
Edebiyat dünyası sizi hikâye ve denemelerinizle tanıyor daha çok. Şimdi sırada "Şey" isimli bir de roman olduğunu öğrendik. Sadık Yalsızuçanlar için bu türlerden birinin önceliği var mı? Yoksa hepsi de aynı amaca hizmet eden, gerektiğinde tercih ettiğiniz kendinizi anlatma araçlarınız mı?
Haklısınız, daha çok öykü ve deneme yazıyorum. Ama Yakaza ve Gezgin'le de romana doğru açılmıştım. Bu açılma maraton koşamayan bir kısa yol koşucusunun ürkekliği içinde gerçekleşmişti. Yakaza daha çok bir günce idi, Gezgin ise akılcı veya postmodern bir roman değildi, bir menkıbe tarzında yazılmış bir anlatı idi. Doğrudur, kendimi nasıl ifade edebiliyorsam öyle yazıyorum. Çok süratli yazıyorum ve ardıma dönüp bakmıyorum. Bunun yazdıklarım açısından bir zaaf teşkil ettiğinin de farkındayım. Ama bir 'metni' kurarak, inşa ederek asla yazmam. O an içimden nasıl geliyorsa, öyle yazıyorum. Bu beni hem yoruyor, hem de müthiş bir keyif veriyor. Daha çok yazarak teneffüs ediyorum. Karabasanları, kabusları yazarken de bu oluyor. Bir şeyin üstesinden gelemiyorsam, onu yazıyorum. Bin yeri keşfetmişsem, bir halden bir hale geçmişsem onu yazıyorum. Yeni şeyleri, yeni durumları anlatmak hoşuma gidiyor. Bir sorunu çözer gibi yazmaktan haz duyuyorum. Dolayısıyla bende ne yazarsam yazayım, öykü, deneme, roman, hatta bir inceleme araştırma yazısı, hep zuhuratla oluyor. Aynı amaca hizmet ediyor mu, bilmiyorum. Daha doğrusu nasıl bir amaca hizmet ediyor, okuyanda neler uyandırıyor, onu nereye götürüyor, bir yere götürüyor mu bilmiyorum. Şey'e gelince...Bu da bir anlatı. Ömer Hayyam'ın irfani yönünü anlatıyor. Şey, biliyorsunuz, onun bulduğu bir şey. X yani. Endülüslü matematikçiler, xay olarak alıyorlar şey'i. Bu da bir roman ama, geleneksel anlamda roman değil, bu da özgür bir anlatı oldu. Hayyam'ın güncesi biçiminde yazdım. Tabi 'şarap' imgesi çevresinde dönüyor. Hayyam'ın modernler tarafından doğru okunduğu söylenemez. Şarap deyince, bunu üst düzeyde bir dil oyunu olarak algılamak gerekiyor, şaraptan kastı, 'feyz'dir. Saki, kılavuzdur, meyhane dergahtır vs. Şey, bunları anlatıyor.
Yine edebiyat çevrelerinde sizin hakkınızdaki kanaat; kendinize has bir öykü dünyası oluşturduğunuz ve bu dünyanın da sürekli geliştiği yönündedir... Bu dünyayı elbette eserlerinizde bölüm bölüm açıyorsunuz ama biraz açmanızı istesek...
Çizdiğiniz bu dünya içinde yeni eseriniz "Ayan Beyan"ın yerini sorsam...
Doğrudur, her yazdığım şeyle yenilendiğimi hissederim. Aynı şeyleri, aynı dille anlatan yazarları okumam bu yüzden. Esasen yazmak, bir kemale erme çabası olmalı diye düşünürüm. Yazı ibadet gibidir, o cümledendir. Yazarken insan yenilenir ve yeniler. Her 'metin' ayrı bir keşfin, deneyimin öyküsüdür. Böylesi bir macerada yürürken, insanın her an değişmesi lazımdır. Yenilenmesi gerekir. 'Artık yeni şeyler söylemek lazım' buyrulur ya...böyle bir şey. Yeni bir şey ancak yeni cümlelerle yeni kelimelerle söylenir. Bu yeni bir gramerin de malzemesidir. İnsanın yazdıklarının her dem taze kalabilmesi bir mucizedir. Mucize, bizi hayrete düşürmelidir. Hayret ise, yeni bir dille uyanır. Yeni bir dil oluşturur.
"Ayan Beyan" benim öykü yolculuğumda yeni bir dil düzeyi sanırım. Ben öyle sanıyorum. Bunu yazarken hissettiğimi söylemek isterim. Ayan Beyan, ayan'ı beyan kabilinden okunabilir metinlerden oluşuyor. Her satırında bir anın, bir deneyimin izi vardır. Bu kitabı kısa bir sürede, bir çırpıda yazdım. Ama öncesinde bir birikim, bir süreç yatıyor. Oluştuğunu hissettiğimde, birden cümleler sökün etmeye başladı ve çok kısa bir sürede yazılıverdi. Gramerimde bir değişikliğin de işareti oldu.
