¬ Harfler Kitabı'nda bir oluşum sürecinden bahsediyorsunuz. A'dan başlayıp Z'ye kadar bir anlamda dünyayı yeniden kurgulamak ve sonra "nokta" ile bitirmek. Bir çeşit inşa faaliyeti mi yaptığınız iş?
¬ Biraz yapıçözüm gibi bir çalışma. Olgusal yapılara bakarken, onu inceleyip müdahale ile yok etmek, sonra çözmek, özden kavramak değil de o yapıyı bozmak, daha sonra yapıyı yeniden kurmak. Ben de yazdıktan sonra fark ettim, çok bilinçli bir şey değildi bu.
¬ Birinci bölümde tepkisel bir yaklaşım var insana. C'nin hazırlanmış hayatında bir cümle var: "Çevrede pis bir insan kokusuyla. Dünya sona erer, C'nin hazırlanmış hayatı başlardı." İnsan'dan kaçış mı ya da insana duyulan tepkinin bir sonucu mu bu?
¬ Aslında insandan değil, belki çürüyen yanlarından insanın, daha çok toplumdan kaçış var. Daha doğrusu toplumun çürüyen yanlarından kaçış. Doğrudan insandan değil, insanın kendisinden değil. Çünkü insanın üstesinden gelemeyeceği bir şey karşısında; kendi mukadderatı da aynı olabilir.
¬ Bugünün kolektif yaşam anlayışında her şey programlandığı gibi işliyor, her şeyin bir bedeli var ve programın dışına çıkamazsın... "C'nin Hazırlanmış Hayatı" bunu mu ifade ediyor?
¬ Evet her şey çok mekaniktir. Her şey tüketmek üzere üretmeye, para kazanmaya ayarlıdır. Ve her şey ayrıntılı bir şekilde programlanmıştır.
Derin bir kaosun ve düzensizliğin olduğu bir ortamda yaşıyor C, Almanya'da. Oradaki insanlar çok izole yaşıyorlar. O toplumla diyalog kuramıyorlar, o toplumun da onlarla diyalog kurmak gibi bir derdi yok. Son derece sert insanlar. Orada köy, bir hane gibidir. Büyük şehirlerin taşrasında da mahalle kültürü vardır. Oldukça kolektif bir hayattır bu. Bireysellik yoktur. Oradan üreyen edebiyata baktığınızda kişisel bir dil göremezsiniz.
Dolayısıyla C'nin orada gördüğü, toplumun çürüyen yanları ona büyük bir travma yaşatıyor ve bu durumdan kaçıyor C. İnsana dair bir karamsarlık, bir lanetleme değil de daha çok topluma karşı...
¬ Anlatılarınızda insanın başladığı yere, yersizliğe dönmesinden bahsediyorsunuz. İnsanlığın dinler yoluyla tanımlanan varoluş noktasına bir gönderme midir bu?
¬ Dönme isteği var belki. Yapmaya çalıştığım gönderme aslında oydu. Wittgenstein'ın üniversiteden bir arkadaşıyla yaptığı konuşmalardan birinde ormana dair ilginç bir örnek vardır. Şehirde caddeler, sokaklar, kurallar, ışıklar vardır. Şehrin dışında caddeler, sokaklar, ışıklar yoktur; kurallar vardır. Sonra ormana giden bir yola girersiniz, orada sadece yol vardır artık. Ormanda ise yol da yoktur. Orası daha önce denenmemiş bir "yol"dur aslında. Şehre döndüğünde de insan artık kuralların, sokakların, ışıkların son derece gereksiz olduğunu bilir. İnsanın başa dönmesi, geriye değil, ormandan şehre dönmesi gibi bunu ima eden bir şey... Bir anlamda yersizliktir tabii bu. Çünkü bütün yerin ve göğün sahibi ortadadır. Bu da insana bir mekânsızlık duygusu verir.
¬ Her bir anlatı bir sonrakinin habercisi gibi. Başlıkların, dolayısıyla anlatıların sıralanışında belli bir yol izlediniz mi?
¬ Hayır. Bu sıralamayı kitabın editörü Ayfer Tunç yaptı. Son derece dağınık yazdım, inanılmaz bir kaostu aslında. İmla bakımından da bir felaketti. Sadece son bölüm müstakil öykülerden oluşuyordu ve çok hızlı bir şekilde yazıldı. Ama diğerlerini zaman zaman yazıyordum. Gerçi kitabın tamamını bir buçuk ayda yazdım fakat dağınıktı. Bölümlemeyi de Ayfer Hanım yaptı.
