
İbn Arabi'ye olan ilginizi anlatabilir misiniz? Hakkında bir kitap yazacak kadar olan bağınız...
Benim İbn Arabi'yle ilk tanışıklığım seksenli yılların başlarına rastlar. O'nun en kapsamlı eseri olan Fütuhat-ı Mekkiye'de, namazla ilgili metafiziksel ve göstergesel yorumlarını okumakla. Burada Bediüzzaman'ın O'na ilişkin ünlü bir göndermesi vardır, bu, Şeyh'e yönelmemde çok etkili olmuştur. Yıllar sonra, Fütuhat'ın kimi bölümleri parça parça çevrildikçe alıp okumuştum. Nihat Keklik hocanın bir Fütuhat özeti ve yorumu vardır, o kitap başucu kitaplarımdandı. Tabi, tasavvufu sistematize etmiş, Doğu'nun en büyük bilgesi olarak İbn Arabi, bu alana giren herkesin kırşısına çıkar. Yolu O'na uğramamış bir düşünce ehli nadirdir. Onların da dinin batıni boyutundan yana nasipleri azdır. İbn Arabi okumalarım giderek, öykü dünyamı kuşatacak kadar derinleşti özellikle son dört beş yılda. Yapı Kredi'den çıkan Sırlı Tuğlalar ve Hiç adlı öykü kitaplarımda, öykü maceramın başından beri bana eşlik eden Bediüzzaman ve İbn Arabi neredeyse belirleyici oldular. Sırlı Tuğlalar, Şeyh'in, yine Fütuhat'ın bir bölümü olan Harfler İlmi'nden büyük oranda esinlenerek yazıldı. Hatta ilk adı, Harfler Kitabı'ydı, sonradan değiştirdim. Hiç'te ise, Şeyh'in sırra ve sırru'l-esrar'a (sırların sırrına) ilişkin yorumları son derece etkili olmuştur. Nihayet, bu yıl, Şeyh'in gizemli yaşamını inisiyatik bir romana dönüştürdüm ve Gezgin doğdu. Gezgin, İbn Arabi'nin sırlarla dolu yaşamından bir kesitler toplamıdır. Yoksa, O'nun yaşamı böylesi bir anlatının sınırlarını çok zorlar. Birkaç cilt yazmak lazım.
Toplumun değişik kesimlerinde İbn Arabi'ye bir ilgi oldu izlenimimize siz katılıyor musunuz? Bu durumunu analizi...
İbn Arabi, gerek yaşadığı dönemde gerekse sonrasında aşırı biçimde bir ilgiye konu olmuştur. Tabi bugün de bu ilginin diri olduğunu görüyoruz. Hatta, 'ilgi'yi aşmış, yaşamı O'nun öğretileriyle yeniden yorumlamaya ve inşa etmeye dönüşmüştür diyebiliriz. Bunun önemli bir nedeninin, modern zamanlarda yaşadığımız manevi çoraklaşma olduğunu söyleyebiliriz sanırım. T.S.Eliot'ın Çorakülke metaforunun da iması bunadır. Pozitivizm, insanın ruhundaki şiiriyete karşı kördür ve bu körlük, modern yaşamın manevi bakımdan çölleşmesine yol açmıştır. İnsan, duyuları ve duyumları itibariyle aşkın olana gereksinim duyduğu, modern öğretilerse, bu gereksinime cevap veremediği için, hakikat iştiyakı giderek derinleşti. İbn Arabi, sanırım bu ihtiyaca sesleniyor. Şeyh, modern yaşamın önümüze getirdiği sorulara cevap verebiliyor. Bu niteliği Bediüzzaman'da da buluyoruz. Hatta iki bilgenin dili ve dünyası çok örtüşüyor. İkisinin de aşırı bir ilginin konusu olması anlamsız değil. Çağdaş düşünürler, özellikle Heidegger sonrası filozoflar, daha teknik ve kılcal sorunlarla uğraşıyorlar. Bu evreni ve dünyayı anlamlandırma bakımından, yaşamın kıyılarına savrulmamıza neden oluyorlar. Oysa arifler, doğrudan yumruklarını yaşamın kalbine vuruyorlar. Bizi, sorunun odağına çekiyor ve aşkın olandan konuşuyorlar. Akılları gözlerine inmiş bir dünyada, Şeyh'in sesi, hakikatin zengin dilinden geliyor. Doğru soru ve cevaplara onunla ulaşabiliyoruz. Modern insan, kendi kişisel doğasına hapsedilmiş durumda. İnsanı, gerçeğin sonsuz alanına çağıran sesler bu bakımdan çok etkili oluyor.
