
İnsan, ait olma ve bağımsız davranma ihtiyaçlarının geriliminde yaşayan bir varlık. Ama bu gerilim günümüz toplumunda sanki ait olmaların lehine ele alınıyor. Dünyadaki var oluşumuzu bağlılıklarımızla ölçüyor, kendimizi gerçekleştirmeyi bile maddi özgürleşmelerle orantılı olarak tanımlıyoruz git gide.. Sizce bu doğru bir algılama mı?
Aslında sorunuzda iki katlı bir önerme ve bunlara yönelik bir açıklama girişimi var. Bunlara ilke olarak katıldığımı belirtmek isterim. İnsanın dünyaya ilk inişine bakılacak olursa, burada, 'iniş'e neden olan sorunun, insanın tam da sizin sözünüzü ettiğiniz 'özgür' davranma eğilimi olduğu görülecektir. İlk insan, doğasındaki balçığa doğru nüzul ediyor. Bu, tümüyle 'nefsin' özgürleşmesi anlamında düşünülemez kuşkusuz. (Burada bir kurucu ilkeden söz edelim dilerseniz: Naif bir ayrımla yaklaşılırsa, Teknolojik batı uygarlığı, aydınlanmadan itibaren, özgürlük derken daha çok nefsin özgürleşmesini algılar. İslam vahyinde ise, özgürlük, tümüyle ruhun özgürlüğüdür.) 'Adem', biliyorsunuz, sözcük anlamı itibariyle, (Adamah), 'kırmızı toprak' demektir. İnsan bedenini oluşturan toprak, (yani balçık), insanın arza ait, arza eğilimli yönünü simgeler. Oysa, kişilik ruhtur. Beden, ruhun giysisidir. Özgür olan ruhtur. Ve bedende hapsolması, tasavvufun, med-cezir olarak mecazlaştırdığı varoluşun sürekliliği ve açılıp daralması sürecinde, bir kabzı, yani daralmayı ifade eder. Ruh, ölümle, son kez ve artık dönülemeyecek biçimde açılır, yani özgürleşir. Modern(leşmiş) toplumlardaki sözünü ettiğiniz gerilim tam da bu kurucu ilkenin belirlendiği yerden uç verir. Beden-ruh ikilemi, kartezyen düşüncenin temel sorunu idi. Bu, ruhun, bedenin çeşitli işlevleri biçiminde bir düşünceye yerini terketti. Oysa, insan dediğimizde, daha çok ruhtan söz etmiş oluyoruz. Beden, dediğim gibi ruhun cildidir. Yunus'un cem makamında söylediği gibi, 'bu can gövdeye konuktur/bir gün olur uça gide/kafesten kuş uçmuş gibi.' Yani asıl özgür olan, kanatlarını özgürce vuran candır. Özgürlüğü, daha çok nefsin özgürleşmesi biçiminde algıladığımız zaman, önümüze altkimlikler, aidiyetler, çeşitli bağımlılıklar çıkıyor. İnsanın gerçekleşmesi, varlıkta Yaratıcı'nın gerçekleşmesi yani Kendini izhar etmesi, Kendini tahakkuk ettirmesi ve Kendini tecelli ettirmesiyle mümkün ve bağlantılı bir şeydir. Örneğin cilve sözcüğü, tecelli'yle akrabadır. Gerdekte, gelinin 'açılması' anlamına gelir. Allah'ın, varolanda tecelli etmesi, Kendini açması demektir. İzhar, yine aynı anlamdadır. Tahakkuk ise, Allah'ın, Kendini, varlıkta en üst düzeyde gerçekleştirmesidir. Bu, Zat'ın tecellisidir bir bakıma. İnsanın tahakkuku, yani insanın gerçekleşmesi ise, kendisini Yaratıcı'nın gerçekliğine/gerçekleşmesine bağlı olarak görmesiyle mümkündür. Allah'ın Kayyum adı bunu gerektirir. Herşeyi tutan bir şey...Necip Fazıl'ın ifadesiyle. Sezai Karakoç, 'Allah'a teslim olan, eşyayı teslim alır' der. Tabi, insanın kendisini gerçekleştirmesini, tutkularını ve hazlarını dilediğince yaşaması, onlara ulaşması ve bu alanda kendisini tümüyle özgür hissetmesi olarak algılayınca, köktenci bir hileye kaçmış oluyoruz. Sözünü ettiğiniz sahiplikler ve aidiyetler gerilimi, tam da burada karşımıza çıkıyor.
