
Yazarlığı bir meslek olarak görmediğiniz söylüyorsunuz. Yazının, öykünün sizin için neyi ifade ettiğini, kendi içinizdeki karşılığını anlatır mısınız?
Yazarlığın meslekten çok tabii bir hal olduğunu söylemeye çalışıyorum. Hani ne için yazıyorsunuz derler ya, kendim için yazıyorum, işte yazmanın çeşitli saikleri var, ben kendime bu soruyu sorduğumda veya böyle bir soruyla karşılaştığımda donup kalıyorum. Rilke'nin genç şaire bir mektubunda dediği gibi, kendimle kaldığımda, 'yazmasam nolurdu' diye sormak istediğimde de korkuyor, soramıyorum. Sanırım yazmanın tehlikeli/belalı bir şey olduğunu biraz hissedebiliyorum.
Aslında insan ne yazarsa yazsın bir bakıma, kendini soyuyor, kendi sırlarını ele veriyor, kendini saçıyor. Bu anlamda yazı, yazanın kişisel hikayesi, yazgısı oluveriyor.
Benim edebiyatla ilişkim geç başladı, üniversiteye başladığım dönemde ilk öykülerim belirdi.
Ondan önce çok az okumuştum ve hiçbir şey yazmamıştım. Çocukluğum Malatya'da geçti. Babam sinema işletmecisiydi. Yüzlerce film izledim. Acılı bir çocukluk dönemi geçirdim. Edip Cansever'in dediği gibi, 'içimde kahverengi bir dağ ölüsünün yattığını' geç fark ettim. Biriktirdiğim bu acıları yazmaya başladım nihayet.
Öyküye gelince. Sabırsız ve özensiz oluşum, aceleci tabiatım uzun soluklu, oylumlu anlatılara fırsat tanımadı, kendimi daha çok öykülerle, kısa anlatılarla ifade etmeyi yeğledim.
Ayrıntılarla fazla ilgilendiğimden de olabilir. Öykü, bir anlamda ayrıntı sanatı. Bütünle, merkezle teması insanın ayrıntılara hakim olduğunda daha sağlıklı gerçekleşiyor. Bunun için de en elverişli dil öykü gibime geliyor.
Yazmayı bir kemale erme çabası olarak tanımlıyorsunuz. Bu Necatigil'in şairin burçları gibi mi?
İnsan eksiklerini gediklerini tamamlıyor, kendini muhasebe ediyor ve yazı çileli bir şey olduğundan aynı zamanda bir riyazet yolu gibi, insanın kendisini bir anlamda disipline etmesini zorunlu kılıyor. Ayrıca, bu, Heidegger'in bilge bir Japon dostu Hishamatsu'nun dediği gibi bir gei-do üzerinde yürümesini de sağlıyor. Kökene dönme, insanın eklerinden, yüklerinden kurtulması ve ruhun dairesine doğru girmesi sanat yoluyla mümkün olabiliyor. Heidegger bilirsin, düşünmenin felsefe yoluyla düşünmenin imkanlarının tıkandığını, bunun belki şiirle mümkün olabileceğini söylüyordu. Rilke, Goethe ve Hölderlin'le ilgilenmesinin, şiirin özüne ilişkin yazmasının nedeni bu. Sanat, kuşkusuz böyledir, insanı tekmil eder, belirli bir kemal yoluna çeker, belki de bir yol, bir yordam arama çabasıdır. Necatigil bunu, insanın yalın, e, de, den halleri olarak da ifade eder, hasret, gurbet ve hikmet burçları biçiminde de. Zaman ve varlık kürevi olduğundan ve feleklerin dairesi burçlarla isimlendirildiğinden, hikmeti de bir yetkinlik düzeyi, bir sır olarak düşünürsek doğru...
Öykü ile edebiyat ile ilişkiniz nasıl başladı?
Dediğim gibi, ben yetmiş dokuz yılında, henüz Eylül kabusu çökmeden geldim Ankara'ya, üniversitede okumak için ve ilk öykümü bu yılın şiddetli bir kış gününün akşamı yazdım. Canımı yakan bir şeyi anlattım. Adı, Ana idi. Ondan önce hiç okumamış ve yazmamıştım. Birkaç önemsiz kitap. Çizgi romanlar. Kemalettin Tuğcu filan. Türkçe, edebiyat derslerinde ödev olarak verilen birkaç roman, öykü, hepsi bu kadar. Gerçek edebiyatın tadına varmam, edebiyat fakültesinde başladı. Rahmetli Amil Çelebioğlu hocamın Mesnevi derslerini asla unutamam. Ama belirttiğim gibi, babam sinema işletmecisi olduğu için, zaten yüzlerce film izlemiş, beyazperdede pek çok melodram, komedi ve dram seyretmiştim. Yalnız bir çocukluk dönemi geçirdim. Marazi denilebilecek düzeyde hassas, melankolik, yalnızdım. Muhayyilemde yüzlerce hikaye biriktirmişim. Edebiyat fakültesinde düzenli biçimde okumaya başladım, roman, öykü, tiyatro, eleştiri, şiir, mektup, ne bulduysam okudum. Yüzlerce, binlerce kitap peşpeşe, obur bir şekilde okudum. Ve bir yandan da öyküler yazıyordum.
