
Yazmak ve yaşamak arasında sizin için nasıl bir bağ var?
Yazmak yaşamaktır. Kelimeler eylemlerdir, der Wıttgenstein. Bu, bizim geleneğimizde, geleneksel edebiyatımızda işleyen temel ilkedir. 'Kendi derdim söylerem/gayrı hikayet etmezem' diyen şair tam da bunu söyler. Tabi bu, insanın tümüyle yaşadığını yazdığı, yazdığını yaşadığı anlamına gelmiyor. Ama modern zamanlarda, söz ile hal arasındaki ilişki değişmiştir. 'Yazar'ın niteliği dönüşmüş, 'yazı', geleneğimizdekinden farklı bir işlev ve vasfa bürünmüştür. Bugün, yazar neredeyse tümüyle kurarak yazıyor. Edebiyatın 'kurgu'dan ibaret olduğu söyleniyor artık. İnsanın yaşamadığını söylememesi gerektiğine ilişkin bir İlahi uyarı hatırlıyorum. Tabi bu yazının doğasını da ilgilendirir. Yalnız burada 'öteki'nin hikayesi söz konusu olduğunda bu kuralın istisnası karşımıza çıkabilir. Yazar, başkalarının öyküsünü de yazar. Özellikle öykü, roman gibi anlatılarda, ötekinin hikayesini yazarken, onun ruhuna konuk olur, bir tür ruh göçü yaşar. Fakat orada da hakiki ve adil olmalıdır. Gerçekliğin ters yüz edildiği bir zamandayız. Yazmakla yaşamak arasındaki ilişki de ters yüz oldu.
Öyküler, romanlar, çeviriler farklı bir kulvar var mı? Mesela şiiri denemeyi düşünüyor musunuz?
Şiirin denenebilen bir şey olduğunu sanmıyorum. Şiirin verildiğine inandım hep. Altın şairlerde bunu açıkça görürüz. İnsan ya hakiki şiir yazar veya yazmamalıdır. Şiir, sözlerin sultanıdır. En kişisel dildir. Şairin Elçi'ler gibi, kurucu bir işlevi var. Varlığın sırlarını bize şairler anlatabilir. Heidegger, felsefe yoluyla düşünmenin imkansızlaştığını, şiir yolunun açık olduğunu söyler. Kötü şiir olmaz, daha doğrusu, şiir kötü olmaz. Şiir Octavio Paz'ın dediği gibi, 'devrimci' bir niteliğe sahiptir, bir yıldırım gibi iner ve dönüştürür. Sözlerin anasıdır.
Yazılarınızda müthiş bir kelimeler armonisi- ya da seremoni demek daha uygun olur- yani bir ahenk güzelliği var, bunu nasıl sağlıyorsunuz?
Ben de hep aksine inanırım. Sözlerimin dağınık, perişan olduğuna. Bir ahenk buluyorsanız, bu, sizdeki uyum ve düzen isteğine cevap verir biçimde okunduğundandır. Bazen kalbimde bir dinginlik olur, bir karmaşayı yazarım, bazen içimdeki kaosu düzenlemek ihtiyacıyla daha ahenkli şeyler yazarım. Belki siz onlardan söz ediyorsunuz. Ama insanın içinde ne varsa o dile gelir. Gönül bir denizdir derler, dil ise sahil...Denizde ne varsa sahile o vururmuş. İçinizde bir düzen, bir uyum ve sükunet varsa, o hal mutlaka yazdıklarınızda dile gelmek ister.
Yaşadığınız kentlerin üzerinizde ne gibi etkileri var? Mesela Malatya, Hatay, şimdi Ankara sizin için ne ifade ediyor?