¬ "Her ne demekse Hakikat" cümlesi üzerine düşününce insan, hayatı sorgulama durumu da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Olup bitenleri sorgulamak üzerinden mi oluştu bu kitap?
¬ Evet, tam da böyle oluştu aslında. Heidegger'in bir kitabı var, "Hayatın Özüne Dair" diye. Özellikle XX. yüzyıl düşünürlerinin beyninde hakikat tamamıyla yok edildi, paramparça oldu. Ama biz hâlâ hakikat diye bir şeyin varlığına inanırız. Bu gerçek olan ya da gerçeklik diye adlandırılan durum değil. Bu salt olabilir, mutlak olabilir ya da olmayabilir. Veya bunun göreli görünümleri vardır. Gerek kendimizi, gerek ötekini ve pek çok olguyu tanımlarken, adeta bir mihenk taşı olarak kullanıyoruz hakikat deneni. Baktığımız her şeyi anlamlandırırken onunla hareket ederiz.
¬ Gördüklerine dair kafa yoran her insanın zihninde bir karmaşa hâkim. Yazarken bununla nasıl başa çıkar öykücü?
¬ Kim kafasının karışmasını ister ama durum bu, üstelik ben okudukça da kafası karışan bir insanım. Özellikle hayatımın son on yılında tanıştığım her yazar ya da düşünür kafamı biraz daha karıştırdı. Bu tabii biraz da benim metodik zayıflığımdan kaynaklanıyor. Bir tema alıp onu sonuna kadar izlemiyorum. Başka bir temayı görüp ona atlıyorum. Sürekli vagon değiştiriyorum. Ama sadece okumalar değil, dış dünyanın resmini yaparken de kaos çıkıyor.
¬ Kitabın özellikle ilk bölümünde, "Harfler Kitabı"nda, kadına bir parça kötü davranılıyor. Bu biraz Baudelaire'in yaptığı gibi, kadın sevilen de bir şey ama bir parça dünyanın kötülüğünden de sorumlu tutuluyor.
¬ Bu nispeten var. Özellikle "E'nin Yarısı"nda öyle. Ben de sonradan okuyunca fark ettim neredeyse kadın düşmanlığı var. Toplumsal olarak modernleşmenin ilk kurbanı kadınlar. Ben yaralanmış kadınlara dair yazmayı seviyorum. Onlara çok ilgi duyuyorum. Onlara biraz şefkatle yaklaştığımı da düşünüyorum. İlk kitabımdaki on dört öyküden onu, "kötü yola düşmüş" kadınları anlatır. Konsomatrislerdir, etini satarak yaşayan kadınlardır, çok acı çeken mutsuz kadınlardır bunlar. On yedi ya da on sekiz yaşında yazdığım öykülerin kahramanları. O zamanlar bir otelde resepsiyonda çalışıyordum, öğrenciydim; bu otelde de fuhuş yapan kadınlar kalıyordu sürekli, onları çok tanıdım, bir de babam sinemacı olduğu için pek çok melodram izleme imkânım oldu. Yeşilçam sineması çok ahlakçıdır. Ve ailenin çözülmesine yönelik, bu tip mesajlı filmler 40'larda, 50'lerde, 60'larda çok çekilmiş. Bu doğaldır. Çünkü özellikle 40'lardan sonra yaşanan ekonomik bunalım beraberinde ahlaksızlığı getirdi. Bundan en çok aile nasibini aldı. Türk modernleşmesi de ucube ve kendine özgü bir modernleşme olduğu için önce aileyi parçaladı. Kadın kamusal alana hızlı bir şekilde adapte olmaya çalıştı. İşte bu ortamda yapılan melodramlar beni çocukluğumda çok fazla etkiledi.
Kadın biraz da güzellik nesnesidir. Neden kadın şair yok. Gülten Akın, Lâle Müldür dışında bence pek yok. Çünkü kadın bizatihi şiirin konusudur. Sadece güzelliğiyle değil. Bilinçaltı deşifre olduğunda kadın erkeğin haz nesnesidir.
Bir de tabii kadının üç hali vardır. Meryem hali, Belkıs hali ve Züleyha hali.