İbn Arabi tasavvuf için nasıl bir değerdir? Ne ifade eder? Mevlana ile kıyası...
İbn Arabi, tasavvuf irfan tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. O'ndan önce kimi sistematik çalışmalar olsa da bunlar sınırlıdır. Tasavvuf denilen alanın, bir tefekkür ortamına dönüşmesi ve bir dile bir sözlüğe kavuşması Şeyh'le birlikte gerçekleşmiştir. Sekizyüze yakın eseri olduğu söyleniyor. Bunların yarısı kayıp. Dörtyüze yakını ise, dünyanın çeşitli kitaplıklarını süslüyor. Bunların kimi, Fütuhat'ta olduğu gibi onbeşbin sayfalık dev bir külliyat kimi ise, küçük bir defter. Şeyh, hakikatin hem fıkhi ve kelam boyutunu hem de aşkın niteliklerini bir hikmet ve marifet düzeneği halinde ortaya koymuş. Tabi, eserlerinin oluşumu çoğunlukla vizyonlara bağlı olduğu için, bu vakıalarını da eserlerine almış. Vizyonlarını okuyunca insanın başı dönüyor. Modern insanın düşlerinin sınırları bunları kuşatmaya asla yetmez. O, bir bilgenin yaşamında ulaşabileceği tüm yetkinlik düzeylerini yaşamış. En üstün düzeye ulaşmış. Peygamberlerden sonra, bir insanın erişebileceği en üstün manevi düzeylere. Ben, Gezgin adlı romanımı kurarken bu vizyonlardan özellikle yararlandım. Çünkü bir bilgenin yaşamı onun manevi deneyimlerinin toplamıdır. Eserleri ise, bu vizyonların tanıkları ve belirtileri olarak ortaya çıkar. İbn Arabi ile Hz. Mevlana'nın dünyaları yakındır. Ama aralarında bir düzey ve derinlik farkından söz ediyor yorumcular. İlişkileri de var. İbn Arabi'nin öğrencisi ve üvey oğlu Konevi'den dersler almıştır Mevlana. Şöyle de diyebiliriz, İbn Arabi'nin arapçada yaptığına yakın bir kurguyu, Hz. Mevlana farsçada gerçekleştirmiştir.
Sosyetik yoga merkezlerinde bile sufilik dersleri yapılıyor bugün. Konuşulan İbn Arabi. Bu durum için yorumunuz...
Burada bir tehlike bizi bekliyor. O da, hakikatin çeşitli geçici formlara dönüşmesi ve irfani içeriğinden boşaltılması. Sufiliğin tarikat denilen kurumsal yapıları bugün, geleneğindeki özgünlüğüne ve etkinliğine sahip değil. Tasavvuf, bir gelenektir. Kendine özgü bir dili, bir dünyası vardır. Bu, bizim modernleşme süreçlerimizde, asli formunu büyük oranda yitirmiştir. İbn Arabi, bir tarikat öngörmez. O daha çok bir irfan hareketidir. Adı Ekberiyye veya Kübreviyye denilen bir irfan hareketi. Tabi, içinde sufiliğin kimi ritüellerini bulabiliyoruz. Yani zikir gibi, çeşitli seansların yapılması gerekiyor. Ama bu özgün formlar modern zamanlarda, geleneksel boyutlarından uzaklaşmıştır. Durum burada çetrefilleşiyor. Tasavvuf, dinin zahiri boyutunun delinmesiyle, o dokuya nüfuz edilmesinden sonra beliriyor. Bugün dinin dışsal boyutuna girilmeksizin, doğrudan sufiliğin içsel niteliklerine geçilmek isteniyor. Tam da burada patolojik sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Sözgelimi namazın dışsal yönünü henüz kavramaksızın, metafiziksel boyutlarından söz ediliyor. Ama ben kendi adıma, böylesi bir tehlikesi olmasına karşın, sufi irfanının modern insanın yaşamının kalbindeki o derin düzensizliğe belirli bir onarım getirebileceğini düşünüyorum. Bir denizden söz ediyoruz. Oraya girip de kimse ıslanmadan çıkmaz. Şunu da eklemeliyim: Her semavi öğreti belirli bir ibadet formu getirmiştir. Diğer dinlerden kalan kimi formlar İslam'a uyabilir ama, son dinin kendi özgün formlarıdır aslolan. Onu terkederek bugün artık folklorikleşmiş veya anlamsızlaşmış bazı ritüelleri aslın yerine ikame edemeyiz. |