Pek çok insanın kendisini tanımlama kaygısıyla edinmek istediği etiket arayışları var. Soyadlarıyla başlayan bu tanımlamalar, meslekler, kulüpler, diziler, markalarla pekiştirilmeye çalışılıyor. Ama etiketler çoğu kez varlığımızın önüne geçerek bizi tanımlar hale geliyor. Bu da bizi gitgide kendini halleriyle değil 'şey'lerle tanımlayan insanlar haline getiriyor. Bu temelden hareket edersek toplumsal ve bireysel bir varlık olarak insanın kendini tanımlamasında toplumsal etiketlerin yeri nedir?
Bu, modern(leşmiş) insanın temel sorunu. Bir kuruntular dünyasında yaşıyor. Sahiplik duygusu, özün yitirildiği yerden doğuyor. Etiket, tıpkı içi yoksul bir insanın dışını süslemesi gibi bir şey. Aydınlanma, insanın kendisini tanrılaştırmasını sonuç verdi. Tanrı'yı, varlığın merkezinden uzaklaştırınca(?) Yaratıcı'nın olmadığı bir dünyada, varlığını anlamlandırmak üzere sayılamayacak kadar çok nesne üretti. Geleneksel toplumda insanın yaşamı alabildiğine sadedir. Dedelerinizi, ninelerinizi hatırlayın, gündelik yaşamlarında işlevsel birkaç eşya kullanırlar. Sabit, işlevsel ve sade mobilyaları vardır. İkiden fazla giysileri olmaz. Yemekte tek türü tercih ederler. Benim, Varlığın Evi'nde anlattığım dedem, riyazet ehli biriydi, hatırlıyorum, altı yaşına değin, onlarla oturduk. Genellikle bir tas şekerli suya, kuru ekmek batırıp yerdi. Bilirdi ki, uçucu geçici hazlar, insanın ruhen olgunlaşmasına engeldir. Tabi, bu bir toplumsal yaygınlığa sahipti, bir yaşama biçimiydi, bir 'kültür'dü. Sanayi toplumu, ihtiyaçlarımızı artırdı. Bir yokuştan aşağı inen kartopu gibi, bu ihtiyaç dairesi alabildiğine büyüdü. Bu, giderek, yerini, bir çoklukta boğulmaya bıraktı. Artık 'seçici' olmak gerekiyordu, çünkü endüstri toplumu markalar, etiketler üretiyordu. Onların bi şekilde tüketilmesi gerekiyordu. Bu, birbirini karşılıklı besleyen düzenekte insan, ruhuna ilişkin unuttuklarını ve yitirdiklerini, şeylerde ve etiketlerde aramaya koyuldu. Bu büyük yanılgı, modern(leşmiş) toplumlarda bir trajediye yol açmıştır. Nasr, çok güzel bir şey söyler: Bence, der, nihilist olmak kötüdür, ama bundan daha kötüsü, modernleşmiş görünmek için nihilist taklidi yapmaktır. Bizim modernleşme girişimlerimiz trajediyle sonuçlanmıştır. Modern insan, kendi bireysel doğasının sınırlarına hapsolmuştur. Bu dehlizden çıkmak için, geleneksel kimi toplumların yaptığı gibi nesnelere tapınmaya başlamıştır. Bir tür idolatri. Marka ve etiketle kendini anlamlandırmak, idolatrinin bir türüdür sanıyorum.
Sizin kitabınız Hiç'in karakteri de elinde sadece kelimeleri olan bir hattat. Sanki o da kendisini tanımlamak ve tanıtmakta zorlanıyor. Ondan yola çıkarsak etiketlerini, sahiplenmelerini çıkarttığında insandan geriye ne/kim kalıyor?
