, Kâbe arzın göbeğidir. Nereye giderse gitsin mutlaka, en büyük vâkıalarını yaşadığı bu mekâna döner. Büyük fetihleri hep burada gerçekleşmiştir.
Gezgin'i ne kadar zamanda yazdın?
Altı gecede. Gezgin'le inisiyatik bir 'roman' yazmayı denedim. İbn Arabi gibi büyük bir ârifin manevi yaşam öyküsüne uygun bir anlatı olsun istedim. Bu, iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Bir bilgenin yaşamı, modern bir anlatının kalıplarına sığmaz. Bu bakımdan vakıalarını esas aldım.
Elindeki o malzemeyi modern bir roman gibi yazamaz mıydın?
İbn Arabi'den bahsediyoruz, bir arif-i billahtan... Bize zengin bir kitaplık bırakmış, bir irfani birikim armağan etmiş bir insandan... Bu insanın hikayesini bireysel perspektiften anlatmak bana doğru gelmedi. Kimi bölümleri açık uçlu bırakmayı yeğledim. Bir de metnin bir yorum ve bilgi ortamına dönüşmesini istemedim.
Şunu bulamadım kitabında: İnsan miracını tamamlayıp, Zat'tan mahlukata dönerken neler hisseder? En güzele ulaşıp yeniden olağan aleme dönen kimsenin artık bu düzlemde mutlu olmaması lazım diye düşünüyorum.
Tamamen haklısın. Sufiler dünyayı bir hadisten hareketle 'cife' yani pislik olarak nitelerler. Bu, daha çok kesret için kullanılır. Çünkü tevhid, kesretten arınarak saf birlik ilkesine ulaşmaktır. Bu bir bağış bence. Dönüşte ağırlıklarından tamamen kurtuluyor. Zaten ağırlıklarını atmaksızın yükselmesi mümkün değil. Eğer şeriata nüfuz edilmeksizin bir deneyim söz konusu ise, tümüyle mayınlı bir alana girmiş oluruz. Selefilerin şiddetli itiraz ve eleştirilerini bir anlamda bu işin emniyet supabı olarak görmek lazım. Çünkü bir anda din buharlaşabilir, her şey hayale, şiirsel bir imajlar dünyasına dönüşebilir. Ama Selefilere de ihtiyatla bakmamız gerekir, irfan semasının en büyük yıldızı olan Şeyh-i Ekber'e, Şeyh-i Ekfer diyebiliyorlar. Gerçi bunu, dini koruma refleksiyle yapıyorlar. Yani niyetleri temiz. Hallac'ı da aynı refleksle öldürüyorlar.
Hallac'ı öldürenler suçlu mu suçsuz mu?
Orada öldüren de ölen de suçsuzdur.
Kitabında arayıp da bulamadığım başka bir şey de İbn Arabi'nin Mevlana ile karşılaşması. Tarihte en çok bilmek istediğim sahnelerden biridir. Niçin bunu ayrıntılı yazmadın?
Bu konuda sadece rivayetler var. Bu yüzden bir bölümle yetindim. İbn Arabi karşılaşmalarından söz etmiyor. Ama Hz. Mevlana'dan alıntılar yapıyor eserlerinde. Konya'da bir süre yaşıyor. Öğrencisi Konevi, zaten Hz. Mevlana'ya katkısı olmuş bir ârif.
Bu tür anlatılarda insanların gündelik ritüelleri eksiktir. Sadece vakıâlar vardır. Bu insanlar nasıl yaşar, ne yer içer, nasıl giyinir, nasıl yürür, nasıl konuşurlar, tüm bunlar da beni çok ilgilendiriyor.
Burada kısmen ayrılıyoruz. Ben, klasik roman yazmıyorum. Fransız natüralistlerininki gibi bir dille, âriflerin hikayesinin doğru anlatılabileceğini sanmıyorum. Belki filmi yapılırken bunlar geçerli olabilir. Bu da ciddi bir sanat tarihçiliğini gerektirir. Yani dönemi çalışmak lazım. İbn Arabi'nin öyküsü, bir metne sığmaz. Manevi hikayesinin bir bölümü bile, sadece başlı başına bir anlatının konusu olabilir.