İnsan büyük oranda çocukluğudur. Yedisinde ne isek yetmişinde oyuz. Bu bakımdan çocukluk ve ilkgençlik yıllarınız nerede nasıl yaşanmışsa, kişilik ve dünyanız o şekilde kurulur. Benim çocukluğum Malatya'da geçti. Altmışlı yılların ikinci yarısı ve yetmişli yılların ilk yarısı...Kıbrıs harekatından bir yıl sonra Hatay'a taşınana değin orada yaşadım. Babam sinema işletirdi. Çocukluğumun en güzel yılları, dedemlerle geçti. Dedem gerçek bir derviş, bir sufi idi. Geleneksel dervişler gibi yaşardı. Bir lokma bir hırka. Mesela çocukluğumdan en çok hatırladığım iki şey var : Birisi, dedemle ninemin yatsıdan sonra yaptığı cehri zikirler. İkincisi, bakır bir tastaki şekerli suya batırarak yedikleri kuru, bayat ekmek...Hani bir rivayet var : Kulun dünyadan nasibi, bir denize batırdığı parmağından damlayan bir damladır o kadar. Dünya bir köprüdür, oraya yerleşemeyiz, geçip gideriz. Dedemle ninem böyle yaşardı. Tabi ümmi idiler ama geleneksel irfan tüterdi onlarda. Onların halleri benim üzerimde çok etkili olmuştur. Onları seyrederek büyüdüm. Huzuru, sabrı, şükrü onlarda gördüm. Görerek öğrenmek yetmez, daha doğrusu öğrenme bu da değil, insan ancak yaşayarak öğrenebilir, öğrenme imkanları açıktır. Ben de ne öğrendiysem Malatya'da öğrendim diyebilirim. Sonra Hatay'a taşındık, ardından Ankara, bir ara İstanbul, Sivas ve İzmir, tekrar Ankara...Yaşadığım yerler arasında en çok dedemlerin mahallesini sevdim ve özlüyorum.
Ankara ne kadar da büyük şehir olsa taşra sayılıyor, peki İstanbul'a göre eksileri Sivas'a göre artıları nedir edebiyat dünyasında. Ya da kaliteli ürün nerede olsa kendini buldurur mu sizin nazarınızda.
Yazı veya sözün yayılması, okunup dinlenmesi ve revaç bulması, hakikatiyle ilgilidir. Hakiki sözün insanlara ulaşmasını hiçbir şey engelleyemez. Sahte söz revaç bulsa da bir süre sonra sönüp gider, unutulur ve yok olur. Bunun mekanla, yayın kanallarıyla bir ilgisi yoktur. Edebiyat ile propaganda arasındaki ilişki patolojiktir bugün. Sahte söz çok revaç buluyor. Bu bir hastalıktır. Zeminin ne kadar sağlıksız olduğunu gösteriyor. Taşranın taşrasında yaşayan ve yazan hakiki bir yazar, İstanbul'da bir yayıncı olarak yaşayan kötü bir yazardan daha şanslıdır.
Sinemanın içinde olan bir aileden geliyorsunuz. Çocukluğunuzda sizleri etkileyen o ses ve görüntülerin izleri öykülerinize nasıl yansıdı?
Evet, babamın işlettiği sinemalarda seyrettiğim yüzlerce filmin, bende öykü yazma konusunda bir istek uyandırmıştır. Hikaye yoluyla ifade etme eğilimimde o filmlerin çok etkisi olduğunu düşünürüm hep.
Şehirleri Süsleyen Yolcu gibi bir şehri ve içindeki temel manevi dinamiği anlatan bir roman çıkageldi: Cam ve Elmas. Kars'a gittiniz mi? Roman yazmak amacınız var mıydı?
Gittim ve yoktu. Orada bir sürprizle karşılaştım. Bir tv programının dış çekimleri için gitmiştik. Kümbet camiine ve yakınındaki Evliya camiine, oradaki dergaha gittik. Ve bizi orada bir sürprizin beklediğini fark ettik. Ebu'l-Hasan Harakani hazretlerinin izini süren bir insanla, insanlarla. Harakani'yi duymuştum, Tezkiretü'l-Evliya'dan okumuştum, hayal meyal hatırlıyordum, adı anıldığında içimde bir yanma oluyordu. Nadide bir insanla tanıştık ve birkaç gün geçirdik. İlk sohbetten ayrılırken içimde hep, 'keşke bilgenin hikayesini yazabilsem' geçiyordu, Şeyh efendi, kapıdan çıkarken, gülümseyerek baktı ve içimi okuyarak, 'yazacaksın, korkma!' dedi. Döndüm ve bir haftada Cam ve Elmas belirdi.