Erkek Belkıs'a veya Züleyha'ya âşık olur. Beraber olduklarında, evlendiklerinde ya da "elde ettiklerinde" onun kesinlikle Meryem olmasını isterler. Kadın için imkânsız bir şeydir bu aslında, çünkü kadın Meryemleştiğinde, erkeğin tutkusu bitmiş demektir. Erkek Meryem'i sevmez aslında, Meryem'in hiçbir çekiciliği kalmamıştır artık. Böyle paradoksal bir yanı var kadınla erkeğin.
¬ Bu yüzden belki kitabınızda kadının birkaç yüzünü görüyoruz?
¬ Ben hep Meryem olmasını istiyorum yazdığım kızların, kadınların. Fakat bütün tanıdıklarım genellikle Belkıs.
¬ Peki şiire ama şiirsel olana değil salt şiire bir yönelme var mı yazımınızda?
¬ Aslında ben kedinin ciğere baktığı gibi şiire bakıyorum. Asla şiir yazabileceğimi sanmıyorum. Bunlar çok netameli konular, kabaca ilk elden şunu söyleyebilirim: İnsan şair olarak doğar ama sonradan olmaz. Kendisinde yüksek bir şiir doğası olmayan bir insan yüz sene şiir çalışsa yine de gerçek bir şiir yazacağına inanmıyorum. Çünkü Mallarmé, Baudelaire, Şeyh Galip, Fuzulî gibi şairler, modern zamanlarda Edip Cansever, Cahit Zarifoğlu gibi adamlar doğuştan şiir dehasına sahipti. Bunun dışındaki insanların da şiir yazmaması gerektiğini çünkü yazdıklarının şiir olmadığını düşünüyorum. Şiirsellik ayrı bir şey, o da son derece tehlikeli, çok riskli, sorunlu bir şey.
Öyküyü yok eder, öykünün düşmanıdır aslında şiir. Hayat zaten bir parça şiirseldir. Ve bir öykü anlattığınızda zaten şiirsellik kendiliğinden gelir. Her şey bir öyküdür aslında; tüm gündeliğimiz...
Ben biraz da masalla şiir arası, yer yer çok soyut metinler de yazıyorum. Sevdiğim şairler de soyutlamayı abartmış şairler; Rilke gibi, Eliot gibi, öykücü ya da romancı olarak da bu tip bir anlatımı seviyorum. Bizden Bilge Karasu gibi mesela. Karasu varlığın üstüne her cümleyle bir perde daha çeker.
İnsanlığın en karanlık çağında yaşıyoruz. Passolini bağırmış ya, "Hepimiz tehlikedeyiz" diye. Az bile demiş. Ahir zamanlar dediğimiz, Hz. Muhammed'den bu yana en kötü dönemleri yaşanıyor dünyanın. Her şeyi yok ediyoruz. Şu son otuz yıla bakın, insan kanı akmayan coğrafya kalmadı.
¬ Gelecek günlerin tüm kötücüllüğüne rağmen bundan sonrası için bir hazırlık var mı?
¬ "Devlet Mezarlığı" diye bir kitap yazacağım. Nietzsche "Devlet herkesin kendi canına ağır ağır kıydığı yere döndü" diyor. Bunu biraz anlatacağım. Ankara'da Devlet Mezarlığı vardır. Hemen hemen her gün önünden geçiyorum, hiç dikkat etmemiştim, suratıma çarptı birden "Devlet Mezarlığı" diye bir levha, oradan yola çıkacağım biraz. Bürokrasi öyküleri yazacağım. Çok absürd metinler çıkabilir, malzeme buna çok uygun. İlk öyküsünü yazdım. Daha uzun metinler halinde olacak öyküler. Mesela "Hiç" adında bir öykü kırk sayfayı geride bıraktı.
¬ "Hiç"! Yine bir parça nihilizm kokusu mu gelen? Karanlık mı bakıyor dünyaya öykücü?
¬ Varlık yokluktan geçer gibi bir mantıkla şekilleniyor öykü. Hiç, mutlak yokluk ya da nihil değil. "Hiç olursan, Hep olursun"dan yola çıkış var. "Hiç" de buradan çıkıyor.
DEĞİNİLEN KİTAP
Sadık Yalsızuçanlar
Sırlı Tuğlalar
YKY, 2003, 310 s. |