Bazı kitap isimlerinin bile başlı başına mesajları olduğuna inananlar vardır. Böyle bakacak olursak... Birçok konumuzun sisler perdesi arkasında olduğu bir ortamda, "Ayan Beyan", adıyla bile insana farklı bir duygu veriyor. Dıştan bu bakışla beraber; önceki eserlerinizle benzeşen ya da ayrışan noktalarda okuyucuyu bekleyen ne gibi yenilikler var "Ayan Beyan"da...
Ayan Beyan'ı Gezgin'in beni sürüklediği bir yerden yazdığımı söyleyebilirim. Gezgin'le, İbn Arabi hazretlerinin 'sahilsiz umman'ına dalmış idim. Epeydir sufilerin kitaplarıyla meşgulüm. Risale-i Nur'la birlikte sürekli okuduğum İbn Arabi, Geylani ve Hz. Mevlana'dan dünyama yansıyan izler bu kitaba girdi. Yedi sekiz yıldır ise şehrin kaosundan uzak, kırsalda yaşıyorum. Kente gittiğim zaman içine düştüğüm kaosu, buradan daha bütün görme imkanım oldu. Bana çarpan o kaosu anlatırken, hep aydınlığa çıkma çabası, orayı terk etme ve O'na doğru yücelme, yükselme cehdini de asla bırakmadım, bu iki dünyayı birlikte resmettim. Kısa, kesik cümlelerle o kargaşayı yansıtmaya çalıştım. Sonra durulmuş yalınlaşmış bir anlatımla da terk'in ve yeni menzillere doğru ilerleyişin tanığı olduğunu gördüm. Zaten kitaptaki öyküler, hep bir görme ve görüş izinde yürüyor. İki öykü, şiddeti ve işkenceyi konu ediniyor ama diğerleri, aklın kifayetsizliği ile kalbin sonsuzluğu üzerinde dolaşıyor. Kalp, insanın arşıdır. Bu yönüyle, insan hakikatin çeşitli boyutlarını kalple idrak edebiliyor. Ayan Beyan'daki öyküler, bu idrakin heyecanlarıyla doğdu.
Yabancı dillere çevrilen "Gezgin" gibi eserleriniz de var. Yabancı dillere çevrilen ya da çevrilme hazırlığı olan başkaca eserleriniz var mı?
Gezgin, Almancaya çevriliyor. Literaturca yayınevi bu yıl içinde yayınlayacak Almanya'da. Beatrix Caner çeviriyor. Beatrix iyi bir çevirmen. Mesut beyle birlikte modern Türk edebiyatından seçkin örnekleri Almancaya kazandırıyorlar. Gezgin'in İngilizce çevirisi de sürüyor. Çiğdem Fromm çeviriyor onu da. İngiltere'den bir yayınevinin ilgisini çekti. Sanırım bitince onlarla temas kurulacak. Benim bazı öykülerim Almanca'ya çevrilmişti. Bunun ardından Hiç ve Sırlı Tuğlalar'ın İngilizce çevirileri yapılacak. Hiç'in Fransızca ve Yunancaya çevirisi için de bir girişimimiz oldu. Fransa ve Yunanistan'dan bazı yayınevleri istekte bulundu. Çevirilerden sonra yayınlanması yönünde bir gelişme söz konusu olabilecek.
Enis Batur sizin için yaptığı bir değerlendirmede; "Sadık Yalsızuçanlar'ı geç keşfetmemin sebebi sağcılardır." demiş. Bu tespitte size göre suç kimde?
Suçtan çok bir ihmalden, derin bir ihmalden söz edebiliriz. Bu sorunun iki yönü var sanırım. Birincisi, bizim kendi insani kalitelerimizle ilgili yönü. Diğeri Türkiye'deki çeşitli dünyalardan insanların arasındaki duvarlarla ilgili boyutu. Birincisi derin bir sorunu işaret ediyor. Maalesef modern zamanlarda bizim hakiki olanla ilişkimiz zayıflamış, köktenci bir müdahaleye maruz kalarak yaralanmıştır. Hakiki olanı yitirdiğimizde, iyi olanı da güzel olanı da yitiririz. Güzellik lüks bir forma dönüşür, çirkinlik bir form olarak algılanmaya başlar. Bu durumda son derece niteliksiz bir kitap, Müslümanlar arasında yüzbinlerce okur bulur ama örneğin Cahit Zarifoğlu'nun şiirleri onbeş yılda beş bin kişi tarafından okunur. Burada bir kanserleşmeden söz etmemiz gerekir. Enis beyin söz ettiği ise daha çok ideolojik bloklar arasındaki iletişimsizliktir. Bu duvarlar iki tarafın da katkısıyla örülmüştür. Ama şu da bir gerçektir ki, bizim, 'biz'den olana bakışımız daha kayıtsız, daha hoyrattır.
Son olarak... Bilhassa şiir ve hikâyenin gelişmesinde dergilerin rolü yadsınamaz. Mevcut edebiyat dergilerimizin bu konudaki yaklaşımlarını, edebiyatımızın geleceği açısından yeterli görüyor musunuz?
Ben pek dergi okumuyorum maalesef. Dergilerin eskisi gibi bir işlev gördüğünü de sanmıyorum. Ama yine de belirli bir katkı sağladıkları, okur oluşturma, düşünmeye ve hissetmeye bir zemin oluşturdukları söylenebilir. Bu, ölçülebilir bir şey değil tabi. |