Zaman gazetesinde Pazar günleri çıkan özellikle portre yazılarınız oldukça ilginç. Bunun hikayesi nedir? Yani Mazhar Alanson'u yazmak nereden geldi aklınıza?
Sevdiğim, ilgilendiğim ve beslendiğim kaynaklara, kişilere ilişkin yazmak, zaman zaman beni, bizi yaralayan veya besleyen şeylerden söz etmek istiyordum. Ahmet Turan da böylesi bir talepte bulununca başladı. Müzik de sinema gibi ilgimi çeken bir dil.
Edebiyatta özellikle öykü kısmında yapmak isteyip yapamadığınız düşüncede kalan fikirler var mı?
Öyküde şunu yapayım diye düşünmedim hiçbir zaman. İlk öykümü, beni üzen bir olayın üstesinden gelmek üzere yazmıştım. Bir belaya bulaştığımı sonradan fark ettim. İnsiyaki bir biçimde sürekli yazdım yazdım...bugüne kadar geldi. Ben eserin kuraldan önce geldiğini düşünürüm. Siz tasarlamıyorsunuz, O tasarlıyor ve siz, o büyük/meta hikayenin içinde kendi küçük öykünüzü yaşıyorsunuz aslında. Bir güzellik varsa, bir gerçeklik varsa O'ndandır, bizden değil. O bağışlamasa biz ne yapabiliriz ki! Bizim en büyük yanılgımız dünyayı değiştirebileceğimize ilişkin inancımız. Biz kendimizi de değiştiremeyiz, değişmeyi talep edebiliriz. Talep etmek ilk adımdır ama o adımı attıran da O'dur. Yazmak da böyle bir şey. İnsan eğer başkaları için anlamlı bir şey söyleyecekse yazar. Kendisini Tanrı sanan sanatçı büyük bir yanılgıdadır ve uykudadır. Bu bir kabustur.
Şiir dinletileri şiir geceleri var; öykü okumaları öykü geceleri var mı? Öyküye gereken ilgi gösteriliyor mu?
Doğrusu gecesi, dinletisi olmasa bile, öykü aslında fazlasıyla ilgi devşiren bir dil ama bendeniz bu ilgiyi pek hayra yormuyorum. Bir öykü fetişizmi oluştu son zamanlarda neredeyse. Bunun sonu nereye varır bilmiyorum, doğru mu yanlış mı onu da bilmiyorum. Ama, insanlar kendilerini en samimi ve hakiki biçimde nasıl anlatıyorlarsa öyle yazsınlar. İlla da öykü diye tutturmak yanlış.
Günlük yaşantısında Sadık Yalsızuçanlar nasıldır. Yani 24 saati nasıl değerlendirir?
İşle ev arasında. Evde de daha çok bilgisayar başında, okuma ve diğer işler. Şehir dışında, kırsal bir yerde oturuyorum. Bahçeli bir evimiz var. Günün bir kısmı, özellikle bahar ve yaz aylarında bahçede geçiyor. Eskisi kadar okuyamıyorum. Gençlik yıllarımda çok okurdum. Şimdi birkaç kaynağı/kişiyi okuyabiliyorum. Yeni çıkan ve çok heyecanlandıran bir şey olursa bakabiliyorum. Yazmayı pek sevmediğim halde çeşitli dergi ve gazeteler talep ettiğinde yazıyorum, günün bir kısmı böyle geçiyor. İbadet ve okuma dışında özellikle film seyrediyorum. Sinemayı sürekli izlemem, filmi vizyonundan iki üç yıl sonra seyrettiğim oluyor. Bazen kapanıyorum, kimseyle görüşmüyorum. Böyle işte...
Son olarak öykü meraklılarını öyküden vazgeçemeyenlere kimleri ve neleri önerirsiniz?
Bir şey önerecek halde değilim, şimdi ne desem samimiyetsiz olacak. |