"Gelenek" sizin için bir ne? Öykünüz için bir soyağacı çizseniz köklerde kimler yer alır?
Gelenek konusunda bir zihin karışıklığı, bir şuur bulanıklığı var bizde. Guenon'u okuyana kadar bende de vardı. Guenon ve Schuon okumalarıyla birlikte bu karışıklık nisbeten dindi.
Gelenekten neyi anlamak lazım? Kuşkusuz, gelenek deyince, ilk insandan bugüne biz bütün irfani öğretilerin toplamını anlıyoruz. Buna inisiyatik gelenek Gueonun tabiriyle tradition diyoruz. Bu, Doğu Batı fark etmeksizin, ilk medeniyet olan Kutup medeniyeti ile birlikte başlıyor, tüm irfani gelenekleri içeriyor. Edebi geleneği de bu büyük geleneğin içinde görmek gerekiyor. Edebiyat Doğu'da olsun Batı'da olsun, kökende kutsaldır, sonradan gelenekseldir, Rönenanstan itibaren de, yani Ortaçağ'ın bitiminden sonra da moderndir. Modernliğin kökleri Ortaçağ'ın sonlarına değin uzanıyor ve bu süreç, adım adım gelenekten uzaklaşma, kopma anlamına geliyor. Gelenekle modern zamanlarda da ilişki kurulabilir ama bu sorunlu, zayıf bir şey. Ayrıca dünyevi veya folklorik gelenekten de söz edilebilir. Bizdeki zihin karışıklığı bu geleneklerin asıl tradition'la karıştırılmasından ileri geliyor.
Benim öykücülüğümde inisiyatik metinlerin, kıssa, mesel (masal), menkıbe, mensur hikayeler, manzum hikayeler, bizim geleneksel aşk hikayelerimiz, Risaleler ve modern zamanlarda da Tanpınar, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu gibi isimlerin besleyici bir işlevi olmuştur. Attar, Hz. Mevlana, Nizami, Molla Cami gibi irfan ehlinin metinlerini sürekli okurum.
Sizin için yapılan değerlendirmelerde velut bir yazar olduğunuz vurgulanıyor. Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz?
Evet çok yazdığım doğrudur. Ama öykü ve roman az yazıyorum. Ya da şöyle diyeyim, deneme, araştırma, yeniden yazım, seçki gibi işlerde fazla dağıldım, keşke çabalarımın tümünü öyküye verebilseydim, belki daha esaslı metinler belirecekti.
Yazdıklarımı beğenmem, sevmem, birkaçı dışında ikinci üçüncü kez okuyamam da. Şimdilerde yazdıklarımın biraz dişe dokunur olduklarını düşünüyorum. Cam Ve Elmas örneğin samimi bir anlatı oldu. Ayan Beyan keza benim dolaysız biçimde kendi dertlerimi anlattığım öykülerden oluşuyor.
Yazdıklarınızda sanki kurgudan çok ilhamın payı var. Geldiği gibi yazanlardan mısınız?
Doğrudur, kurguyla, akılcı edebiyatla alakam yok. Bu edebiyatı sevmiyorum ayrıca, okuyamıyorum böyle metinleri. Fazla mimari, hendesi metinlere bir türlü giremiyorum. Ölçüp biçip, uzun uzun düşünerek, kurarak, kurgulayarak asla yazmam. Bir çırpıda yazarım. Kırk sayfayı aşkın bir metin olan Hiç'i örneğin bir gecede yazdım. Oturur ve yazarım, bu kadar. Sonrasında da çalışmam üzerinde. Tekrar metne dönmem. Yazının böylesi bir esinle doğduğuna inanıyorum. Yazı kendisini yazar, diyor Sezai Karakoç. Buna inanıyorum. Bir yazı bir yazar yazamamışsa, o yazı, kendisini başka bir yazara mutlaka yazdıracaktır, diyor. Ne kadar doğru değil mi? Bir rüzgar esmiyorsa yazamam zaten, beni dünyadan koparmayan, rutin dışına çıkarmayan bir yazı,nın başkaları için de değerli, işlevsel olduğuna inanmıyorum.
Yeni öykü kitabını ne zaman okuma fırsatı bulacağız?
Evet yeni bir öykü kitabı yazıyorum, hayli ilerledi, adını henüz belirleyemedim. Ama hayli yordu beni, yoruyor. Beni üzen, yaralayan şeyleri yazıyorum bu kitapta. Bir bakıma bir terapi...Aşk öyküleri var sonra. Sanırım yaz girmeden yayımlanacak, belki mayıs gibi. |