'Hiç kalıyor' dememi bekliyorsunuz, bir bakıma haklısınız. Fakat, benim Hiç öyküsünde, anlatmaya koyulduğum tema, sizin bu göndermenizi de içermekle birlikte, insanın sadece toplumsal kimliklerinden, aidiyetlerinden, yaşamının çevresine ördüğü mitolojik çöpyığınından, şeylerden, markalardan, binalardan, büyük, gösterişli yapılardan, caddelerden, trafik kurallarından ve ışıklardan, örgütlerden, kurumlardan, giderek, varolandan, yani tasavvuf ehlinin 'masiva' dediğinden tümüyle soyutlanması değildi. Orada, dergahların girişinde ve çıkışında yazan bir gerçek gizlidir: Girişte, 'hiç olursan' diye yazar, çıkışta, 'hep olursun.' Bu, ontolojik olarak ele alınması gereken bir sorun biçiminde Hiç'te açımlanmaya çalışıldı. Hattat, aslında sade yaşayan, yoksul ve kimsesiz biri. Ama, bu bile, onun, yaşamındaki kaosu ortadan kaldırmıyor. Çalıştığı divitler, kamışlar, hokkalar, kağıtlar, mürekkepler, kullandığı sehpası, masası, çaydanlığı, terliği, kül tablası, hatta giysilerinin bu kesret denizini oluşturmaya yettiğini görüyor. Ayrıca Hiç(lik), Allah'ın Kendini Allah olarak vazettiği düzeyin ötesi için de kullanılır kadim geleneklerde. Biz, O'nu isim ve sıfatlarıyla, onların belirtileriyle ve bildirdiğiyle tanırız. Oysa, Zati Varlık bu değildir. O'nu bilemeyiz. Çünkü, O, Kendini Allah olarak bildirdiği mertebenin ötesindedir. Burada bir Hiçlik, bir Mutlak Belirlenimsizlik karşımıza çıkar. Bizdeki yani hattatların yazdığı Hiç yazısında bu anlamlarda saklıdır. Sadece, yalınlaşmak değil. Bu öyküyü yazmadan önce, Hallac'a ait olduğu söylenen ama İbn Arabi'de de rastladığımız bir mottoyu zihnimde dolaştırıp durdum: 'Birleyen şirke düştü.' İkilik tasavvuru bile yeterince büyük bir günahıdır insanın. Bu, kuşkusuz, modern yaşamın ne denli vahim bir yanılgıya yol açtığını anlamamız için yeterli bir veri sunuyor bize. Bir ikiliği benimsemeyen, bunu büyük bir günah olarak gören bu gerçeği düşünelim, bir de sadece bir günlük yaşamımızdaki saçmalıklara bakalım. Eliade, modern insanın kocaman bir mitolojik çöplükte yaşadığını söyler.
Sorunuzda belirttiğiniz sahiplenme ve aidiyetlerin çekildiğinde geriye ne kaldığını görmek için ölüye bakmak yeterlidir. Karakoç'u hatırlayalım: 'Tüm çabamız bir ölüye çıkmak için.' Ölüm ansızın gelir ve tüm bağlarımızdan, şeylerimizden, kimliklerimizden, aidiyetlerimizden, sahipliklerimizden bizi soyar. Orada, yalın, çırılçıplak olanla mutlak anlamda yüzyüze geliriz. Şimdi ölmeden önce ölünüz, buyruğunu düşünelim.
Aidiyet kurmaktan bahsettik. Hatta sahiplenmekten.. Bu sarkacın diğer ucunu ele alırsak, özgürlük ya da özgürleşme nedir?
Evet sorunun iki kutbu var, ama birinde sanıyorum aidiyetten çok nefsin özgürleşmesi(özgürlük sözcüğünü seçmeniz son derece yerinde, çünkü hürriyet kelimesi bu anlamı ifade etmiyor. Biliyorsunuz el-hürriye(t) sözcüğü, modern arapçada ortaya çıkan bir kelime. Aydınlanmanın içerdiği bağımsızlaşma ideallerini anlatmak için kullanılıyor) diğerinde ruhun özgürleşmesi var. Bu aidiyet sorununa iki boyutuyla bakmalı: Biri, insan bir 'yer'e aittir, yani doğası gereği geçici olanda huzur ve esenliği bulamaz, bedende sıkışmıştır. Bir Yaratıcı'nın Varlığına bağlıdır. O'nun Mutlak Varlığı ve tutuşu olmazsa olamaz. Bir de, burada, yani indiği yerde ürettiği sahiplikler ve aidiyetlerden söz ediyoruz. Bunlar, insanın ruhunun özgürlüğünü tehdit eder hale gelmişse, tıpkı akıl gibi bir bağa dönüşmüşse, inhisar kabul etmez biçimde kendini dayatıyorsa, o zaman onlarla sorunumuz var demektir. Şimdi modern(leşmiş) toplumlarda altkimlikler inanılmaz ölçüde artmıştır. Bu, insanın çevresine koza örmesi gibi bir şeydir. Burada, sanıyorum, insan, kendi asli doğasının kıyılarında yaşıyor ve bu yakıcı sorundan bilerek veya bilmeyerek kendisini uzaklaştırmaya çalışıyor. Sahiplik deyince de, bende hep o Kutsal Kitap'taki örümcek metaforu çağrışıyor. Dilerseniz, bir Elçi sözüyle bitirelim: Bir gün, dostlarından biri, 'dünya nasıl bir yerdir?' diye soruyor. 'Bir köprüye benzer' diyor, 'oradan gelip geçersiniz, oraya yerleşemezsiniz.
|