Sadece iki evliliğinden söz etmişsin kitabında. Tabii evlendiği kadınlar da manevi gezisinin bir aşamasına konu oluyor. Kadın, onda bir geçiş nesnesi gibi... Ne dersin?
Bir erkeğin diyor, ulaşabildiği tüm manevi makamlara bir kadın da ulaşabilir, bu macerayı yaşayabilir.
İnsan aşkı, hep küçümsenmiştir İlahi aşkın yanında. Halbuki İlahi aşka giden yol insan aşkından geçmez mi?
Füsûs'un son bölümünde, Muhammed kelimesindeki Ferdi Hikmetin Özü'nde bu, kendisine ifade imkanı bulmuştur. Ayrıca Şeyh-i Ekber'in Tercüman'ı ve Divan'ı aşkın tüm hallerinin anlatıldığı erişilmez şiirlerle doludur. Füsûs'ta, İbn Arabi, 'Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi.' hadisini yorumlarken, aşkın metafiziğini inşa eder. Varlığın aslı olan muhabbet babında, Allah Elçisi, 'Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi.' buyurmuştur. Önce kadını ve güzel kokuyu anmış, sonra da namaz O'nun gözünün nuru kılınmıştır.
Peygamberimiz'in, kadını önce anarak namazı sonra söylemesi neyin işareti?
Bunun nedeni, kadının varlık alanında belirme konusunda erkeğin bir parçası ve Hakk'ın aynası olmasındandır. Hz. Muhammed'e kadın sevdirildi. Bu sevgi, bütünün kendi parçasına tutkusudur. Efendimiz bu hadisiyle, Allah'ın, bu unsurlar dünyasının yaratılışına ilişkin olarak buyurduğu, 'Ben Adem'e ruhumdan üfledim' beyanındaki hikmetin içyüzünü açıklıyor. Allah insana kendi ruhundan üflediğini beyan ederek, sonuçta kendi nefsine iştiyak göstermiş oldu. O, insanı kendi sureti üzere yarattı. Rahmani soluğuyla ruhunu insana üflediğini ima ederek, onun kuşkusuz Rahmani nefesten olduğuna işaret buyurur. Çünkü üflenmiş olan bu solukla, onun aynı belirmiş ve kendisine üflenen maddenin buna yeteneği dolayısıyla bu soluğun tutuşturduğu şey, ateş olmuştur. Bundan sonra Cenab-ı Hak, insan için yine insan suretinde başka birini yarattı ve ona kadın dedi. Kadın kendi suretiyle belirince, ona iştiyak duydu. Bu durum bir şeyin kendi benliğine iştiyak duymasıdır. Kadının erkeğe vurgunluğu da, bir şeyin kendi yurduna düşkünlüğüdür.
Bu durumda, varlığın özünün aşk olduğunu söyleyebiliyoruz.
Sufilerin esas aldığı bir kutsi hadis de bunu ifade etmektedir: 'Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim.' Buradaki 'hub' yani aşk kelimesi, varoluşun sırrıdır.
Bu hadisin sıhhatinden emin miyiz?
Sahih olmadığını söyleyenler de var. Fazlurrahman mesela, "Kainatın yaratılması bir oyun değildir." diyor. Yani bilinmek istedim, bu yüzden yarattım. Oysa hadis, 'bilinmeyi sevdim' diyor. İbn Arabi ise 'Kendimi varlık aynasında seyretmek istedim' noktasına geliyor.
GEZGİN
Sadık Yalsızuçanlar, Gezgin adlı son kitabında büyük mutasavvıf İbn Arabi'nin hayatını anlatıyor. Yalsızuçanlar, Gezgin'le 'inisiyatik bir roman' denediğini belirtiyor.
|